Nezir Ergenç: İslamcılığın Tarlası Sürüldü mü ya da İslamcılığa Sarmanın Dayanılmaz Hazzı mı?

24.04.2021

Şu ifadenin Çetin Altan’a ait olduğu rivayet edilir: “Bir yerde kime sövülemiyorsa en büyük odur” Bu söze katılmamak mümkün değil; zira insanlık tarih bunu ispat edecek örneklerle dolu. Elbette bu ifadenin farklı varyantları da mevcuttur: Kimin sözü geçerliyse en büyük odur, kim eleştirilemiyorsa en büyük odur… Kabul edelim veya etmeyelim Türkiye Cumhuriyeti devleti sınırları içerisinde sövülemeyen, eleştirilemeyen tek isim M. Kemal ve Kemalizm ideolojisidir. 30 Ağustos Zafer Bayramı vesilesiyle Ankara’nın semalarına M. Kemal’in silüeti resmedildiğinde: Türkiye Cumhuriyeti Rejiminin resmi tanrısının kim olduğu tescillenmiştir…” diye yazmıştım.

Kabul ediyorum Kemalizm bu topraklarda hemen her fikri, her ideolojiyi, her tarikatı, her sivil oluşumu kendine yakınlaştırdı, elbisesini giydirdi, rengine bezedi; ancak İslamcılık hariç.

İslamcılık hariç, deyişimin sebebi İslamcılığın despot iktidarlarla uyuşma, onlara benzeme veya yakınlaşmalarının varoluş amacına aykırı olmasındandır. Dahası İslamcılık “İslam” dışı her türlü anlayış, fikir, düzen, ideoloji, mezhep, felsefe ve saireyle uzlaşı kabul etmez bir muhalif karaktere sahiptir. Bundan ödün verdiğinde veya bundan vazgeçtiğinde İslamcılık kimliğinden de sıyrılmış olur. Bu yüzden İslamcılık;

Anti emperyalistir,

Antikapitalisttir,

Anti laikliktir, anti demokratiktir,

Anti diktatörlüktür,

Anti globalciliktir,

Anti mezhepçiliktir v.s. 

Sebebi açık; çünkü bunların hiçbirisi masdarı İslam olmadığı gibi yaşam kaynaklarını da İslam’ın kerih gördüğü unsurlardan almaktadırlar: Sömürü, şerli sermaye, tahakküm edici güç ve sihirbazlık…

Bu makalenin yazılma sebebi, Yusuf Yavuzyılmaz üstadın “İslamcılık, iktidar ve Kemalizm” başlıklı yazısında gördüğüm kimi yanlış değerlendirmelerin ve yanlış anlaşılmalara sebebiyet verecek atıfların olması dolayısıyladır. Yusuf üstad’ın elbette kasdı mahsusasını biliyorum ve kendi ifadesiyle de bir İslamcı olarak asıl yapmak istediği şeyin İslamcılığın özüne uygun bir şekilde anlaşılması ve yaşanabilmesine dikkat çekmektir.  

Öncelikle şunu belirtmekte fayda vardır: İslamcılık bir ideoloji değildir. Mesnedi ve masdarı İslam olan bir fikir, bir tarz, bir duruş, bir yorum demek daha doğru olur. Fikri temellleri çok öncelere dayansa da son iki yüzyılda zorunlu olarak ortaya çıkmış bir İslamî yaklaşımdır; bir tecdid çabasıdır.

İslamcılık bu yönüyle İslam’ın kendisi olmadığı gibi mutlak doğru olma iddiasında da değildir; son iki yüzyılın zamana ve şartlara en uygun çözüm önerisidir o kadar. Bu yüzden bir mezhep, bir meşrep, bir etnik köken ve benzeri tabiiyetlere ihtiyaç duymaz. Müslümanlık kimliğine bir artı değer yüklemidir sadece.

Bu girizgâh “İslamcılık” ile “İslamcı” arasında direkt bir bağ kurulmaması gerektiğine dikkat çekmek içindi. İslam ile Müslümanlık ayrımına nasıl ihtiyaç duyuyorsak İslamcılık fikriyatı ile İslamcı arasında da ayırım yapmak zorundayız. Aksi takdirde Müslümanların kusur ve hatalarını İslam’a yükleme gibi bir yanlışı İslamcıların hata ve günahlarını da İslamcılığa yüklemiş oluruz.

Sanırım Yusuf üstadım böylesi bir yanılgıya düşmüş durumda. Makalesinde kullandığı ifadeler ve göndermeler bu yanılgının açık örneklerini oluşturuyor. Mesela, “Muhafazakâr İslamcılık” terkibi İslamcılık açısından asla ve kat’a kabul edilemez bir kavramsallaştırmadır. İslamcılığın doğası “muhalefet” üzerine iken nasıl olur da muhafazakârlaşır, böylesi bir sıfat alır! Sağcı Müslüman, solcu Müslüman, muhafazakâr Müslüman, liberal, demokrat, sosyalist Müslüman nasıl Müslümanlığın tabiatına aykırı vasıflandırmalar ise Muhafazakâr İslamcılık, liberal, siyasal, radikal ve benzeri İslamcılık vasıflandırmaları da aynı şekilde doğası gereği İslamcılığa aykırıdır. Bir Müslümanın “İslamcılık” tanımını kendisi için kabul etmemesini anlarım; ret edebilir, gereksiz hatta zararlı görebilir. Dahası İslamcılığı bir ideoloji olarak niteleyip Müslüman için sıkıntılı olarak da kabul edebilir, bunu da anlarım; ancak yukarıda yapılan eklemeleri, sıfatlandırmaları İslamcılığın doğası gereği kabul etmek mümkün değildir.

Son zamanlarda İslamcılığa yapılan eleştirilerin odağına Yusuf üstadım da ne yazık ki kapılmış; Ak Parti üzerinden veya müteahitleşen mücahitler üzerinden yapılan eleştiriler. Bir kez daha tekrar edelim: İslamcıllık doğası gereği kemalizm, laiklik, demokrasi, kapitalizm ve benzeri rejimlerle uzlaşma, yakınlaşma hatta anlaşma gibi davranışlar sergilemesi mümkün değildir, kabul edilemez. Her şeyden önce İslamcılık laik ve kemalist bir rejimin amentüsüne inanmış veya inanmış gibi görünen bir siyasi parti kimliğiyle arzı endam etmez. Kendisini alternatiflerden bir alternatif olarak iktidar olma yarışına sokmaz; mevcut siyasi partilerle aynı kulvarda yarışa sokmaz; O bir iktidar koşucusu değil, bir fikir ve amel hareketidir/ amenu ve amelussalihin: İnanır ve yaşar. 

Bu yüzden Ak partiye veya bir başka dindar, muhafazakâr partiye İslamcı olarak atıfta bulunulması yine İslamcılığın doğası gereği kabul edilemez ki sözkonusu partilerin hiç biri ne kurumsal olarak ve ne de ferdi olarak kendilerini İslamcı diye tesmiye etmiyor aksine İslamcılıkla vasıflandırılmamak için azami gayret gösteriyorlar. Servet ve makam sahibi Müslümanların da aynı şekilde yaptıkları yanlış veya işledikleri günahlar İslamcılıkla mecz edilemezler. Muaviye’nin yaptıklarını sahabelik ile ve İslam’la meczetmediğimiz gibi. Keza modern selefilik, DEAŞ, yobaz tarikatçıların yaptıklarını da İslam’la yan yana getirmiyoruz; bunların hiçbirisi İslam’ın safiyetini ve izzetini zedeleyemez.

Bir başka yanlış değerlendirme ise İhvan’ın yaşadıklarının eleştiri konusu yapılarak İslamcılığa giydirilmesidir. Yüzyıllık bir İslami hareket süreci birkaç olayla özdeştirilerek dahası dışarıdan ve rahat koltuklara yaslanılarak tahfif edilmesi ahlaki bir duruşa sığmaz. Zatın birisi zamında Mısır’daki olayları kast ederek kendilerini uyardığını dile getirerek üst perdeden ahkâm kesmişti. İhvan öz kimliğiyle kurulduğu günden bu yana ana gövdeyi koruyarak ödediği ve ödemekte olduğu bütün bedellere; uğradığı zülme ve yaşadığı badirelere rağmen hâlâ asıl çizgisinde yoluna devam etmektedir. Eleştirmek elbette hakkımız ancak “acele ettiler”, “hazır değildiler”, “beceremediler” ve benzeri iz’an, bilgi ve ahlaktan yoksun yaklaşımlar sadece İslam düşmanlarını sevindirir. 

Ebu Talib, yeğenini şikâyete gelen Mekke müstekbirlerine basit ama çok anlamlı bir söz söylemişti: Onu hiç dinlemediniz ki! İhvanı başarısızlıkla, hazırlıksızlıkla vesaire suçlayanlara sormak gerekmez mi? Onlara hiç söz hakkı verdiler mi, onlara çıktıkları sahnelerde kendilerini ifade edebilme, düşündüklerini yapabilme imkânı verdiler mi? Hz. Peygamber Mekke’yi başarısız olduğu için mi terk etti yoksa dinleme zahmetinde bulunmayan zalimlerin yaşam alanlarını kuruttukları için miydi? Şehid Mursi’yi arkasından hançerlendiği için suçlayacak isek diyecek bir şey yok! Ama iktidarda bulunduğu o kısa zaman diliminde başta Türkiye, İran, Filistin özelllikle de HAMAS ile kurduğu ilişkiler ve İsrail başta olmak üzere batılı beyaz iktidarların menfaatlerine soktuğu çomaklara gözlerimizi kapayıp “İhvan başaramadı” diyeceksek elbette buna da söyleyecek sözümüz yok! Arap baharını yeterince rasyonel düşünmemek ne demek ya da yeteri kadar nasıl rasyonel düşünebilirlerdi, doğrusu merak ediyorum izahatı.

Yusuf üstadım, İslamcılığın özüne dönmesi babında tavsiyelerde bulunuyor, eyvallah ancak “daha çok demokrasi, daha çok hukuk ve daha çok kuvvetler ayrılığı” göndermesi bir İslamcının dağarcığında nasıl tebellür eder anlamak zor. Yüzyıllık demokrasi ve demokratların öncülüğünde dünyanın bugün için geldiği noktayı sanırım Yusuf üstadım da içine sindiremeyecek. Hukuk derken kimin ne kast ettiği ne yazık ki belli değil; hukuk adına işgal edilen ülkeler, katliamlar, milyonlarca göçmen, muhacir, sefalet ve rezaletler… hele nedir bu kuvvetler ayrılığı hikayesi bilen var mı; kim nereye kadar ayrı kim nerede kimle bir olacak? Batılı beyaz adamların tezlerini dilimize pelesenk etmenin hazzını da anlamış değilim. Bize ait bir fikrimiz mi yok yoksa bize ait olanı beğenmiyor muyuz?

Yusuf üstadım, İslamcılık bir ütopya değil ki muhalefette iken ütopik düşünceleri olsun. Haddi zatında rahmetli Erbakan bir İslamcı olduğu için “selam duracaklar” dememişti. Ortada zalimce bir uygulama vardı. Vekiller ve maaşlılar asıl unsur olan halka zulmediyordu o da malum eşhas, efendilerine selam duracaklar, demişti, gücü ya da cesareti yetmedi, o kadar. Ak Parti gibi Refah Partisini de İslamcılıkla yaftalamak en azından onlara haksızlık olur. 

Yusuf üstadım en etkili eleştirisini “İslamcılar bir siyaset teorisi geliştiremediler” cümlesinde görmeliyiz. Ancak bu cümle içinde ciddi bir çelişkiyi de barındırmaktadır. İslamcılığın siyaset teorisi, hak ve adalet ilkesine dayalı bir İslami yönetimdir. Bunun şekli ve içeriği ehlince Müslümanların vereceği bir kararla gerçekleşir. Kur’an ve Hz. Peygamberin uygulamalarına ilaveten sahabenin pratikleri durdukça Müslümanlar nasıl bir siyaset teorisi geliştirebilirler ki! Kur’an ve Sünnet ışığında ehil ve yetkin Müslümanların içtihadından başka ne olabilir ki! Her zaman diri ve canlı içtihad müessesesi İslamcıların da temel başvuru kaynağıdır. Bu bağlamda tahfif edilmiş hissini yaşadığım “Sünni hilafet teorisi” siyaset tarihi açısından tüm zamanların en ayağı yere basan, insanlık için bulunmuş en iyi proje olduğunu kabul ediyorum; elbette bugüne uyarlanması ve geliştirilmesi lazım. Fıkıf, kelam, hadis hatta tefsir usulleriyle birlikte nasıl geliştirilmesi ve bugüne uyarlanması gerekiyorsa “Sünni hilafet teorisi” de ehlince geliştirilmelidir.

Yusuf üstadımın makalesinin son paragrafında sorduğu soruya mukabil bir soruyla yazıya son vermek istiyorum. Sorusu şu üstadın: Zamanın ruhu bizi asıl tartışmamız gereken sorunun eşiğine bıraktı: Neden İslamcılık adalet temelli bir siyasal sistem üretemiyor?

Zamanın ruhundan Hegel’e bir gönderme var mı bilmem ama zamanın bir ruhu yok; insanın ruhu var ve İslamcılar geçmişte bunu yaptılar; Ebubekir’de, Ömer’de, Ali’de, Ömer bin Abdulaziz’de, Selahaddini Eyyubi’de, Nurettin Zengi’de, Baybars ve benzerlerlinde gördük ve yaşadık. Malum bir şey bir sefer yaşanmışsa bu tekrar yaşanabilir anlamına gelir. Yüz elli yıllık bir süreçte önce yıkılma, sonra ihanete uğrama ve sonrasında da zehirlenme yaşadık. Şimdilerde yavaş da olsa zehri vucudumuzdan atıp temizlenmeye ve güç toplamaya başladık. Halen kendimize gelmiş ve yolumuzu tam olarak bulmuş değiliz. Şehid Ali Şeriati’nin dediği gibi daha yeni konuşmaya başlıyoruz. 

Konuşacağız, yazacağız; müzakare ve istişare edeceğiz sonra da karar vereceğiz. İşte o zaman yapacağımız net olarak ortaya çıkacak. Sahneye çıkmadan ayaklarımızdan çekmenin bir manası yok; İslamcılığı beslemenin, büyütmenin ve şahitler topluluğu yapmanın derdine düşelim, derim. 

İslamcılık mağazalarda veya pazarlarda alınıp giyilen bir elbise değil üstadım. O hak edilen ve canla, malla bedeli ödenen bir takva elbisesidir. Bakse sen İslamcılık giyinik çıplaklara, Hz. İsa’nın dediği gibi onlar ücretlerini çoktan aldılar efendilerinden. Bize semanın Rabbinin ecri gerek ve o en vefalı olandır.

Bence asıl soru şu olmalı: Sen, ben, biz İslamcılığı hak edecek bir sıfata sahip miyiz; sen, ben ve biz İslamcılığı şahitlik makamına ulaştıracak niyet ve cehde sahip miyiz? Teorimiz inancımızda; inancımız cehdimizde; cehdimiz niyetimizde; niyetimz gayemizde mevcut. Vesselam.

 

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir