Nuri Yılmaz Yazdı: Hakikat ve İnsan

15.07.2021

Önceki yazımızda Kur’an’ın, “okunup anlaşılması” gibi bir gerekçeyle hakikati tarihsel ve hermenötik şartlarda anlattığını, işlevselliğini yitirmemesi için her yeni tarihsellikte yeniden okunması gerektiğini anlatmıştık. Sonra da bu okumanın niteliğine ve metodolojisine dair kısa değinilerde bulunmuştuk. Fakat felsefi ve epistemolojik düzey gerektiren böyle bir okumanın zorluğu sebebiyle bugün yoğun bir kafa karışıklığı yaşanmakta ve her geçen gün daha fazla insan Kur’an’daki hakikatten ümidini kesmektedir.

Yakın dönemlere kadar, “sorun Kur’an’da değil onu okuyanlarda” söylemi pek revaçta idi ve indirgemeler yapılarak eleştiri okları okuyanlara yöneltilirdi. Kendilerinden başka herkesi nasçı zannedenler İmam Şafii’yi ve İmam Gazzali’yi dillerine dolar, nasçılıktan vazgeçildiğinde sorunun da çözüleceğini düşünürdü. Kimileri mucize kavramını diline dolayıp mucize eksenli Kur’an okumalarının gerçeklikten kopardığını savunur, “Kur’an’da mucize yoktur” deyince veya kıssalar sebep sonuç ilişkisine uydurularak okunduğunda sorunun çözüleceğini düşünürdü. Kimileri ise Müslümanları akletmeyen bir kitle olarak görür, akledince her sorunun çözüleceğini zanneder, akıl savunması diye kitaplar yazardı.

Nasçılıktan vazgeçildiğinde, mucize reddedildiğinde ve “akıl her sorunu çözer” dendiğinde sorunlar çözülmez. İndirgemeciler ilk defa kendilerinin söylediğini zannetseler de, bu eğilimler İslam tarihinin oldukça eski dönemlerinden beri zaten olagelmiştir. Ne var ki sorunun çözümü bu kadar sığ olmadığından, sözlerine uyanlar olduğu halde çözümün gelmediğini görmüşler, ümitsizliğe saplanmış ve ardından dönüp dolaşıp “İslam’ın bugüne söyleyecek bir sözü yok” noktasına ulaşmışlardır.

İnsanlık, ortak akıl, vicdan, sağduyu

İslam’dan ümidin kesilmesiyle oluşan boşluk yeni bir süreç başlatmıştır. Hakikate (ortak doğrulara) ulaşmak için İslam gerekmediğine göre, yeni süreç, İslam’ın yerine ortaklaşmayı sağlayacak başka bir referans üretme evresidir. Referans arayışlarıyla beraber; ortak akıl, insanlık, vicdan, sağduyu gibi kavramlar ortalıkta dönmeye başlamıştır. Kavram kişiden kişiye değişse de, tüm insanlarda var olan ortak bir özün ortak bilgiyi mümkün kılacağı, hakikate ulaşmak için başka bir şeye ihtiyaç bulunmadığı anlatılmaya çalışılmıştır. Oysa bu yaklaşımlar da sorun çözecek değildir; çünkü bütün insanlarda aynı şekilde çalışan ve herkeste aynı neticeyi veren böyle mekanizmalar yoktur.

Peki, ya insanlığın başından beri var olan ortak değerler!

Neredeyse bütün kadim kültürlerin benzer ahlaki ilkelere sahip oluşu!

Bunlar sarsıcı argümanlar değil; açıklaması Sokrates tarafından yüzlerce yıl önce yapılmış, bilinen meselelerdir. Önemlidir; ama ne aklı ne de insanlığı hakikatin müstakil kaynağı ilan etmek için yeterli değildir. Bizi kesin ve belirli bir kavramı düşünmeye götüren tüm erdemlerin ortak özelliklerinden yola çıkarak “erdem”i; adil olduğunu düşündüğümüz tüm olgu ve davranışların ortak yönlerinden yola çıkarak “adalet”i; iyi tasavvurlarımızdaki ortak yönlerden yola çıkarak “iyi”yi tanımlayabiliriz. Fakat bunlar tanımladığımız kavram hakkındaki hakikatin tamamı değil, bir asgari müşterektir. Müstakil olarak insanlık, ortak akıl, vicdan ya da sağduyu tarafından üretilmiş değerler değil, niteliği belli bir akıl yürütme faaliyetinin sonucudur. Ve bu akıl yürütme faaliyeti, hırsız köyde yapıldığında hırsızlığı, arsız köyde yapıldığında arsızlığı kaçınılmaz olarak meşru görür.

Nitekim Kant da bu gerçeği ifade etmiş ve felsefesini “akıl neyi bilebilir?” sorusu üzerine kurmuştur. Ona göre akıl (veya diğer romantik ifadeleriyle insanlık, sağduyu, vicdan) müstakil olarak hakikatin kaynağı değil, duyular aracılığıyla dış dünyadan gelen verileri kavrama ve hükme dönüştüren mükemmel bir mekanizmadır. Veriler akla doğrudan değil, onun kategori adını verdiği bazı filtrelerden geçerek geldiği için dış dünyayı hakikatte olduğu gibi (numen) değil, bize göründüğü biçimiyle (fenomen) görürüz. Dolayısıyla kavram üretmeye ve hüküm vermeye doğru giden bütün akıl yürütme süreci, kaçınılmaz olarak zamana ve dış dünyaya bağlıdır. Ayrıca bilgi birikimi, yaşanmışlıklar ve düşünme biçimindeki kişiye has durumlar, sonuçların da göreceli olmasına yol açar. Tabii Kant’ın kastettiği mutlak görecelilik değildir. O, bilgi sistemine sentetik apriori kavramını hediye etmiş, doğa yasaları diyebileceğimiz bu bilgi türünün herkes için ortak olduğunu ifade etmiş ve bunun dışında bir de “uzlaşım”ın mümkün olduğunu söylemiştir. Yani adına ister ortak akıl diyelim, ister insanlık veya başka bir şey; ortaya çıkan bilgi hakikat değil, sadece bir uzlaşımdır.

Asgari müştereği veya uzlaşımı mümkün kılarak ortak yaşam üretme imkânı sunan Sokratesçi ve Kantçı yaklaşım, rölativite ve quantum mekaniği tarafından tamamen reddedilmiştir. Bilginin tamamen göreceli olduğu fikri ortaya çıkmış, postmodernizm ve quantum süreçlerinde ortak akla, insanlığa, sağduyuya ve vicdana yapılan vurgu tamamen altı boş, geçersiz hale gelmiştir.

Postmodernizmin fazlasıyla gadrine uğramışsa da hem asgari müşterek hem de uzlaşım önemlidir. Gündelik hayat çoğunlukla rutinlerden oluştuğu için asgari müşterek veya uzlaşım aracılığıyla birçok sorun çözülür. Fakat önemli bir zaafları vardır ki kendilerinden ideal çıkartılamaz. Tamamen bu akıl yürütme biçimine bağlı kalınırsa; hırsız köy, arsız köy örneklerinde olduğu gibi insanlık günün anlayışlarına ve kabullerine mahkûm hale gelir. Değerlerin tekâmül edip ideallere doğru yürümesi ise ancak mevcut paradigmayı değiştiren ve yenisini inşa eden güçlü felsefelere ve dinlere ihtiyaç vardır.

Hakikat benim

İslam’ın bugüne söyleyeceği bir söz yok” demek, söyleyenin zihninde İslam’ın yıkılması demektir. Fakat alternatifi kendisinden daha iyi olmayan hayati bir şeyin sonlandırılması insanı anlamsızlığın girdabına sürükler. Yaşamak dâhil her şeyi bomboş hale getiren bu durum insan için en büyük cezadır ve yeri kolayına doldurulamaz.

Böyle durumlarda zihin, hayatın sorunlarından uzaklaşmayı teşvik eden gizemli öğretileri çare gibi görüyor olmalıdır ki, anlamı yitiren birçok kişinin yolculuğu tasavvufta veya panteizmde son bulur. Dış dünyadan kaçıp kendi içine sığınmak mıdır çekici olan, yoksa gizemin sonsuzluğu mudur, bilinmez. Fakat bu yönelimin sonunda insanlar, “hakikat benim! Değerleri temellendireceğim başka bir referansa veya değerleri kendisinden alacağım başka bir kaynağa ihtiyacım yok!” demeye başlarlar.

İbn Arabi felsefesinde bu yaklaşımın tutarlı bir karşılığı vardır. Çünkü o, ruhun tanrıdan bir parça olduğuna inanmakta ve bazı erginlenme süreçlerinin sonunda o parçanın geldiği kaynağa döndüğünü ve insan ile tanrı arasındaki ikiliğin ortadan kalktığını söylemektedir. Ve bu mümkünse şayet, ikiliği ortadan kaldırmış olan bir kimse, gerçekten de ne hakikati anlamak ne de hakikat adına konuşmak için başka bir referansa ihtiyaç duymaz. “Hakikat benim!” demesi gayet tutarlı olur. Fakat tezin problemi bu ontolojik birleşmenin (vahdet-i vücud) asla ispatlanamaz ve gösterilemez oluşunda ortaya çıkar. “Gösterilmez, olunur (o makama erişilir)” şeklindeki popüler cevap bir açıklama değil, bir nevi topun taca atılmasıdır. Hiçbir ikna edici açıklama yapılmaksızın mitolojik dogmatik bir olgunun sorgulanmadan kabul edilmesi talebidir. Oysa “gösterilmez” denilerek duyusal ve akli algının karşısına konan “olunur” fiilinin temel referansı sezgidir ve sezgi; kandaki ensülin miktarı düşen bir kimsenin doyduğunu sezememesi, vücudundaki sodyum potasyum dengesi bozulan birinin sanrılar görüp gördüğünü gerçek zannetmesi örneklerinde olduğu gibi yanılabilir ve yanıltılabilir. “Olduğunu” zanneden bir kişi pekâlâ sanrılar ve şizofrenik durumlar içerisinde bulunabilir. Buna rağmen mitolojik dogmatik söylemlere ikna olabilenler, sıkıntı duymadan bu söyleme de ikna olup tanrılaşacakları günün hayaliyle mutlu yaşayabilmektedirler.

Bu tezin vahdet-i vücud kavramıyla özetlenen ontolojik yönünü reddedip Ene’l Hakk teorisi olarak isimlendirilen epistemolojik yönüne talip olanlar da vardır. Bunlar ikiliğin ontolojik değil, epistemolojik olarak ortadan kalktığını ifade etme eğilimindedirler. Fakat tez bu haliyle daha masum ve daha kabul edilebilir hale gelmemektedir. Çünkü ontolojik açıklama ortadan kalktığında Ene’l Hakk felsefesinin ben’i ile modern felsefenin ben’i arasında bir fark kalmamaktadır. Modern felsefede ben (cogito), tanrı veya dine ihtiyaç duymadan hakikat hakkında müstakil olarak konuşmaya yeteneklidir ve konuştuğunda tanrı neyi söylerse onu söyleyeceği var sayılmaktadır. Ancak Kant’ın “akıl neyi bilebilir?” sorusundan sonra haddini bilmiş, bir zamandan ve bir mekândan konuştuğunun ve bir küçük tanrı olmadığının farkına varmıştır. Hâlbuki Ene’l Hakk diyen ben kendisini zaman ve mekânın üstünde görmekte ve olamayacağı bir şeye, bir küçük tanrı olmaya heveslenmektedir.

* * *

Velhasıl İslam’dan vazgeçildiğinde açılan yol, vazgeçilenden daha iyi veya daha az sorunlu değildir.

 

Nuri Yılmaz’ın Tüm Yazıları

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.