Nuri Yılmaz Yazdı: Sermaye Tükeniyor

15.05.2021

3 Kasım 2002’de tek başına iktidar olan AkParti, adalet ve özgürlükler adına gösterdiği performans ve oluşturduğu güven ortamı sayesinde defalarca seçim kazandı. Dünya demokrasi tarihine geçecek bir başarıyla uzun süre iktidarda kaldı.

Fakat bugün rüzgârlar tersine dönmüş görünüyor. Rahatsızlıklar her geçen gün artmakta, aleyhte sesler gittikçe yükselmektedir. Seçim sonuçlarını etkileyecek büyüklükteki bir kitle, ümit beslediği için değil, alternatiflere güvenmemek gibi her an değişebilecek bir sebeple desteğini sürdürmektedir. Artık sermaye tükenmiş ve bir düşüş başlamıştır. Bu yazımızda düşüşün nedenlerini ele alacağız.

Cumhurbaşkanlığı sistemi, devlet düzenini belirsizleştirdi

Günümüz siyaset felsefesinin en temel unsurlarından biri güçler ayrılığı ilkesidir ve literatürde güçler ayrılığını başarıyla gerçekleştiren iki farklı tecrübe mevcuttur. Bunlardan birincisi parlamenter sistem ikincisi ise başkanlık sistemidir. Yakın zamanlara kadar Türkiye, parlamenter rejime sahip bir ülkeydi. Ancak güçler dengesi yasama lehine bozulmuştu ve ülke bürokrat vesayeti altındaydı. Atamayla iş başına gelen ideolojik bir sınıf hem vatandaşa hesap verme sorumluluğu taşımadan ülkeyi istediği gibi yönetmekte, hem de farklı görüşlere ülkeyi zindan etmekteydi.

Bu düzenin zulüm çarklarından geçerek büyük bedellerle iş başına gelmiş olan bugünkü yöneticiler, sistemdeki çarpıklığın farkındaydılar ve çözümü başkanlık sistemine geçmekte buldular. Ancak denge denetleme sisteminin tam olarak sağlandığı bir pratik yerine (mevcut Cumhurbaşkanının ifadesiyle) “Türk tipi”ni tercih ettiler. Yasamanın elindeki gücü yürütmeye aktarıp, güçler dengesini bu defa da yürütme lehine bozdular. Sistemin gerektirdiği anayasal altyapı da tam olarak kurulmayınca sistemde birçok boşluk oluştu ve her boşluk cumhurbaşkanlığı tarafından doldurulmaya çalışıldı. Sonuçta (neredeyse) en alt kademe memurların bile cumhurbaşkanı tarafından belirlendiği garip bir “tek adam rejimi” ortaya çıktı. Sistemin tek tesellisi, bürokratik vesayetin aksine Cumhurbaşkanının seçimle iş başına gelmesidir. Ancak mevcut tecrübelerden yararlanarak daha dengeli bir sistem kurmak varken böyle bir tercihte bulunulması çok da anlaşılır değildir.

Ülkedeki her gelişimin kendisine bağlı olduğu tek adam yönetimi, bugün itibariyle ciddi bir sıkıntı kaynağına dönüşmüştür. Her konuda son sözü söyleyen tek bir makam “otoriter” bir tarz doğurmakta, aynı zamanda diğer makamları tembelleştirmekte ve sorumsuzlaştırmaktadır. Cumhurbaşkanının ilgi alanı dışında kalan birçok iş aksamakta, yolunda gitmeyen her şeyin faturası cumhurbaşkanına çıkmaktadır. Yani yetki alanının sınırsızlığı ilk başta cazip gelmiş olsa da, bugün yıkıcı etki göstermektedir. Güçler dengesi tam olarak kurulmadıkça da bu olumsuzluktan kurtulma imkânı yoktur.

15 Temmuz travması hukukun “beka”ya kurban edilmesine yol açtı

15 Temmuzda finali yaşanan, ama öncesinde belli başlı siyasetçilerin medya ve hukuk kumpaslarıyla devrilmeye çalışıldığı bir süreç, iktidar partisinde ciddi bir travma meydana getirmiştir. Sinir uçlarını hassaslaştırarak tehdit algısını yükseltmiş ve tehditlere karşı metanetin kaybolmasına yol açmıştır. Darbenin hemen sonrasında “üstü ihanet, ortası ticaret, altı ibadet” söylemiyle mutedil bir yaklaşım sergilenmeye çalışıldıysa da kısa sürede denge yitirilmiş, orantısız bir sürek avı başlamıştır. Hiçbir şeyden haberi olmayan gariban bir kesimin (ibadet kesiminin) hedef haline gelmesiyle sonuçlanan gelişmeler cemaat tabanını marjinalleştirmiş ve onları “ihanet kesimi”nin kucağına itmiştir. Mutedil bir söylemle kazanılma ihtimalleri varken, düşmanlaşmalarına yol açmıştır. Kurunun yanında birçok suçsuzun mağdur edilmesi ise genel olarak kamuoyunda adalet algısını sarsmıştır.

Üzerinden 5 yıl geçmiş olmasına rağmen bugün halâ 15 Temmuz travması devam etmektedir. Bürokratlar birbirinin ayağını kaydırmak için halâ “FETÖ” dedikodusu çıkarmaktadırlar. Muhaliflerini gözden düşürmek isteyen siyasiler, onları “FETÖ” ile irtibatlı göstermeye çalışmaktadırlar. “Fetöcü” damgası yemekten korkan hâkimler davalarda objektif karar verememekte, “benden gitsin de ne olursa olsun” mantığıyla başlarından savmaya çalışmaktadırlar. Bu kumpas, dedikodu ve korku ortamında hukuk artık rafa kalkmıştır. FETÖ korkusu artık her şeyi yönlendirir olmuştur. FETÖ mücadelesini net hukuki bir zeminde yürütmedikçe ve kapsamlı bir af çıkarıp mağdurlarla barışmadıkça bu travmadan (ve olumsuzluklarından) kurtulma ihtimali yoktur.

Siyasetin değişen dili belli kesimleri rahatsız ve tedirgin etmektedir

15 Temmuzun bir sonucu da yeni siyasi ittifaklardır. Bu ittifaklar iktidarın kendisini güvenceye almasını sağlamış ama beraberinde büyük bir yan etki oluşturarak dilini dönüştürmüştür. Yeni söylem iktidar partisinin lehine değildir; büyük dönüşümlerin aklını, sırf beka uğruna küçük ortağın aklına hapsetmektedir. Bu akıl değer tanımamakta, her şeye “yerli ve milli” kriteriyle yaklaşmaktadır. İlkel aşiret mantığına sert bir dönüş ve bir çeşit tekfir dilidir. Anayasada tanımlanmış milletin şovenizme kaçan duygulanımlarına eşlik etmeyenleri ihanetle suçlamakta ve dışlamaktadır. Yalan, dolan, arsızlık ve yolsuzluk serbest ama milliyetçi duygulanımlara muhalefet etmek suçtur. Bu dil toplumun kaderini bir ideolojinin politikalarına bağlamıştır. Toplumda karşılık bulma ihtimali olan her muhalif söylem fitne muamelesi görmekte, yazılı medyanın kalemşörleri ve sözlü medyanın söz cambazları vasıtasıyla anında şeytanlaştırılmaktadır.

Yeni söylemin toplumsal uzlaşı ve birliktelikten anladığı şey itaattir. İtaat etmeyenlerin ötekileştirilmesi, farklı kesimler arasındaki yarılmayı derinleştirmekten başka işe yaramamaktadır. Durmadan öteki üreten dil değişmedikçe, toplumsal huzurun sağlanma olasılığı yoktur.

Güvenlikçi politikalar ülkeyi bir polis ve asker devletine dönüştürmektedir

Durmadan öteki üreten bir siyaset “muhalefet – beka” kısır döngüsüne girmekten kurtulamaz; ötekileştirdikçe muhalefet üretir, muhalefet ürettikçe beka kaygısına kapılır. Akılcı politikalarla kısır döngüyü aşamayan bir iktidar güvenlikçi politikalara mecbur kalır. Bu politikalar ise ülkeyi polis veya asker devletine çevirir.

Geldiğimiz noktada siyaset, varlığını gittikçe kolluk birimlerine dayar olmuştur. Medyada en fazla yer bulan haberler askerin ve polisin “zaferleri”yle ilgilidir ve bunlar herhangi bir haber gibi değil diğer her şeyi bastıracak şekilde verilmektedir. Kolluk, devletin vatandaşla en fazla iletişim içinde olan elidir. Bu elin yumruk şeklinde uzanmasının oluşturduğu etkiyle şefkat için uzanması arasındaki etki kıyas kabul etmez. Bu yüzden bu kurumlara daima eleştirel ve denetleyici bir gözle yaklaşmak gerekir.

Oysa bugün tam tersidir. “Askerimiz! Polisimiz!” diyerek başlayan sahiplenme dili bir yandan, “bacaklarını kırın … suçu bana atın” ifadeleriyle şiddeti teşvik eden sorumlu makamlar ve kolluk kaynaklı suçları görmezden gelen yargı diğer yandan, kolluğu durmadan cesaretlendirmektedir. Bu da kolluk kaynaklı pervasız davranışların artmasına ve suçların çoğalmasına sebep olmaktadır. Unutmamak gerekir ki kolluk kaynaklı her olumsuzluk, iktidara olan güvenin biraz daha erimesine yol açar. Ayrıca bir toplumda kolluk ne kadar görünür olursa, siyasi rejime dönük otoriterlik algısı da o kadar pekişir.

Yargıya olan güven erozyona uğramaktadır

15 Temmuz sonrası en fazla etkilenen kurumlardan biri de yargı olmuştur. FETÖ sızmaları sebebiyle ciddi operasyonlar geçirmiş, büyük kadro kayıplarına uğramış ve kurum olarak büyük bir travma yaşamıştır. Geldiğimiz noktada bir yargı mensubu için en büyük korku iftiraya kurban gitmek ve FETÖcü damgası yemektir. Bu korku tarafsızlığa ciddi bir gölge düşürmektedir. Yeni görev alan personel ise icazetle gelmiştir ve tecrübesizdir. Kritik davalarda yetersiz kaldığı gibi, siyasi davalarda dik duramamaktadır.

İdeolojik yargı, Türkiye’nin çözülememiş problemlerinden biri olagelmiştir. Özellikle siyasi konularda daima yanlı kararlar vermiştir. Ancak bu defaki sorun önceki dönemlerden daha farklıdır. Hakimlerin korku içinde olması ve tecrübesizlikleri tarafsızlığa gölge düşürdüğü gibi, davaların çok uzun sürmesi de adalet duygusunun yara almasına yol açmaktadır. Beka dili adalet mekanizmasının işleyişini bozmuş, arkası güçlü olan mahkum edilemezken, güçsüz olan ise sesini duyuramaz hale gelmiştir. Adalet duygusunun incinmesi, iktidara olan güveni de hızla eritmektedir.

Gelir adaleti sorunu ve bozulan ekonomi

Son dönemlerin sorun alanlarından biri de ekonomidir. Son yıllara kadar ciddi başarılar gösterilen bu alan artık dünya ölçeğindeki savaşın ana merkezi haline gelmiş ve eskisi kadar başarılı yönetilememektedir. Durmadan artan dolar kuru sebebiyle vatandaşın serveti erimekte, alım gücü hızla düşmektedir. Yeni süreç zengini daha zengin yaparken vatandaşı da sürekli fakirleştirmektedir. Zenginle fakir arasındaki uçurum gittikçe büyümektedir.

* * *

Hâsılı, ülke tarihindeki en büyük başarıların sahibi olan AkParti artık birçok alanda sorunlarla karşı karşıyadır. Dinamizmini yitirmiş patinaj yapmaktadır. Durmadan sermayeden yemekte ve ancak alternatiflere olan güvensizlik sayesinde iktidarını koruyabilmektedir.

Ancak olumsuzluklar o kadar çoktur ki, eğer radikal bir değişiklik yapılmazsa düşüş kaçınılmaz olacaktır.

 

Nuri Yılmaz’ın Tüm Yazıları

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir