Sait Alioğlu Yazdı: Bizdeki Sağcı Partilerin Misyonu ve Handikabı..

27.04.2023

Osmanlı Türkiye’sinde ilk seçimler, 1877’de 1. Meşrutiyet’in ilamı akabinde olmuştu. Yapılan bu seçimlere, aynı zamanda, demokrasinin, Meşrutiyet kalıpları içerisinde olsa da, Batı’da olduğu üzere bize de neşvü nema bulduğunun da deliliydi. Bu dönemde, Meclis-i Umumi’nin(Genel Meclis) halk tarafından seçilen alt meclisi olan Meclis-i Mebusan’ın üyelerini belirlemek için tam altı kez seçim yapılmıştı.

Bunlar sırasıyla; 1877’deki ilk Osmanlı genel seçimleri, yine aynı yıl ikincisi yapılan Osmanlı genel seçimler ve akabinde, 1908, 1912, 1914, 1919 ve 3n won 1920 yılında yapılan Osmanlı genel seçimleri yapılmıştır.

1923 Türkiye genel seçimleri, 28 Haziran 1923 tarihinde 2. dönem milletvekillerini belirlemek için yapılmış Türkiye’nin ilk genel seçimler olarak bilinir.

Aradan on iki yıl sonra, 8 Şubat 1935 tarihinde 5. Dönem milletvekillerini belirlemek için bir genel seçim yapılmıştır. Bu dönemde, halkın kendi kendimi yönetmesi anlamına gelen demokrasiden henüz bahsetmek pek mümkün olmamıştı.

27 yıllık tek parti iktidarının(parti devlet) ortaya koyduğu icraatlara bakıldığında, halkın gidişattan pek de memnun olmadığı kabul görecektir.

Gerek yurt içinde başlayan hoşnutsuzluk halleri ve gerekse de, uluslararası kulvarda kendine uygun bir yer arayışı içerisinde olan devletin, ciddi bir karar vermesinde etkili olması için başını ABD’nin çektiği ‘hür dünya’da kendine bir yer bulması gerekiyordu. O da öyle yaptı ve yerini Batı’dan yana tespit etti.

Tek parti diktatörlüğünü kaybetmek istemeyen, ama bunun yanında da Batı kulvarında görünmek isteyen ‘yeni devlet’, demokrasi oyununa başvurdu: Burada, yapılan ilk seçimde “açık oy, gizli tasnif” yöntemini uyguladı.

Bu arada kurulan ve üyelerinin önemli bir kısmı CHP kökenli olan Adnan Menderes liderliğindeki Demokrat Parti(DP); bir açıdan hür dünya’ya “olumlu” mesajlar vermek için çırpınırken, bir yandan da, yasal hilelere(dışarıya ve içe dönük) başvurularak bir muvazaa(danışıklı dövüş) partisi olarak, ilgili insanların gözünden kaçmıyordu.

Kendisi açısından muvazaa, ama halk için, her şeyden ziyade, büyük halk yığınları içinse, “İslam için” hizmet etmek için kurulduğu savlanan DP’nin, büyük umutlarla iktidara gelmesi, başta iyi icraatlara imza atması ve sonunda da, birçok sebepten dolayı türbülansa girerek yalpalaması, onun halkın umudu olmaktan çıktığına işaret ediyordu.

Bu aynı zamanda, istisnaları olmakla birlikte, Türkiye demokrasi tarihinde, alayı vala ile kurulan, ona umut bağlanan onlarca sağ tandanslı partinin(DP; AP; ANAP, DYP, RP vb.) ya tamamen tarihe gömüldükleri, ya da, siyasi arenada var olmalarına rağmen, birer etkisiz eleman olarak varlıklarını sürdürdükleri görülür.

İnsan sormadan edemiyor, bu yapılacak olan seçimde Erdoğan Cumhurbaşkanlığı makamını tekrardan kazanacak olsa da, epey zamandır değişme sinyali veren verilere bakıldığında, olası bir meclis aritmetiği içerisinde, AK Parti sürekli elinde tuttuğu meclis çoğunluğuna tekrardan sahip olabilir mi?

Erdoğan, bir kere daha seçilebilecek olsa, bundan sonra, o da yasa gereği, 2023 sonrasında yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimi için bir daha –şimdiki durumu bile halen tartışmalı- aday olmayacak; büyük bir ihtimalle de bu seçimde, elinde bulundurduğu meclis çoğunluğunu kaybetme durumu olan AK Parti’nin, daha sonraki süreçlerde başına Erdoğan kadar kuşatıcı bir lidere sahip olması durumunda bir müddet daha siyasi arenada kalır, daha sonra ise, büyük bir ihtimalle inişe geçebilir. Bu ifadeler bir temenni olmayıp, gidişatın belirleyeceği tahminler olarak okunabilir.

Bunlardan da ziyade, rejimin öteden beri ülkenin, birçok alanda altyapı dahil olmak üzere maddi planda ele alınan kalkınma düşüncesi; DP’den, AP’ye; ANAP’tan AK Parti’ye ve liderlerine değin bilumum sağcı partilerin bir nevi ‘âlamet-i farika’sı, handikabı ve yumuşak karnı olmuş ve bu durum halen devam etmektedir.

Çıkış noktası olarak Batılı düşünüş üzerinden bakıldığında, bu partilere milliyetçi, muhafazakâr partileri de dâhil ettiğimizde, sağcı partilerin kendi varlık sebepleri açısından var olan Batılı anlayıştan hareketle ona uygun bir hayatın sürdürülmesinden yana tavır aldıkları bilinir.

Avrupa’da faaliyet gösteren Merkez sağ, Hıristiyan sağcı milliyetçi, hatta aşırı sağcı partilerin, iktidara gelsinler, ya da gelmesinler; o makamda bulunsunlar, ya da bulunmasınlar, Batıcı düşünceye hizmet ettikleri, bazı itirazlara rağmen kabul edilir.

Belli bir oranda Batıyla hemhal olan bazı İslam ülkelerinde durum nasıldır, bilemeyiz, ama kendi ülkemize dönüp baktığımızda, başında bulunan birçok liderin seküler anlamda Batıcı konumda olmaları dahi, rejimin esas sahiplerini, bu sağcı parti, liderleri ve kitleleri konusunda pek de memnun etmemişe benzemektedir.

Gerçi, bazı liderlerin Batılı anlamda seküler bir zihin yapısına sahip olmalarının yanında, onların yönlendirdiği kitleyi oluşturan insanların referanslarının, bunlara rağmen İslam olması, rejim sahiplerini ürkütmekte ve “haklı” çıkarmaktadır.

Yine, rejimin esas sahipleri açısından, birçok liderin salt seküler düşünce biçimine ve hareketine rağmen, temsil ettiği kitlenin ekseriyetle Müslüman olması, onların nazarında faaliyet gösteren partilerin, tüzük açısından değil de, gayr-i resmi söylem açısından “İslamcı” olarak değerlendirilmesini de beraberinde getirmiş olmaktadır.

Halbuki iş öyle değil, kitlenin çoğu kez İslami refleksler göstermesinden hareketle, var olan partilerin de İslamcı olarak tanımlanmaları yanlış olduğu gibi, beraberinde söylem ve eylem bazında birçok yanlışa da yol açmış olacaktır.

Hani, “benim sazım öyle her söze uymaz, uyum göstermez” derler ya, -eğer varsa- İslamcı bir parti de, o misyonu ne kadar temsil edebilir ki, yanlışsız ve pürüzsüz bir şekilde politikalar izleyip om yüce mesaja uygun hareket edebilirse, sağcı parti yaftasını üzerinden atabilsin…

Kalkınmacı yönlerine, üstlenmiş oldukları misyona ve o anlayışa hizmet için oluşturdukları vizyona vs. rağmen, salt saf biçimde Türk milliyetçisi çizgisinde bulunan partiler(MHP, İYİP BBP vs.) dışında diğer sağ tandanslı partilerin AK Parti özelinde izlendiği üzere en fazla yirmi, yirmi beş yıllık bir ömrü oluyor, o oranda siyasi bir ömür biçiliyor.

Kim tarafından? “Bu ülkeye komünizm, sosyalizm, İslamcılık ve hatta milliyetçilik lazım olacak ve gelecekse eğer, onu da ben getiririm” edasında olan esas hakim gücün kendisi. Onu aslında herkes biliyor.

Ki, 14 Mayıs’a doğru giden yolda, kendini bu konumda görmeye başlayan, işin esasında da o misyonla mücehhez kılınmış olan gücü gören görüyor…

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Sait Alioğlu’nun Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.