Sait Alioğlu Yazdı: Bizim Futbolumuz ve “Bunların” Futbolu…

02.08.2022

Bir meşin yuvarlak, 3 manyak, 22 dangalak, bir yığın avanak. -Necip Fazıl Kısakürek-“

 Futbolla ilgilenmeyeli hayli yıllar oldu. Çocukluğumuzda onunla yatar, onunla kalkardık.

Bir futbol maçı ayarlamak pek de zor bir şey değildi. Öyle normal büyüklükte bir sahaya da pek ihtiyaç yoktu, aslında…

İçinden yaklaşık iki arabanın(at arabası, ya da Murat 131’de olabilir!) birbirine değmeden geçebileceği genişlikte Karataş döşeli bir sokak saha görevi ifa edebilirdi.

Sahada kaleye-fileye, çizgiye mizgiye de gerek yoktu aslında. Yeter ki zemin sert olsa dahi, düz olsun, o kadar. Her tarafta beş, altı kişi bulunsun da, seyircisi olmasa da olurdu…

En basitinden forma, krampon, şort, tozluk ve dahi kaptan için alamet-i farika sayılacak kol bandı da… Hele, hakeme hiç gerek yoktu. Her takım için ayarla beş, altı kişiyi ondan sonrası kolay.

Daha sonrasında ise, bu kolaylık az da olsa zorluğa dönüyordu, ama inanın ki, profesyonel takımların içerisinde bulunduğu durumların yanında bir hiç mesabesindeydi,  bizler için yeni başlayan bu zorluklar.

Futbola devan diyorduk, ama ilkokuldan sonra başladığımız orta dereceli eğitim sürecinde işler biraz daha zorlaşıyordu! Kendi bağlamında az da olsa bir profesyonellik adını belli ettiriyordu. Sokakta oynanan oyun “mahalleli” oluyor, çember genişliyor, çevre alabildiğine büyüyordu.

Saha adına mahallede çevresi/duvarı yıkık dökükte olsa, rahatlıkla kale önünden rakip sahaya şut çekebilecek oranda boş bir yer vardıysa “mülkiyeti ve dahi zilyetliğinin mahiyeti önemli değildi bizler için” zira o sahayı ararken yerde bulmuştuk! Hiç kaçırılır mıydı!

Oyuncu sayısı birkaç kişi daha artırılır, bir çalıştırıcıya ihtiyaç duyulur, forma giymeye başlanılırdı vs.

Formalar, genellikle askılı olmayan kısa kollu beyaz atletlerden seçilir, nasıl bir renge ve şekle(arma) büründürülecekse, ona göre hareket edilirdi.

Daha, formayı spor mağazalarından alma durumu hasıl olmamıştı o zamanlar.

Zira ne spor mağazası geleneği vardı, ne de ona verilecek kadar parası vardı biz dönemin çocuklarının…

Sadece, annelerimizin bize giymemiz için aldığı birkaç atletin içerisinden bir tanesi, yine onların deyimiyle “gavur” edilirdi.

Onlar nasıl formaya dönüştürülürdü sahi!

Tabii ki, her takımın –genellikle tüm oyuncularının kabul ettiği üzere- dönemin büyük bir futbol takımına yakınlığı ve hayranlığı vardı. Bizimkisi ise hasbelkader Fenerbahçe idi.

Şimdi değilse bile, bundan on yıllar önce Türkiye demek futbol demek, futbolda Fenerbahçe demekti!

Kaptan Ziya Şengül’ünden, Cemil Turan’ına, Osman Arpacıoğlu’ndan kaleci Rumen Datçu’ya; teknik direktör Brezilyalı Peraira Didi’ye vs… vs…

Ha, başkanımız Emin Cankurtaran’ı da unutmayalım; Cankurtaran terlikleri ile Esem Sport ayakkabilarının sahibi, imalatçısı…

Eee, o zaman ne duruyoruz, “yap bir helva” kabilinden için temiz bir kovaya bir miktar sıcağa yakın ılık su kor, onun içine sarı elbise boyası atar ve atletlerimizi suyun içerisine koyar, üzerine basardık.

Bir müddet sonra, o atletleri sudan çıkarır, çamaşır ipine asar, kurumalarını beklerdik.

Yaklaşık bir gün kaldıktan sonra sarıya boyanmış atletlerin üzerine karşıdan görünecek şekilde lacivert bir kumaşı da sarı bir iplikte diker, bir Fenerbahçe forması elde ederdik.

Tabii ki, kendi takım atletlerini Galatasaray, Beşiktaş vb. takımların formalarına benzetenlerde olurdu.

Onlarda, aynı işlemi atletlerine uygularlardı. Ama o zamanlar görünürde en çok Fenerbahçe vardı, bunu da eklemiş olalım…

Bu oyunculuk safhası ile birlikte, o dönem haftada bir yayınlanan “Fenerbahçe Gazetesi”nin müdavimi olmakta vardı işin içerisinde.

Her hafta, bizim kasabanın gazete bayiine o gazeteden iki adet gelirdi; birini ben alırdım (görüyorsunuz ki, daha o dönemede dahi, elde edeceğim bilgiyi kulaktan dolma değil de, okuyarak elde etmeye çalışıyordum!)

Ondan elde ettiğim bilgi ile pek bir şey okuma alışkanlığı olmayan benden büyüklere dahi, dönemin transfer haberlerinin çoğunu ben söylerdim.

Tabii ki, ya takımda iyi bir yerde oynamak(çoğu kez geri dörtlü, ya da kalede) ve ilettiğim taze bilgi namına harçlığımı çıkararak!

Ne yapayım, onlar da okusalardı!

Unuttum, takımımızın adı Fenerbahçe’den  mütevellit “Bahçeli Gençlik” idi.

Zaten herkes biliyordu ki, Bahçeli Gençlik Fenerbahçe’den ilhamla takına isim olarak verilmişti!

Yaş biraz ilerleyip kemale erince, her maça olmasa da, kendi sahasında oynadığı maçlar için şehrimizin takımının oyununu izlemek için ya aileden gizlice, ya da onların onayını alarak ve onlardan yol parası talep ederek şehrimizin, 3. Ve 2. Lig maçlarını şehir stadında izleme imkânımız da olmuştu.

İzleyemediğimiz maçların özetini, birkaç gün sonra, o maça giden bir arkadaşımızdan dinemeye çalışırdık.

Gel zaman, git zaman; içimizden birçok arkadaşın Fenerbahçe gibi “büyük takımların değil de, yine büyük şehirlerde faaliyet gösteren bazı takımlara kendilerini kabul ettirme adına gidip elemelere katıldıkları da oluyordu.

Ama bildiğim kadarıyla o arkadaşların hiçbirisinin öyle bir durumu olmadı. İmkânı demiyorum, zira şimdiden baktığımda futbolun salt bir spor olmaktan ziyade, safiyane duygularla amatörlükten çıkarak profesyonellik numaralarıyla insanları uyutan, uyuşturan küresel bir oyun/kumar olduğunu görüyorum.

Bizde herhalde bunlardan dolayı bir nevi korunmuşuz, hatta öyle bir takımın elemelerine katılma durumu olmuştu, ama gitmemiştik işte!

Daha sonra hesapta olmayan bir şeyler oldu ve ona dalıp futboldan soğuyup uzaklaştık!

Bu hesapta olmayan şey, hiçbir partiden olmadan, onlardan yana görünmeden ilgi duymaya başladığımız siyasetin ta kendisi idi.

Ülke kapitalistlerin elinde –futbol dahi- kapitalizmin girdabında, toplumsal sorunlar arttıkça artıyor, yoksulluk artık her yerde kendini belli ediyor, gösteriyordu!

Esnaf kan ağlıyor, memurlar perişan, çiftçi dertli, kapitalistlerin işi keka, ama devrin muhafazakârları başka işlerle meşgul, işi çözmek ise devrimci çocuklara düşüyordu!

Tek yapılacak şey, arınmak, futbol gibi küresel kumardan sıyrılmak –gerekirse ele geçirdiğin futbol topunu parçalayıp, yırtmak– devrimci ruhla hak, emek ve adalet adına zalime ve zulme karşı mücadele etmekti!

İşte bundan dolayı, önceleri dar sokaklarda oynanan, daha sonra ise, nispeten geniş –çoğu da toprak zeminli- sahalarda renklendirilmiş atlet/formalar giyilerek oynanan futbol, belki de kasaba tarihinde ilk kez akamete uğruyordu. Ta ki, 12 Eylülün akabinde, o da askeriyenin zoru ile belli başlı devlet kurumları/dairelerinin de katılımıyla düzenlenen Bahar Turnuvası, Kaymakamlık Kupası kabilinden maçları n oynanması mümkün olabilmişti

Darbe, devrime galebe çalmış ve futbol yeniden kendine sahada yer bulabilmişti. Hemen herkes kabul eder ki, futbol epey zamandır başlı başına bir sektör, endüstri idi.

Dönemin meşhur İspanyol diktatörü Francisco Franco, İspanyol halkını, uzunca yıllar başka şeylerle birlikte büyük beşik misali  koca stadyumlarda futbol ile uyuttuğunu belirtir.

Dünyada olduğu gibi durum ülkemizde de hemen, hemen aynı.

Tam bir profesyonellik oluşmamışken, transfer ücretleri aşırı derecede astronomik rakamlara ulaşmamışken, günümüzde durumun ise tam tersi olduğunu çok rahatlıkla söyleyebilirdik.

Futbol, günümüzde insanları salt uyuşturmaktan ziyade, ihya etmektedir dersek yanlı bir şey söylemiş olmayız aslında!

Hem işsizliğe çare, hem onun üzerinden birileri, emek sarf etmeden ve dahi ter dökmeden milyon dolarlara sahip olmakta, bundan devletlerde bir hayli kâr etmektedir.Keza maç günlerinde, sair günler pek bir iş yapamayan, evine ekmek götüremeyen seyyar esnafın maç günü saha civarında ekonomik faaliyeti iştah kabartmakta; “bak işler iyi gidiyor, herkes kazanıyor, millette, devlette” söylemi sizleri susturuyor!

Bunların yanında, bir de şu muhafazakâr dönemde,-bir zamanlar FETÖ’de öyle yapmıştı- iktidar hemen her işe el attı. Bu el attığı işlerden biri de futbol idi. Sanki büyük takımları hizaya getirmek için kendi partisinden belediyelere futbol takımı kurma kolaylığı sağladı; “…Belediye Spor” adı altında yüz binlerce para sanayiden vs. ziyade bu tür yollarla bir yerlere aktı. Spordan ziyade,  futbolun nelere kadir olduğunu bilmek, mahiyetini kavramak ve “işi çözmek için” konu ile ilgili olan bitene bir de bu zaviyeden bakmak gerekir. O zaman çıplak hakikat ortaya çıkmış olur!

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Sait Alioğlu’nun Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.