Sait Alioğlu Yazdı: CHP’nin ve AK Parti’nin İzledikleri Stratejiler ve Elde Edilen Sonuç Üzerine Bir Değerlendirme…

22.04.2024

Çoğu kez, zaman ve zeminin varlığı ve ona atfedilen işlevselliğin aynilik içeriyor olsa dahi, farklılıkların kendini belli ettiği kabul görür.

Yirmi yedi yıllık ilk iktidar döneminden sonra, hem de uzun dönem partinin başında İsmet İnönü’nün bulunmasına rağmen, CHP, o da Ecevit’in “ortanın solu” çıkışıyla yetmişlerin ortalarında elde ettiği başarıların sonucunda yerelde iktidar olabilmişti.

Araya giren 12 Eylül darbesini, haliyle kesinti sürecini ve artarak devam eden parti içi hizipleşmeleri de(Ecevit-Baykal çekişmesi) dikkate aldığımızda, CHP’nin yetmiş yediden bu yana yerelde bu kadar başarılı olamadığını görmekteyiz.

Kısa dönemli iktidar ortaklıkları istisna kılındığında, CHP’nin, yerelde başarılı olamamasının elbette birçok sebebi vardı.

Bu sebeplerin en belirgini, toplumsal planda her türlü özgürlüğe karşı Kemalizm’i belirleyen katı ve jakoben bir çizgide ısrar edilmesi olarak belirtilebilir.

Zaten, bu sebep dahi başlı başına CHP’nin, Cumhuriyet ile yaşıt ve onu ayakta tutan uygulamalarını total olarak gözler önüne seriyordu.

Çoğu da 2. Paylaşım Savaşı sonrası süreçte yakın bölgemizde kurulan ve iktidar olma şansı yakalayan sair otoriter partilerin, bir nevi “parti devlet” olarak hareket etmelerine binaen, o partiler, değişen konjönktüre bağlı olarak dönemini tamamlamışlardı.

Sayarsak; Suriye ve Irak merkezli Baas(Diriliş) Partileri, Tunus’ta Arap Baharı öncesinde Zeynel Abidin Bin Ali’nin sürekli iktidarda kalan “Anayasal Demokratik Birlik Partisi” vb.

Bu partiler, birtakım “iç ve dış” sebeplerden dolayı liderleri ile birlikte ortadan kalktıkları halde, yaklaşık yetmiş küsur yıldır iktidara gelemeyen CHP’nin, yerinden bir milim dahi oynamamış olması, dahi oynatılamaması, bize özgü bir durum olsa gerek.

Halbuki, o, ideolojik muadilleri gibi, birçok soruna yol açmış, belki de çıplak gözle bakıldığında sorun olmayacak konuları (toplumun dini durum vb.) sorun haline getirmiş ve aradan bunca on yıllar geçtiği halde onlara yönelik bir çözüm ortaya konulamamıştır.

Örneğin, Kürt sorunu, katı laik uygulamalar bir çırpıda sayılabilir.

Bunca sorunun bidayetinde etkisi olan bir parti, belki başka bir ülkede olsa idi, büyük bir ihtimalle bazı sebeplere binaen miadını doldurduğu; toplumsal ve siyasal zeminde bir karşılığının bulunmaması dolayısıyla ya kapanmış, ya da kendi kendini feshetmiş olması gerekirdi.

Doğal olanında bu olması gerekirdi.

Burası Türkiye ve halkının da kahir ekseriyetinin Müslüman olması vb. sebeplerle CHP iktidar yüzü göremeyecek olsa da, ülkeyi ilelebet en azından kültürel ve ekonomik açılarda Batı sömürgesi haline getirme çabaları, o şekilde dizayn etmek düşüncesi, onu bölgesel muadillerinden farklı kılıyordu.

O, iktidar olmadığı dönemde, özellikle de altmıştan buyana, siyaset kurumu dışında kalan ve sistem içi kurumlar vasıtasıyla oluşturulan vekâlet sistemi marifetiyle var olan iktidarların icraatlarına ket vurmaya çalışmıştı.

Daha düne kadar, darbelerden bir müddet sonra umudu kesmesine alternatif olarak AYM’ye habire dosya taşımış ve işleyişi elinden geldiğince kesintiye uğratmaya çalışıp çabalamıştı.

O, bunu yaparken de, ne ilkesel olarak, ne ideolojik olarak sol çizgi içerisinde bulunmuyor olmasına rağmen, istisnaları olmakla birlikte, Kemalizm’e uygun hale getirilen sol cenahı, adeta “ölüm-sıtma ikilemi” içerisinde bırakmış ve kendine yeni bir yol tayin etmişti. Bunu gerçi, Ecevit, vakt-i zamanında, “ortanın solu” kalıbında arabesk bir yol tutturarak yapmıştı.

Her ne kadar sol, halktan kopuk elitist(seçkinci) bir çerçevede arabesk unsurları tahkir etmiş olsa da, Karoğlan’ın bu sakil tutumuna tav olmuştu.

Zira sol, bu ülkede büyük oranda CHP olmadan ayakta kalamaz ve kendini de var kılamazdı.

Onun bu durumunu, hayatın her alanında gözlemlemek mümkün!

Bunlarla birlikte, CHP’nin, dönemin genel başkanı Baykal’a yapılan kasetli komplo ile gerçekleştirilen başkan değişimi, bir açıdan, izlenen yol yanlış ve kerih olarak kabul görecek olsa da, partinin, ayağına vurulan zincirlerden kurtulması gerektiği fikri ağır basıyordu.

Bu süreçte Baykal diskalifiye edilmiş ve onun yerine parti içi ve dışı birçok kesim için uygun görülen Kılıçdaroğlu ge(tiri)lmiş ve yapılan birçok acemiliğe ve yanlışa rağmen, partinin geleceğinin güven içerisinde olacağı savı ağır basmıştı.

Baykal’ın kim gözden düşürmüş ve Kılıçdaroğlu’nu da kim, hangi irade partinin başına getirmiş ise, en azından kendi hesapları bağlamında bir strateji takip emişlerdi.

He ne kadar bu stratejinin, ortaya konulmak istenen birçok atılımın yanında pek bir izi belli olmamasına rağmen, bu stratejinin, iktidar katmanından ziyade yerelde bir karşılığı olacaktı.

O da, o güne dek pek tanınmayan, salt bir ilçenin belediye başkanlığı makamını işgal eden(esasen CHP’li de değildi) Ekrem İmamoğlu’nun, büyük bir seçim kampanyası eşliğinde, başta sembolik, uygulamada ise geleceğin habercisi kabilinden İBB’ye başkan adayı olarak gösterilmesi ve akabinde başkan seçilmesi, işe maksat açısından bakıldığında, her iki katmanda da karşılık bulmaktadır.

Ankara’nın da AK Parti’den alınması ile birlikte, o da genelde, CHP’nin kendi çabalarından ziyade AK Parti’nin büyük oranda stratejik alanda yapmış olduğu yanlışlar da, CHP’nin yerelden başlayarak ulusal iktidara da talip olduğu kabul edilmelidir.

Burada, AK Parti’nin yanlışlarından belki de en önemlisi uzun yıllara dayanan ve adeta “benden başka hiçbir partinin iktidar olma şansı ve durumu yok” edasına dayanan tekebbür hali; bu minvalde kullandığı kibir dili ve o dili yansıtan birçok yanlış uygulamaya bakılınca, mes’ele tüm çıplaklığıyla anlaşılacaktır.

Böyle olmasına ve yerelde oluşan seçim hezimetine rağmen birçok partili şahsın ıstakoz, Maldivler muhabbeti ve çokça dile getirilen “itibardan tasarruf olmaz” meyanında ortaya konan hareketlerle birlikte, geçmişe dayanan birçok yanlış uygulamanın AK Parti’ye seçim kaybetme yolunu açtığı çok rahatlıkla söylenebilir.

Yine buna rağmen, parti içerisinde yapılacağı söylenen özeleştiri muhabbetlerine bakıldığında, ciddi bir eleştirinin yapılmamış olması, ki, bunun bizzat AK Parti politbürosunun iradesi tarafından pek de ciddiye alınmadığı göze çarpmaktadır.

Bundan önce yapılan analizlerde, AK Parti’nin bu seçimde ortaya çıkan tabloda birçok sebebin var olduğu söz konusu…

Bunlar; başta CHP’nin yeni bir dil ve söylem bağlamında ortaya koyduğu strateji ile birlikte, Kürt sorununun çözümünün, o da bazı devletlü” çabalarla rafa kaldırılması, Gazze^ye yönelik Siyonist katliamının yanında İsrail’le devam eden ticarete yönelik muhafazakâr oydaşların tepkisi de birer sebep olarak seçimde AK Parti adına istenilen sonucu vermemiştir.

“Belki de ben vermişemdir!”

Anlatılır, altmışlı yıllarda dönemin Alevi kanaat önderlerinden olup aynı zamanda Türkiye Birlik Partisi(TBP) Genel Başkanı Mustafa Timisi’ye, aynı zamanda memleketi de olan Erzurum’da, oyların tamamının bir sağ parti için kullanıldığı Sünni bir köyde, Timisi’nin partisine bir oy çıkmış. Konu, köylüler arasında epeyce tartışılmış. “Ula Dadaş, bu oyu kör olan birisi atmış olabilir” diye bir kanaat oluşmuş ve o kişinin ortaya çıkmasını ve halktan özür dilemesini beklemişler.

O köyde de, gözlerinden rahatsız olan ve görme yetisi olukça düşük olan birisi, “”heya! Ben körem, bu oyu belki de gidip ben atmışam!” diye kendini suçlamış, durmuş!

Bu anekdotu niye aktardık? Şundan dolayı, muhafazakâr olup da –belki de partisinden zerre miskal bir çıkarı olmayan- birçok oydaşın, AK Parti’nin yıllardır yapageldiği, özellikle de ekonomik alandaki başarısızlıklarına karşı başka partilere oy verdiği için oyu azalan AK Parti’de kerameti kendinden menkul epey kişinin “ulan aramızda epeyce kör varmış, olmasa gidip kendi partisi dururken CHP’ye, başka bir partiye oy verilir mi?” dedikleri tahmin ediliyor.

Kaldı ki, bu işi seviye düşüklüğü içerisinde dile getiren zevatın, zorda kalınca “demokrasinin şirk olduğuna” dair sakil yaklaşımları da AK Parti için bir handikap olarak kalacaktır.

Her iki partide, iktidarda “bir müddet” kalmış olmalarından dolayı pir û pâk değiller, ama AK Parti kendisinden önce siyaset yapmış ve iktidarda bulunmuş partiler ile kıyaslandığında tercih edilmişti. Ama onun da uzun yıllara dayana ve sancılı olarak geçen yerel ve ulusal iktidar dönemleri dikkate alındığında, halkın alternatif arama hakkının oluştuğunu söylemek gerekir.

Bu alternatif CHP olabilir mi? Geçmişine bakıldığında hayır, ama AK Parti’de dahil olmak üzere iktidar oldukları halde, birçok konuyu yarım bırakan, sorunlara bir türlü çözüm bulamayan sağcı, muhafazakâr ve milliyetçi partilerin tekrardan umut olmaları pek de olası değil.

Bir de şu var ki, Türkiye’de partiler iki ana kategori içerisinde ele alınabilir.

Bunlar; kendine özgü olup halkın da onaylayabileceği bir kimlik ve ideolojiye sahip partiler(Ör. CHP, MHP, DEM Parti, YRP, SP); bir de belirgin bir kimliği ve genel geçer bir ideolojisi olmayan “hizmet” partileri.

Bunlar, adeta, her kriz ve darbe sonrasında ortaya çıkıp kendilerine kimlik ve ideolojiden ziyade “hizmete yönelik” bir misyon biçen ve kendilerini adete “ekonomiyi ancak ben düzeltebilirim” mottosuyla hareket eden sağ siyasi zümreyi içeren partiler. Bunlara, geçmişte Demokrat Parti^yi(DP), AP; DYP, ANAP ile günümüzde de AK Parti’yi örnek verebiliriz.

Eskiden, çoğu da partili olan sol çevreler, kendi partilerinin seçim yenilgisinde bir suçlu aradıklarında, genelde, sağ partilere oy veren geniş halk yığınlarını ve Milli Görüşçü siyasi kadroları hedef tahtasına oturtur ve adata “”onlar olmasaydı, biz hiç seçim kaybeder miydik?” kabilinden bir savunma mekanizmasını çalıştırıp dururlardı.

Şimdi ise, genel anlamda AK Parti’nin oy tabanında, bütün suçu, “kendi hakkını elde etmek ve onu korumak için” kendine uygun gördüğü herhangi bir partiye oy veren seçmenin alelade suçlanması söz konusu olmaktadır.

Ne yapsınlar, herkes “hizmet gelsin” diye iktidar partisine oy verecek değil ya!

Öyle olması isteniyorsa, o zaman AK Parti sırtında biriken yükleri atar, kendi özeleştirisini verir, hesap vermekten kaçmaz ve siyaseti de sadece var olan toplumsal sorunların ortadan kalması için meccanen yaparsa, o denilen şey mümkün olabilir.

O durum, iktidar namzedi olan her parti için geçerlidir oysa…

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Sait Alioğlu’nun Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.