Sait Alioğlu Yazdı: Mâturîdîlik Çerçevesinde (1)

12.05.2021

Giriş Niyetine…

Yaşar Kaplan, bir yazısında, hakkının -çoğu kez de müntesiplerince- yenmesi açısından “Dünyada, hakkı yenmiş en önemli olgu dindir.” diye bir ifade kullanmıştı.

Din konusu üzerinden gidersek eğer, tarih boyunca, insanların büyük çoğunluğu tarafından; ya mesajın duyulduğu halde kabul edilmemesi, reddedilmesi, ya da kabul edildiği halde, mesaj üzerinden dinin içerisinin boşaltıldığı ve buna mukabil onu ortaya koyan kavramların iğdiş edildiği tarihi bir vakıadır. Hatta insanların dinlerini oyun, eğlence (En’am-70) ve parça parça (En’am-159) etmelerini de buna bağlayabilirdik.

Bu vahim olgu ne yazık ki, Müslümanlar için de geçerlidir. (Gerçi, bu konular, sadece meseleye giriş sadedinde dile getirildi, ama konu başlı başına incelenmeyi gerektirmektedir. Onu da belirtmiş olalım…)

Yaşar Kaplan’nın, dile getirdiği ifadeyi ele alırsak; var olan olgu, bir yandan doğrudan dine işaret edeceği gibi, bir de yanlışı ve doğrusuyla, ilahi kelamdan anladığı mesaj üzerinden hakikate ulaşma adına hareket edenleri; âlim, filozof ve düşünce insanını, ya hayatına kastedilerek, ya da onu, bazı Saikler, argümanlar ileri sürülerek tümden yok sayılması biçiminde vuku bulmuştu. Ki, bu iki durum günümüzde de yer yer cereyan etmektedir.

Her ne kadar İslam dünyasında Batılı anlamda Engizisyon mahkemeleri yoksa da hatırı sayılır bir oranda muhatabı gözden düşürme, yok sayma ve hatta işi resmî kılıfına sokup idam / ölüm cezası ile cezalandırma hadiseleri de vuku bulmuştur.

Muhatabın, bir dönem aleyhinde konuştuktan sonra onu gözden düşürme ya da onu idam cezası ile cezalandırmanın yanında, bazı muhatapların; mensup olduğu kavim, üzerinde yaşadığı coğrafya, soluduğu kültür ve birçok saikle birlikte ele alınıp düşünüldüğünde elde edilen “dini görüş ve kanaat” itibarıyla tümden yok sayma ameliyesi de dünden bugüne varlığını sürdürmüştür.

Örnek olarak; Gazzali’yi tanıyor ve biliyoruz. Kaleme aldığı eserlerin tamamına yakını, ilgilisince bilinmekte olup çeşitli vesilelerle okunmuş / okunmaktadır.

Buna rağmen Gazzali’ye karşı düşmanlıklar da söz konusu olmuştur. Hem, Sünni kesimden ona muarız olanlar ve hem de Hasan Sabbah çevresinin ona ve Selçuklu sarayına yönelik icraatları…

Endülüs’te, İbn-i Rüşd’e karşı, onun düşüncelerine yönelik karşı çıkışlar…

Günümüzde ise, konu ile ilgili birçok örnek var olmakla birlikte Said-i Nûrsî’ye yönelik resmî ve büyük çoğunluğu birçok “Müslüman” çevreden sadır olan, çoğu da ilmi olmaktan uzak, sözlü ve yazlı saldırılar örnek olarak verilebilirdi.

Bizim konumuz ise, kendilerini İslam dünyası genelinde Hanefi olarak tanımlayan –gayr-i Türk- çevrelerden ziyade, birçok açıdan çok silik olmakla birlikte Türkistan / (Orta Asya) coğrafyasında ve Türkiye’de yaşayan Hanefilerin itikatta mezhep imamı olarak gördükleri ve kabul ettikleri İmam-ı Maturîdî ile ilgili –doğru, ya da yanlış- yapılan, çoğu da spekülasyona dayanan söylemlerin ne anlama geldiği idi.

Bu topraklarda yaşayan Sünni Hanefi bir çizgide bulunan ve az çok din ile hemhal olmuş bulunan milyonlarca insanın, ezici çoğunluğunun, söylem olarak “itikatta mezhep” olgusunu duymuş olsalar da, İmam-ı Maturîdî’nin, kendi mezhep imamları olduğunu bilmeleri pek de mümkün değildi; hem Osmanlı medreselerindeki durumdan hareketle, itikat / inanç söz konusu olduğunda, merkezden çevreye doğru Eş’arî kelamının okutulduğu; medreseden hareketle en kıyıda, köşede duran İnsana kadar toplumun tümünün zihninde, kırıntı kabilinden de olsa yer alan Eş’arîlik bir vakıa olup bu durum günümüze kadar gelmişti.

Medresedeki bu duruma; oradan yönetim erkinde var olan etkisi ve bu durumun halka sirayeti düşünüldüğünde birilerinin Maturîdîliğe yol bulması ya hayli zor, ya mümkün ötesi bir şey, ya da “Eşarîlik içre Maturîdîlik hülyası” söz konusu olmuştur denilebilirdi.

Maturîdîliğin mahiyetinden ziyade, Anadolu merkezli Hanefi toplumun üzerinde var olan bir etkisi söz konusu olmuş mudur? Ya da bu etki ne kadar olup, ne derecede, en başta toplumun itikadının bel kemiği olup olmasıdır.

Bu konu ile ilgili elimizde pek bir verinin olmadığını, hatta kuşaktan kuşağa aktarılarak gelen ve zihinlerde önemli bir yer tutan duygusal yönünün varit olmadığını söyleyebilirdik.

Öyle ki, öteden beri birçok tasavvuf / tarikat çevresinin Ebu Hanife ile ilgili olup çoğu da hurafeye dayanan masalımsı rivayetlerinin onda birinin dahi İmam Maturidi ile ilgili olarak aktarılmaması, İmam Maturidi ile toplumda derin bir hafızanın oluşmadığını göstermekteydi…

İslami eğitimin medrese yoluyla ikmal ettiğimizi düşündüğümüzde, ta 1300’lerle, 1400’lerden itibaren, Darusselam (İstanbul) medreseleri de dâhil, Anadolu içlerindeki medreselerde ve yine Karadeniz medreselerinde itikatta mezhep konusunda Maturîdîlikten ziyade Eş’arîliğin hâkim olduğunu görebilirdik.

Hatta buna cumhuriyetin din politikaları / ona karşı çıkışları sebebiyle, Anadolu’da elde kalan bir avuç medresede eğitim ve öğretim imkânının kalması üzerine; ilgili zevatın ya Kürdistan’daki medreselerde, ya Suriye’de veyahut ta Mısır’da talim görmeleri, oralarda imkân bulup ders vermeleri büyük oranda Hanefi Türklerin, öteden beri Eş’arî kelamını tedris ettiğini de bizlere göstermektedir.

Bu topraklar, bir yandan ta Hz. Ömer döneminde vuku bulan İslam fetihleri döneminden itibaren, Selçuklu, beylikler ve Osmanlı dönemi de dâhil olmak üzere cumhuriyet döneminde de kendini Müslüman olarak var kılmıştı.

Her ne kadar yeni devlet kendini seküler temelli Batıcı bir devlet olarak yapılandırmışsa da, koca Osmanlı döneminde pek varit olmayan, din alanında birçok uygulamayı projelendirerek hayata geçirmişti; Sahih-i Buhari’yi Türkçeye çevirme, Türkçe meal çalışması ve Elmalı Hamdi Yazır’a havale edilen Türkçe tefsir (Hak Dini, Kur’an Dili) çalışmaları bağlamında düşünüldüğünde, Türklük saikıyla İmam-ı Maturîdi ve haliyle Maturîdîlikte gündeme gelmişti.

Böyle bir durum, bugünden bakıldığında, Osmanlının asırlara dayanan ihmal, kabahat ve bile, isteye” dinin hakikatlerinin havasın uhdesinde kalması ve dolayısıyla avamın ise, havasın yönlendirmesi ile yönetim erkinin emri altında kalması anlamına gelirdi.

Osmanlının, böylesi dezavantajlı durumunu, seküler yönetim, sözde İslami hakikatlerin ön plana çıkması, dinin içerdiği hikmetin bilinmesi ve buna benzer durumların, kitleler nezdinde Kemalizm’in kâr hanesine yazılması demekti. Ve daha sonra görülecekti ki,  bu durum “körün istediği bir göz, Allah verir iki göz” kabilinden uzun bir dönem çağdaş sisteme yarayacaktı. O da devletlülük içre, kendi selefi olan Osmanlıda olduğu üzere, dini, İslam’ı, hem de anayasal kılıflarla cenderesi içerisine almıştı. Ör. Diyanet teşkilatının kuruluş amacı…

“İmam Matüridi, temelde Ebu Hanife’nin fikirlerini takip etmiş ve onun fikirlerini Kelami bir sisteme aktarmıştır. Bu nedenle Hanefi olmak, uzunca bir süre aynı zamanda Matüridi olmayı da içermiştir. Türkistan coğrafyasından Balkanlara kadar Türklerin geçtiği her yere aynı zamanda Ebu Hanife ve İmam Matüridi’nin fikirleri de taşınmıştır… Bilinenin aksine Yavuz Sultan Selim’den sonra özellikle de 16. yılla birlikte Osmanlıda, Eş’ariliğe karşı Matüridiliğin daha öne çıktığını söyleyebilirim.” (1)

Yukarıdaki alıntıda geçtiği üzere, İmam Maturidi üzerinden, Türklerin İslam düşüncesinin Ebu Hanife’nin ortaya koyduğu pratiklerden beslendiği ve zamanla kendine özgü bir biçime kavuştuğunu söyleyebilirdik.

Keza Yavuz Sultan Selim’in, kendisi de Türk olan ve Şiiliği merkeze koyan Şah İsmail’e karşı, doğuda blok olarak bulunan ve büyük çoğunluğu Eş’ari / Şafii olan Kürtlerin desteğini alırken, Matudilikten ziyade Eş’ariliğe ilgi duyması, temelde konjonktürel bir istek olmanın yanında, Eş’arilik adına bir stratejiye dönüşmüştü.

Ama Eş’ariliğin Kürt cenahından ziyade Osmanlıda etkinlik kazanması Arap kanalıyla olmuştu.

Daha öncelerine bakıldığında, Fatih’in hocası Molla Gürani’nin, Arap medreselerinde Eş’ari kelamı üzerine eğitim almasını bile başlı başına değerlendirdiğimizde mes’ele kendiliğinden vuzuha kavuşacaktı.

Bir de, 1400’lü yıllarda Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedredin’in, normalde bir İslam âlimi olmasına rağmen, mistik anlayışla hareket edip Osmanlıyı büyük bir gaileye boğmasının vermiş olduğu zararlar Ezher ulemasının, Osmanlıya vermiş olduğu İslami müfredatla az da olsa izale edilmişti.

O dönem Ezher’de etkin bulunan ve Şeyhin medrese arkadaşı olan Seyyid Şerif Cürcani’nin, Osmanlıya vermiş olduğu müfredat da, Eş’arilik içeriyordu.

Ama “Bilinenin aksine Yavuz Sultan Selim’den sonra özellikle de 16.yüzyılla birlikte Osmanlıda, Eş’ariliğe karşı Matüridiliğin daha öne çıkıyordu.” (2) Söyleniyordu.

Bu tür ifadelere rağmen, Maturidiliğin, Osmanlının son döneminde, o da modernleşme süreci ile birlikte bir yandan gelenekçi anlayışın Batı karşısında giderek söylemsiz ve eylemsiz kalması, bir yandan İslam’a bağlılıkla birlikte, -konjonktürel ya a stratejik- yüzlerin Batıya dönük olmasının avantajıyla birlikte beliren Türkçülüğe yanında önemli bir yer vermeye çalışılan İttihadcı dönem ile cumhuriyet döneminde, İslam’dan kurtulmanın mümkün olmadığı gerçeği karşısında, İslam’ın ümmetçi ve tevhidî yapısını aşındırmak adına, o güne kadar bu coğrafyada ismi ve cismi pek bilinmeyen, bilenlerin ise görmezden geldiği Maturidilik birden teolojik bir konu olarak gelip gündeme oturmuştu.

Bu, elbette seküler kadroların, İslam’ı ya da şahsında İslam’ın değerleri bulunan İmam Maturidi’yi sevdiklerinden dolayı değil, kendi “ulusçu parametrelerine” dayalı Türklüklerini Arab’ın İslam anlayışı karşısında korumaya yönelik, yarı teolojik, yarı seküler kaygı ve çabalarını içerdiğini göstermekteydi.

Halk katmanına bakıldığında ise, durum farklıydı. Hanefiliği bir nişane olarak adeta göğsünde taşıyan Türk Müslümanların ezici çoğunluğu, en ufak bir meselesinden tutunda, önemli ve bir kısmı da çetrefil konularda, çözüm için kendi mezhebine, Hanefiliği başvuruyordu. Hatta bu başvuruda, Diyanet’in müftülerine değil, ya Hanefi âlimlere, hoca efendilere, onları bulamasalar, çevrelerinde eğer varsa, Şafii âlimlerin yardımıyla Hanefi fıkhından aldıkları fetva ile işlerini yoluna koymaya çalışıyorlardı.

Ama bu kitlenin, ne itikatta mezhep, ne Eş’arî ve ne de Maturidi ile Maturilikten haberleri vardı. Yani, kısacası, kendi sorununa çözüm sunacak bir âlim, yol gösteren kişi ve hulus-i kalp ile yaşamaya çalıştığı halk İslam’ı…

Bu konu, son dönemlerde, özellikle de 12 Eylül sonrası, hatta 2000’lerde, 28 Şubatçı devlet kadrolarının, siyaseten ve “cebren” yaptıramadığı “dinin, İslam’ın Türkleşmesi, Türk anlayışına hazır hale gelmesi” konusunun, bu kez, çoğu da ilahiyat kökenli modernist/Türkçü zevatın; işe Arap alerjisine bağlı olarak Eş’ariliği karalaması ile başlayan; İslam dünyasının asırlık geri kalışının müsebbibinin Eş’ari ve Eş’arilik olduğu söylemine dayanan yaklaşımları ile birlikte gündeme gelip oturdu.

Kısmetse, bu konuya dair bir, iki yazı daha yazmayı düşünüyoruz.

(Hatırlatmadan geçmeyelim; ülkemizde, çoğunluğu Eş’arî / Şafii olan Kürt nüfusunun hatırı sayılır önemli bir kısmı da Hanefi Kürtlerden oluşmaktadır. Ta Erzurum’dan Karasu, Fırat hattı boyunca, güneye, hatta Kuzey Suriye’nin batısına kadar uzanan koridorda, önemli oranda Hanefi Kürt nüfus bulunmaktadır. Eğer, bu ülkede yaşayan Tükler Maturidi ise, saydığımız Kürt nüfusu da Maturidi olarak değerlendirmemiz gerekecekti. Hakikaten, ilgilisince “Türk’e özgü” olarak düşünülen Maturîdîliğin, Müslüman Kürt hissiyatında nasıl bir yeri vardı? Bu konu ile de imkânlar el verirse bir yazı yazmayı düşünüyoruz…)

1)https://www.tepav.org.tr/tr/blog/s/6743/Maturidilik+neden+eriyor_ Hilmi Demir, Dr.26 Temmuz 2020 2)https://www.tepav.org.tr/tr/blog/s/6743/Maturidilik+neden+eriyor_ Hilmi Demir, Dr.26 Temmuz 2020

 

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir