Sait Alioğlu Yazdı: Said Nursi’de Siyaset Düşüncesi Teorisi ve Ontolojisi Üzerine -1 (*)

19.03.2022

II. Meşrutiyet’in klasik paradigmalarından sayılan İslamcılılığın, ilgi alanına giren birçok konu gibi ve en önemlisi de siyaset alanında, Kur’anı ilkelere bağlı kalarak ve var olan toplumsal değişime uygun doneleri kapsayan çağdaş imkânlardan hareketle yeni bir siyaset dili oluşturmak önem arz etmekteydi.

Bu konu, İslamcı cenahta bulunan birçok kişide vücut bulduğu üzere Said Nursi’nin de zihinsel ve düşünsel çabaları, dönemi açısından dikkate değerdi.

Onun bu konudaki zihinsel ve düşünsel çabaları, tek parti iktidarının sonunda da kendini ortaya koymuş, o bu vesileyle Demokrat Parti’ye sıcak bakmış; bir müddet onu desteklemiş, ama DP’nin ve özellikle de Adnan Menderes’in, konu ile ilgisiz tutumları sonucu, onu hayal kırıklığına uğratmıştır.

Onun siyaset alanında ortaya koyduğu çabalar ve sarf ettiği efor göz önünde bulundurulduğunda; siyaset ontolojisi, teorisi ve reform düşüncesi, maalesef bugüne kadar, bırakın sağ partileri, oy tabanı açısından Müslüman/İslamcı kitleye yakın partilerin dahi pek ilgisini çekmemiştir.

Said Nursi, Osmanlı son döneminde, toplumsal alanda(dolayısıyla din ve on bağlı konularda) var olan birçok yanlışa ve eksiğe ilaveten, yönetimin babadan oğla geçmesi ve o şekilde(saltanat) sürdürülmesine de karşı İslami bir kimlikle itiraz edip karşı çıkıp o minvalde mücadele etmiştir.

Cumhuriyet’e adım atma sürecinde, yine II. Meşrutiyet’in klasik paradigmalarından sayılması gereken salt Batıcılık çerçevesinde oluşan birçok İslam dışı akıma karşı da mücadele etmiştir.

Ayrıca “her şey birbirine bağlıdır” fehvasınca olaya, olguya bakıldığında; o klasik paradigmalardan olup, tabiri caizse “ayakta kalan” Batılılaşma ve onun ürünü olan Türkçülük açısından bakıldığında, İslam’ın öngördüğü inanç esaslarına aykırılık içeren birçok donenin başat rol oynadığı görülecektir.

Bunları kısaca; aydınlanma, modernizm, sekülarizm, deizm, pozitivizm, komünizm, liberalizm, ulusalcılık/milliyetçilik, hatta muhafazakârlık vb. olarak belirtebilirdik.

Bunlara bağlı olarak Cumhuriyet döneminde, rejimim dine karşı takındığı olumsuz tavırlar, onu kendi baskısı altına alıp ya yok etme ya da ektisizleştirme düşünce ve eylemliliği de bir çırpıda sayılabilirdi.

Bunların tümü bir araya geldiğinde, II. Meşrutiyet’in kendine özgü şartlarında oluşan ve o güne kadar pek dile gelmediği bilinen söylemlerin akıbeti ne ise, bir nevi saltanat karşıtlığı sayılması gereken yeni ve “orijinal” siyaset anlayışının akibeti, bir yandan demokrasi vurgusu yapan partilerin, bir yandan da demokrasi vurgusu ile yönetim ilkesi olan Şura’ya iş icabı sık, sık atıf yapan ve kadroları “sözde” Müslümanlardan oluşan partilerin ikircikli davranışı bir araya geldi ve işler bir türlü rayına oturmadı.

Zaten, Şura’ya hak getire, dillere pelesenk olan demokrasi vurgusu da havada uçuşmaya halen devam ediyor.

Said Nursi, birçok insanın yaptığı gibi, yaşadığı çağı eleştirme çabası içerisinde olmuştur. Onu, bu konuda düşünce ve aksiyon, hatta aksiyondan da öte bir durumda görmekteyiz.

Said Nursi, kendi döneminde Osmanlı yönetimi ve cumhuriyet yönetimine getirmiş olduğu eleştirilere ek olarak; Batı ve Doğu medeniyetine de eleştiri getirerek bir farklılık oluşturmuştur denilebilir.

Konu bağlamında, Kürt toplumunun sosyal hayatında önemli bir yer tutan ve işgal ettikleri makamı zulüm makamına çeviren birçok şeyhe ve ağaya karşı vermiş olduğu mücadele takdire şayandır. Ör. Nemrut Mustafa Paşa’ya karşı vermiş olduğu mücadele.

Konu Kürtlere gelmişken, çağın imkânları açısından dahi olsa genel anlamda eğitim imkânlarından pek yararlanamayan o  insanlarında  çağdaşı  olan  birçok  kavim  gibi cehaleti yok etmeye yönelik, ama bizzat dönemin sultanı tarafından birçok gerekçe ile ötelenen ve cumhuriyet döneminde de gerçekleşmeyen bir üniversite(Medinetü’z-zehra) projesi bir çırpıda sayılabilir.

Zira gerek o dönemde yaşayan, onun kendi dengi birçok âlimin, değil Batı medeniyetini eleştirmesini, o güne dek gelen birçok “dinî” bilgin sahihliğini daha sorma ve sorgulama ihtiyacı duymadığı bir ortamda, onun bugüne dahi kalan fikirleri önem arz etmektedir.

Onu, bu özelliklerinden dolayı bir âlim, düşünür ve sosyolog olarak da tanımlayabiliriz. O, özellikle de o günün şartlarında doğu ve batı arasına sıkışmış bulunan Müslümanlar ve özellikle de Kürtler için bir anlam ifade etmiştir denilebilir.

O, sadece düşünmemiş, aynı zamanda “teori –daha açıkçası doğru, olması gereken bilgi- ve pratiği bir arada dengede tutmaya çalışmıştır.

Bu minvalde eleştirileri, Osmanlı döneminde siyaset alanında saltanatçı pratikler, daha sonra güzel temennilerle iktidara geldiği halde işi Türkçülüğe evriltip Türk unsurla birlikte gayr-i Türk olan Müslüman kavimlerin kimliklerinin yok edilmesi düşüncesine dayanan, ama dinin hilafına seküler temelli olup salt Türklüğe hizmet esasına dayandırılan bir “Müslüman ulus” oluşturma düşüncesini güden İttihatçılara karşı mücadelesi önemlidir.

Onun, İTC döneminde başlayan ve cumhuriyet döneminde de süren Müslüman bir ulus oluşturma projesine karşı çıkması sonucu vefatına kadar ki hayatının zindanda, yani Yusufiye’de geçtiğine bakıldığında, yakın tarihimizde en çok eziyeti çeken bir kişi düşünüldüğünde, Said Nursi’nin adı zikredilmeyi hak ederdi.

Böylesi bir düşünceye ve mücadele pratiğine sahip bir insanın, özellikle de siyaset teorisi ve siyaset ontolojisi mutlaka olmalıydı.

Her ne kadar, batıdan ithal edilip günümüzde uygulanan demokrasinin, kendi ontolojisi açısından, dini bir kayıta bağlı olmamasının getirmiş olduğu duruma bakıldığında, bize de demokrasi ve dinin ayrı bir şekilde ele alınmasını öncelemiştir.

Bunun ebette, olumlu ve olumsuz yönleri olagelmiştir. Olumlu tarafı, bir yönü ile dünyaya, insana ve dolayısıyla topluma bakan yüzü açısından yersel, ama Allah’tan geldiği içinse bir “kutsallığa sahip” olması açısından, siyasetin, uygulanış biçimi açısından ona halel getirmemeliydi.

Olumsuz tarafı ise, nihayetinde her yapıp ettiği “İslam terazisinde” tartılacak olan insanı/müslümanın,   “hayır,   şer;   iyilik,   kötülük   bağlamında   İslami   ilkelere   uyma gayretinin, iş, siyaset konusuna gelince, uygulanan yöntemin demokrasi, dolayısıyla batılı bir paradigmaya dayandığından dolayı İslam’a yer vermeyecek bir yol ve yöntemin, sahiciliği içermeyeceği apaçık ortadadır.

Menfi Siyaset, Müspet Siyaset

…Türkiye’de siyasi cereyanların dinsizliğe alet olmaları… “Said Nursi’nin şeytan gibi gördüğü menfi siyaset anlayışının birinci vasfı, siyasetin dinsizliğe alet olmasıdır. Materyalizmin de etkisi ile ateizmi yani inkar-ı uluhiyet düşüncesini yaymak isteyenler, Said Nursi’yi irtica ile dini siyasete alet etmek suçluyorlardı. … Siyasetçiler imanın zıddı ve küfrün en önemli vasfı olan yalana, propagandalarında sık sık müracaat etmektedirler”. (1)

Siyaset yapma geleneği, şura prensibi üzerinden salt insani bir uğraş/görev iken, öylece değerlendirilmesi gerekirken, İslam dünyasında üzeri bir şekilde örtülmüş bir uğraş olarak Osmanlı son döneminde ilan edilen Meşrutiyet paradigmalarından aldığı güçle kendine yer bulabilmişti.

Bu görevin, cumhuriyetle birlikte evrim geçirip sekülerleşmesi sonucunda, siyasetin maksat açısından müspet(olumlu) yönü ile birlikte menfi, yani olumsuz yönü de ortaya çıkmış oluyordu.

Said Nursi’nin, siyaset yapmayı çok önemsemesine, onu adeta ontolojik bir olgu olarak değerlendirmesine rağmen, siyasetten, şeytandan kaçar gibi kaçmasına, onun din ile var olan bağının gerek devlet ve gerekse de ilgili siyasilerin var olan bağı koparmasının önemli olduğu görülmektedir.

“Said Nursi hayatını Eski Said ve Yeni Said diye iki temel safhaya ayırır. Eski Said ile Yeni Said arasındaki ayırımı siyaset ile olan ilişkisi üzerinden belirler.” (2)

Dönemi açısından, Said Nursi’nin, var olan mekanizmada İslam temelinde idealize etmeye çalıştığı müspet siyaset anlayışına yer bulunmadığı savıyla, onun ortaya çıkan manzaraya “menfi” yaftasını yapıştırması da elbette değerlidir.

Ama bunun böyle olması, salt iç temizliği olarak değerlendirilen tasavvufun insanı miskin kılan yönüne meyletmesi, bir açıdan siyaset alanın da alabildiğine menfileştiğini; bunda, meydanın seküler zihniyetlilere terk edilmesi anlamına geldiğini, Müslümanları uzun bir dönem siyasetten uzak kalmaları sonucu oluşan olumsuz dönemlerin havasından bilmekteyiz.

Kısacası, dinsiz bir siyaset olamayacağı, düşünülemeyeceği gibi, “hayat iman ve cihattan ibaret” ise, kendi siyasi paradigmasına sahip olmayan bir dinin, en azından bu konuda sahiciliği tartışılmaya açık olacaktır.

Tabii ki, bu, dinin salt siyasetten ibaret olduğu, onun başka yönlerinin bulunmadığını göstermez. Göstermediği gibi, siyaset kurumu üzerinden imamet teorisinde olduğu üzere, siyaset alanını hayatın öznesi olan insandan alıp hakikate uygun olmayan bir bakış açısıyla Allah’a tevdi etmek ve bir de, yönetimin sulta ehlinin tekeline bırakmak(saltanat) gibi, iki farklı yanlış yol ve yöntemler şeklinde de değildir.

Günümüzde,   Müslümanların    büyük   bölümünün    gerek   modern  paradigmadan kaynaklanan ve gerekse de,  Müslüman  düşünürlerin  İslamcılık  formu  içerisinde  İslam’dan yola çıkarak üretmeye çalıştıkları düşüncelerin mahiyetine bakıldığında, birçok alanda olduğu üzere siyaset alanında da, saltanatçı düşüncelere hayatlarında yer vermemeleri gerektiği halde, hem de demokrasi örtüsü altında siyasi alanda da tekçi bir kafa yapısına sahip olmaları, ister istemez işleri zorlaştırmaktadır.

Onlar, “İttihad-ı İslam” derken, Müslümanların hemen hepsinin Osmanlı pratiğinde olduğu üzere halifeye bağlı kalmalarını anlıyorlardı.

Said Nursi ise, “…İttihad-ı İslam düşüncesini savunuyordu. Ama onun İttihad-ı İslam’dan anladığı İslam milletlerinin tek otorite altında birleşmesi değil, bütün Müslümanların müşterek bir fikir etrafında toplanması”nı (3) anladığı apaçık bir şekilde görülmektedir.

Onun siyaset ontolojisi

Yukarıda bir yerde “Onun siyaset alanında ortaya koyduğu çabalar ve sarfettiği efor göz önüne alındığında; siyaset ontolojisi, teorisi ve reform düşüncesi”nin bugüne kadar Müslümanların büyük çoğunluğunun pek de ilgi alanına girmediğini belirtmiştik.

Zaten bundan dolayı, onun yolunu izlediklerini söyleyen bir takım insanların, onun fikirlerini dönemin sağcı partilerinin hizmetine sunmaları sonucu onun siyaset düşüncesi, teorisi ve ontolojisinin de pek bir öneminin kalmadığını göstermesi açısından önem arz etmekteydi.

Bir de buna müntesiplerinin kahir ekseriyetinin kendilerini ısrarla “İslamcı” olarak tanımlamamaları, bu konuda sağcı partilerin işin kolaylaştırmakta idi. Zira onlar Said Nursi’yi, çarpıtılan düşünceleri üzerinden bir meşruiyet kaynağı olarak görüyorlardı.

Bu siyasi tekel, AK Parti iktidarı döneminde büyük oranda kırılmış oldu. Ama aynı zamanda, bu da AK Parti’nin, kendi meşruiyetini temin sadedinde elde tutup kullandığı kozlardan bir koz olarak tersinden işlevselleştirilmeye raci kılınıyordu.

Said Nursi’nin Siyaset Düşünesi Var mıdır?

Onun, konuyu kendi açısından temellendirmek için, siyaset ontolojisine kaynaklık teşkil edecek bir siyaset düşüncesinin olması gerekir.

Said Nursi, zaman içerisinde dinle olan ilgisinin kesildiği, din dışı donelere haiz bir siyaset anlayışını terk etmiştir. “Nursi’in terk ettiği siyasetin niteliği, İslam’ın temel prensiplerine aykırı olmasıdır. Aslında “popüler siyaset” diyeceğimiz bu siyaset tarzı; kaynağının Batı değerleri olması, yalan ve toplumu ayrıştırma araçlarını kullanması ve seküler değerleri hayata geçirmeyi hedeflediği gibi, dinin ruhuna uymayan bir anlayışa sahip olmasından dolayı Nursi’in eleştirilerine maruz kalmıştır.” (272)

Said Nursi, seküler kaygılarda siyaset ile dinin arasını alabildiğine açmaya çalışan, hatta ikisinin birbiri düşmanı olduğunu çabalarıyla ortaya koymaya çalışan zevata olduğu kadar, dini siyasete alet eden, hatta ona payanda kılan anlayışa da karşı olmuştur.

“Nursi’nin dinin siyasi amaçlar için araçsallaştırılmasına şiddetle karşı çıktığı ve Abdülhamid’i bu yönden de tenkit ettiği anlaşılmaktadır. Ayrıca siyaset için Abdülhamid’in halline fetva verenlerin de dini araçallaştırdığını düşündüğünden olsa gerek onları, İslam’ın ciğerine hançer saplamaya sebep olmakla itham ediyor.” (272, 273)

Bu ifadelerden şunu anlıyoruz; Said Nursi, en başta kavramdan ziyade salt kelime bağlamında “terbiye etmek” anlamına havi siyaseti seküler anlayışlara kurban etmediği gibi, her ikisi de Abdülhamid’in şahsında belirginleşen; dini ”devlet ve yönetime alet etmek” ile yine siyaseti, Müslümanlar için önemli bir şahsiyet olan sultanın halli konusunda devreye sokmayı da uygun bulamakta ve her iki davranışa da şiddetle karşı çıkmaktadır.

Said Nursi, bu tür ikazlarını Demokrat Parti döneminde de dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar ile Başbakan Adnan Menderes’e karşı dile getirmiş ve konu ile ilgili faaliyetlerde bulunmuştur; “Menderes ve Celal Bayar gibi devlet adamlarına yazdığı mektuplar bu faaliyetlere örnek olarak gösterilebilir.” (274)

Bunlardan, Said Nursi’nin İslam’dan hareketle kendi siyasi düşüncesi içerisinde mezcettiği sonucu çıkarılabilir.

Onun Siyaset Teorisi Var mıdır?

Batılı paradigmaların, birçok alanda kendine yer bulmasına koşut olarak siyaset alanında da kendine yer bulduğu; bu yüzden şimdi de var olan siyasi ortamda, ortamdan hareket ederek siyaset yoluyla topluma batan başka bir yol ve yöntem bırakmama çabalarına karşı, nasıl ki günümüz Müslümanlarının karşı çabaları söz konusu olacaksa, o dönem açısından da Said Nursi örneğinde beliren kendine özgü bir siyaset teorisi vücut bulmuştur.

“Nursi açık bir şekilde deizm ve ateizme dayanan düşünceler ile mücadele ettiğini ve bu mücadeleyi, o düşünceleri çürüterek kazandığını ifade etmektedir.” … “Said Nursi’nin eserlerinden siyaset teorisi çıkarmak mümkündür. Risale-i Nur Külliyatı’ndan şekli olmasa bile mana itibarı ile onun siyaset teorisinin çerçevesi ortaya çıkabilir.” (276)

Yazar, Said Nursi’in “Sikke-i Tasdik-i Gaybi” adlı, külliyatı içerisinde bulunan eserinde geçen ifadelerinden, onun bir siyaset teorisinin çıkarılabileceğini belirtiyor.

Yazar, Said Nursi’nin incelediği eserlerine atfen, onun anayasa konusuna da değindiğini belirtmektedir. Bkz. (a)

“Nursi çok açık bir şekilde anayasa esaslarının neşrinden bahsetmektedir ki bu tamamen siyasi bir konudur. Risali Nur’dan bir siyaset teorisinin de çıkarılabileceğinin en kuvvetli delillerindendir. Nursi’in bu ifadeleri de talebelerine verdiği son derste kullanmış olması ise konunun önemini artırmaktadır.” (277)                            

Eskiden tevarüs eden tortularla birlikte, günümüzde hükmünü giderek şiddetlendirerek sürdüren küresel kapitalizme karşı, birçok ideolojik çevreden itiraz sesleri yükselmekte, o azmanlaşan güce karşı; yeni hayatlar kurma düşüncesi, çeperin dışına çıkma vb. sebepleri meşrulaştırmak için adına “kurucu irade ve kurucu metin” denilen manifestoların varlığı şimdilik cılız ise de giderek toplumsal hayatta kendine hatırı sayılır bir yet tutacaktır.

Said Nursi’de, besbelli ki, şimdiyi değil, ama “yeni bir hayat inşa etmek için” kendi zamanını içeren çabalar içerisinde de bulunmuştur; “Yeni hayat tasavvurları karşısında Said Nursi’nin de bir “hayat planlaması” vardır. Kendi mücadelesinin safhalarını “iman,hayat ve şeriat” olarak üçe ayıran Nursi, Risale-i Nur’un kurmayı düşündüğü “hayat” döneminin plan ve programı olarak mütalaa eder.” (277, 278) Bkz. (b)

Said Nursi’in konu ile ilgili Volkan Gazetesinde yayınlanan bir makalesinde (b-1) “…Meşrutiyet, Adalet, Meşveret, Kanun Üstünlüğü ve şeriat gibi siyaset teorisinin konularından bahsetmektedir. Öz olarak verilen bu … maddenin Risale-iNur’da tafsilatlı olarak anlatıldığı düşünülmektedir.” (281)

Said Nursi’nin siyaset ontolojisinin temel kavramlarını şu şekilde tespit edebiliriz; Tevhid, tevhid-i uluhiyet ve tevhid-i rububiyet.

Tevhid, İslam’ın özü, işin temeli ve Müslümanın hayat içerisinde yaptığı, yapacağı işlerin, oluşların başlangıç noktası, ana caddesidir. O olmadan ne Allah© layıkıyla tanınır, ne Müslüman neti nasıl, ne için ve neden yapacağını bilemez bir durumda kalır.

O, aynı zamanda, kulun Allah’a kayıtsız şartsız teslim olması; insanın kendisi ile birlikte çevresinde buluna varlıklarla ilişki biçimini belirleyen başat unsur ve Allah’a kul olmaktan hareketle, diğer varlıklara da kul olmamayı salık veren, insanı özgürleştirici vasfı bulunan bir hazinedir.

“Nursi uluhiyeti, insanların fıtri ibadet ihtiyacı ile bağlantılı olarak izah eder. Bütün varlıkların bir ibadet şekli olduğunu ifade eden Nursi, şuursuz varlıkların yaptıkları işlerin ibadet olduğunu, şuurla varlık insanın da ibadet etmeye fıtri ve doğal meylinin uluhiyeti ispat ettiğini…” (285) belirtir. Bkz.(c)

Said Nursi, uluhiyet tevhidini, insanların fıtri ibadet ihtiyacı ile bağlantılı olduğunu belirtmesine rağmen, İbn-i Teymiyye ise, İslam tarihinde tevhid inancından siyasi kavramlar üreten ilk kişi olarak, konu bazında iki farklı kişilik örneği sergilerler.

Said Nursi, tevhid-i rububiyetin Allah’a şirk koşmamakla ilgili olduğunu belirtir. Bkz. (d) Tevhid-i Rububiyet

Rububiyet kelimesi, Dini Terimler Sözlüğünün içinde geçer. Rububiyet kelimesi; ilahlık, tanrılık, uluhiyet anlamına gelir. Allah’ın, yaratmış olduğu tüm varlıkların yaşamlarını sürdürebilmek için kurallar koyması, insanların dünyada ve ahirette mutlu olmaları, evreni sevk ve idare etmesi için vahiy ve kitap göndermesi, yarattığı tüm varlıklarla da tek tek ilgilenmesi anlamına gelir.

“Nursi’ye göre İslam’ın yerleştirmek istediği tevhid, rububiyet tevhididir. Yoksa Mekkeli müşrikler tek Allah olduğuna inandıkları halde, taptıkları putları Allah katında şefaatçiler, yardımcılar ve Allah’a yaklaştıran vasıtalar olarak görmekteydiler. … Kur’an’ın yerleştirmek istediği tevhidin tevhid-i rububiyet olduğu ve Said Nursi’nin bu tür bir tevhid anlayışını temsil ettiği…” (287, 288) düşünülmelidir.

Said Nursi’nin Siyaset Ontolojisi

Said Nursi’nin siyaset düşüncesinden ve konu ile ilgili teorisinden bahsetmiş, konu ile ilgili olarak, adı geçen eserden alıntılar yapmıştık.

Onun, bu iki kalemi de kapsadığını düşündüğümüz bir ontolojisi var mıydı, sorusu anlam kazanacaktı.

Elbette bir şeyin varlık sebebi dikkate alınmadan, yan konulara girmenin pek de bir anlamı olmayacaktı. Onunda siyasetinin ana omurgasını oluşturan bir ontolojisi vardı.

“Said Nursi, siyaset düşüncesini inşa sürecine, Batı medeniyetinin parçalamış olduğu “Allah, insan ve âlem” ilişkisinin yeniden birbirin bağlayarak başlamıştır. Bu bağı kurmaya iman, sürece de iman inşa süreci denilebilir.” (294)

Demek oluyor ki, onun siyaset ontolojisinin ana ekseninde iman var. Haliyle, imanla birlikte, batılı paradigmanın yok ettiği bağ, yani “Allah, insan ve âlem” ilişkisinin yeniden tesisi, onun siyaset anlayışının da ontolojisini oluşturmaktadır. Yani, Müslüman için merkezde iman olmadan bir siyasette pek mümkün değil demektir.

Öyle anlaşılıyor ki, günümüzde revaç bulan seküler siyasetin özünde Allah’a iman, daha doğrusu, o yok edilen nev’i şahsına münhasır ilişki biçiminde ortaya çıkan eminlik sıfatına yer olmadığından dolayı, yürürlükteki siyaset(ler)de yanlış, onulmaz, yaralı, eksikli ve güdük kalmaktadır.

(*) Konu ile ilgili olarak kaleme almayı düşündüğümüz ikinci yazı da, Said Nursi’in siyaset düşüncesinde insan,toplum ve devlet konusunu işlemeye çalışacağız inşallah.

 

Dipnotlar

  1. Ali Ağcakulu, “Said Nursi’nin Siyaset Teorisi veya İslam Siyaset Düşüncesinde Reform”, s. 261-262, Çıra Yayınları. Bas. Nisan 2017
  2. Ali Ağcakulu, S. 258
  3. Ali Ağcakulu, S. 263

 

  1. “Risale-i Nur beşeri anarşistlerden kurtarmaya bir derece vesile olduğu gibi,İslam’ın iki kahraman kardeşi olan Türk ve Arabı birleştirmye, bu Ku’an’ın kanun-u esasilerinin neşretmeye vesile olduğunu düşmanlar d tasdik ”(Said Nursi, Emirdağ Lahikası, 591)
  2. Said Nursi, Kastamonu Laihkası, s. 81, Şah Damar Yayınları (b-1)Bediuzzaman Said-i Kürdî, Beziuzzaman Kürdî’nin Fihriste-i Makasıdı ve efkârının programıdır;Volkan s. 83-84 11 Mart 1325(24 Mart 1909), 2-3
  3. Said Nursi, Şualar, Şah Damar Yayınları, 2011, s.139
  4. Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatından Sözler, Sözler Yayınevi, İst. 1999

Ağcakulu, “Said Nursi’nin Siyaset Teorisi veya İslam Siyaset Düşüncesinde Reform”, Çıra Yayınları. 1. Bas. Nisan 2017

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Sait Alioğlu’nun Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.