Şakir Diclehan: İslam Ülkelerinde Yükselen Irkçılık Dalgası

14.03.2021

Ülkemizde aydın geçinen kitlenin, kendi köşelerine çekilip mükemmel ve kusursuz insan olmaları, günümüz şartlarında yeterli olmadığı gibi, ülke için belli bir amaçtan haberli olma ve onunla uyum içinde hizmette bulunma anlayışından da uzak kalmayı doğurmuştur.

Kapitalizm ve Sosyalizm gibi Irkçılık da son çağlarda ortaya atılan doktrin, felsefe, görüş ve düşüncelerin, Müslümanları ve özellikle yurdumuz insanını yorgun düşürmüştür. Aydınlar, bu ideolojilerin batıl yanlarını bilmeleri ve buna dair köklü ve sistemli bir inanç taşımaları gerekirken, derinlemesine bir bilgi, kültür ve bilime sahip olmadıkları için ya susma modunda ya da hep savunma pozisyonuna geçerek konunun dışında kalmışlardır hep.

On dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda, Avrupa’da ortaya çıkan aşırı milliyetçilik ve ırkçılık düşüncesi, ne yazık ki zamanla İslâm dünyasına da hızlı bir şekilde yansımış ve girmiştir. Millet bilinciyle yaşayan halklar arasında genel olarak ırkçılık ve kavmiyetçiliğin ne olduğu ve ne anlama geldiği bilinmezkenBatılı devletlerin İslâm dünyasına, özellikle Osmanlılara yönelik politikalarında görülen değişikliklerden sonra Arnavutlar, Araplar, Türkler, Çerkezler, Çeçenler ve Kürtler arasında gelecekteki sürtüşmelere zemin hazırlamak üzere kavmiyet ayrımına dayalı ideolojiler yayılmaya başlamıştır.

O dönemde bu tehlikenin erken zamanlarda farkına varan iki insan vardır. Asya kıtasında Dr. Muhammed İkbal, Osmanlı coğrafyasında da Mehmet Akif görülmektedir. Özetlemek gerekirse, Irkçılık, insanlar arasında nesil, renk, dil ve milliyet bağnazlığına bağlı olarak birilerini “kendinden ve başkalarından üstün” görmek ya da “başkasından ve kendinden aşağı” kabul etmek gibi herhangi bir ahlak, akıl ve mantık temeline dayanmayan fikri bir sapmadır.

Çağımızda toplumların var veya yok olması, artık olağan hale gelmiştir ne yazık ki… Makro planda kararlar alınıyor ve bugünün korkunç silahlarıyla ülkeler ya da aynı ülkede yaşayan topluluklar, birbirine düşürülüyor ve hızla ya da yavaş yavaş yok olmalarının yolu açılıyor.

Irkçılığa dayalı ırkçılık ideolojisi, insanlar arasında zulüm, haksızlık ve düşmanlığı doğuracak duygulara, insanların birbirlerine karşı üstünlük taslama ve nefret duymalarına neden olmakta ve sonuçta, toplumun kendinden olan ve olmayan yabancı iki gruba ayırmaktadır. Aynı amaçta olduğunu sanan kişilerin ayrı ideolojilere inanmış olmaları onların ayrılıklarına neden olmakta ve bunun sonucunda toplumda kavga, çekişme ve kaos hemen baş göstermektedir.

Kendinden olana sevgi, yakınlık ve yardımlaşma, yabancıya da nefret, husumet, aşağılama, hatta zulüm ve işkence gibi insanlık dışı kötü tutum, anlayış ve eyleme neden olmaktadır ırkçılık. Hatta bir kavim, bir ırk, kendi varlığını ve geleceğini bir başka kavmi imha ve dolayısıyla yokluğu üzerine bina etmeye ve kurmaya kadar gidebilmektedir.  

Batı dünyası, bin ihtilafı bir ittifak için feda ederken, İslam dünyası, ülkeler, hizipler ve partiler, bin ittifak nedenini İslam’ın fitne ve fesat kırıcı barışçı ruhuna tam aykırı olarak entipüften bir ayrılığa feda etmekte oldukları görülmektedir.

Ülkemizde din perdesi altında bazı kavramlara yanlış anlamlar yüklenmekte ve ırkçılığa, bayrak, şehitlik, vatan ve millet gibi kutsalların yardımıyla kılıflar giydirilmeye çalışılmaktadır. Devlet erkinin bu işe ön ayak olması, meseleyi daha da körüklemekte ve toplumda, çözülmeyi hızlandıran bir duruma getirmektedir.

Milliyetçilik ya da ırkçılık konusunda tekrar edile edile eskimiş nağmelerin ve feleğin üzerinde yemek yiyip su içtiği eski Avrupa’nın modası geçmiş bu konudaki düşüncelerini, yeni diye taklit yolundaki millete telkin etmek, kişiye hiçbir zaman yeni dünyanın ateşi karşısında durma gücünü vermez. Yeni putlar icat ederek Kâbe’nin yenilenmesi nasıl mümkün değilse, güneş karşısında mumun erimeden kendisini koruması da mümkün değildir.

Konuyla ilgili somut bir örnekle bu aymazlığı dile getirmek istiyorum. Batı, bu yürüyüşte mesafe ve yol alırken, Doğu dünyası ve özellikle Türkiye’de dar bir kafa ve psikoloji içinde, incir çekirdeğini doldurmaz bahane ve anlayışla çevresinden soyutlanmış, tarihi hiçe sayan bir felsefeyle ırkçılık deresine yuvarlanmıştır bugün.

Üçdal Neşriyat yayıneviyle ses getiren ve kaynak eserler basan Mümin Çevik Bey’den yaşanmış ilginç bir anekdotu paylaşmak istiyorum. Diyor ki Mümin Bey: Arnavut asıllı Şemsettin Sami’nin Osmanlıca Kamusü’lA’lamadlı eserini basmak istedim. Oğlu Ali Sami Yen’in (İstanbul/Mecidiyeköy semtinde yıkılıp kule haline getirilen Stadyuma adı verilen kişi) torunu Emin Erer, devletten Arnavutluk’a götürmek üzere Şemsettin Sami’nin Sahray-ı Cedit mezarındaki kemiklerini ister. Orhan Seyfi Orhon da: “Verin bu herifin kemiklerini alıp götürsünler” diye bir yazı yazar ve bu büyük insanı küçük düşürücü ifadeler içeren kavramlarla sürdürür makalesini... Şemsettin Sami gibi dünya çapında bir insandan “bu herif” diye bahsetmesi, ırkçılık olgusunun insana neler söyletebileceğini ve savuracağını kanıtlar. Ortalık karışmıştır artık 

Kamusu’l A’lam’ın telifi bende idi, diyor Mümin Bey: “Tahir Alangu basmamamı tembih etti ve Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın Marifetnamesini yayınlamamı önerdi. Bunun üzerine vazgeçtim.”

Arnavut asıllı Şemsettin Sami’nin yeğeni Emin Erer: “O güne kadar üç yabancı dil bildiğim ve tek kelime Arnavutça bilmediğim halde, aşağılanmamız ve Arnavutların hakarete uğraması üzerine dedemin bu dilini öğrenmeye başladım” diyor. Ülkede yaşayan çeşitli halkların aşağılanarak ırkçılık bayrağının göndere çekilmesi hiçbir zaman mümkün olmayacaktır. Şairin dediği gibi:

Kahr-i dehr ile olur bülbül ğuraba hem-nişin

Yine şekvâ-i ğurab eyler ğarabet bundadır

(Zamanın zorlukları nedeniyle Bülbül kargaya arkadaş olur. İşin ilginç ve tuhaf yanı, bu arkadaşlıktan şikâyetçi olan bülbül değil de, karganın şikayetçi olmasıdır.)

Şakir Diclehan’ın Tüm Yazıları

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir