Şakir Diclehan Yazdı: Belediye Seçimleri ve Ekonomik Yağma

26.03.2024

Uygarlıkların kendine özgü şehirleri vardır. Her uygarlık, beraberinde hemen hemen bir şehir getirmiş ve bu şehir, sanat eserleri, köşk, ev, cadde, bulvar, kilise, havra, camii ve ibadethanelerle süslemiştir her zaman…

          Şehirler, yaşamın odak noktası ve merkezi, aynı zamanda hareketin de mihengi ve dünya kalabalığının ev sahibidirler… Şehir de insan gibidir… Kalabalıklarda kayboldukça kendi hikâyesinden uzaklaşıyor. Geride kalan izleri de dünyamızdan çekilip kitap ve müzelere sıkışıyor, yaşamın kendisi bütün hamlığıyla henüz betonu kurumamış gettolara yığılıyor ve hayat gailesi başlıyor artık…

         Geçmişten günümüze dek şehir veya kent olarak adlandırılan sosyal yapı ya da yerleşim birimleri, insanların normal şekilde yaşamlarını sürdürdüğü, başkalarıyla iletişim halinde olduğu mekânlar olmanın çok ötesinde bir anlama sahiptirler…

          Kişiyle ilintili olarak “medenî” kavramı da “şehre mensup olan, şehirli” anlamında kullanılmıştır daima. Batı dillerinde de “medeniyet” karşılığı olan “civilisation” kavramı Latincede “şehirli” anlamına gelen “civilis” kelimesinden türetilmiştir.

          Ünlü bir mimar olan Turgut Cansever’in ifadesiyle: “Şehir, ahlakın, sanatın, felsefe ve dini düşüncenin geliştiği çevre olarak, insanın bu dünyadaki vazifesini, en üst düzeyde varlığının anlamını tamamladığı ortamdır. Bu idrakte, şehir biçiminin oluşmasını da sağlar ve insanın en üst gelişme düzeyine ulaşmasının temeli olur.”

          Yalnız mimari üslup bakımından değil, hayat tarzı bakımından da göze çarpan bir fark olarak kendini gösterir. Bazen aynı şehir, farklı iki medeniyetin de arka arkaya malı olmuşsa, bu iki medeniyeti ayıran zaman çizgisi, o kentin tarihini de kılıç gibi ikiye böler.

          Her şehrin bir ruhu vardır. Ruhunu yitiren şehir ve buna paralel olarak özünü yitiren uygarlık, artık maddi bir unsur olmaktan öteye gidememektedir. İnsanlar, kentlere bir kentli olarak gelmiyorlar, tam tersine kentlere sürülüyorlar. Bir sürgün hayatını yaşamaktadırlar o kentlerde… Giderek insanlardaki bezginlik, yılgınlık ve sürgünlük ruhu, kentleri de zehirlemekte ve öldürmektedir. Böylece kentlerin ruhu kirlenmekle kalmıyor, şehirler, şehir olmaktan ve uygarlıkların anıtlaşmış amacı olmaktan da çıkıyor.

Tüm bu bilgiler ışığı altında diyebiliriz ki, “şehir” ve “medeniyet” kavramları arasında kopmaz ve organik bir bağ oluşmuştur. Hatta şehir ve medeniyet kavramları, birbirinin bütünleyici unsuru, temeli ve özdeşi olarak görülerek “şehir, medeniyettir” şeklinde özetlenebilecek bir ifadede anlamını bulmuştur.

Kentler, sitelere ve medineler, uygarlık özü ve bu özün toz ve toprağıyla haşir neşir olma ve karılma olmaksızın oluşamazlar. İnsan ve doğayı, tarih ve zamanı bir hamur olarak kabul edecek olursak, uygarlık, ruhunu bu hamura maya gibi katar. Ve uygarlık mayasının insan-doğa hamurunu içten metamorfoza uğratması sonunda yavaş yavaş kent doğar.

Politikanın halka açık olmasının yararları vardır elbet. Böylece yönetim denetlenmiş ve her an eylemiyle izlenmiş olur. Bu kural, demokrasinin terazide ağır basan kefesi..

Ancak, öbür kefede bazı ağırlıkların olması da gerekir. Halkın her şeyi unuturcasına kendini politikaya kaptırması ve yanlış da yapılsa, onu doğru algılaması ve savunmaya kalkışması, terazinin olumlu kefesini havaya kaldıracak kadar ağırlıklı olmamakta,  ayrıca bir dezavantaj olarak görünmektedir.

Şehir hayatında çok önemli bir yere sahip belediye başkanları, 1960 Askeri darbesine kadar hem vali idiler ve hem de belediye başkanı. Hatta Ord. Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay’la ilgili çok ilginç anekdotlar anlatılırdı İstanbul’da vali ve belediye başkanı olduğu dönemlerle ilgili olarak…

Büyük bilge ve düşünürlerin, konuyla ilgili fikir beyan etmeleri ve çözüm önerilerde bulunmaları, oldukça önem arz etmektedir. Dünyada her uygarlık, beraberinde bir şehir getirmiştir daima. Uygarlıkların kendilerine özgü şehirleri vardır.  Bu, yalnız mimari tarz bakımından değil, hayat üslubu bakımından da göze çarpan farklılıklar ortaya koymaktadır.

Necip Fazıl, birçok şiir ve yazısında, şehirden ve ideal bir şehrin nasıl olması gerektiğinden söz açarak İstanbul’a göndermelerde bulunur. O, 1939 yılında çerçevesini belirlediği “Belediye Reisinin özelliklerini ve yeni adayların dikkatlerine sunmak istiyorum” diyerek açıklamalarda bulunur. “Umulur ki, 1939’lardan bugüne ve gelecek 5 yıla ilham olabilsin” temennisinden önce şöyle bir başlık atar yazısına.

“”ŞEHİR PLANI YAPTIRMIŞIZ, NE ÇIKAR? BELEDİYE REİSİNİN ŞAHSİYET PLANINI YAPTIRALIM!” Der ve ekler: “Bedii idrak sahibi Belediye Reisi…” Yani, “Estetik bilinç sahibi Belediye Başkanı”…

Necip Fazıl’a göre, “ Belediye Reisi tipini tanımadıkça, onu bütün şartları ile belirtmedikçe, temel davalarımızdan biri olan umran (bayındırlık) işini kökünden yakalayamayız.

Sadece kıymetli bir idare adamı vasıflarına malik bir belediye reisinin, bir şehri güzelleştirebileceğini umar mısınız?

Belediye reisinde vücudu gereken ana vasıf, sanat ve estetik terbiyesidir.

İçinde bedii hükmü taşımayan belediye reisinden iş beklemek, çerçeveciye resim ısmarlamaktan farksız…”

Belediye başkanında ekonomik, toplumsal, ahlaki, idarî değerler, bir resim işinde muşamba, boya, fırça ve çerçeve gibi, malzeme sınırını aşmayan şeylerdir Üstad’ın değerlendirmesine göre…

Bütün bu malzeme, güzellik ve estetik bilincin emrinde toplanmalı…  1939’lu yıllarda ortaya atılan ve çok önemli bir öngörü ve düşünceyi içinde barındıran bu yazıya Üstad, şu şekilde nokta koymaktadır:  “Bizde belediye reisi seçmekte miyar, bedii idrak kıymetinden başka her şey olmuştur. Onun içindir ki şehircilik davalarımızda bütçe, gelir, mizan, talimatname, kayıt, kuyût gibi endişeler, daima birinci plana geçirilmiş ve hepsi birden yerine getirildiği halde eser öksüz kalmıştır.

Bana gözü olmayan şoför mü, bedii idraki bulunmayan belediye reisi mi zararlı diye sorsalar, ikincisini gösteririm.”

Toplum ahlakının aydınlık bir yüzü olan adaletin yokluğu, birbirine kaynaşarak toplum ahlakını meydana getiren her ahlaklarını birbirinden koparır onları yavaş yavaş küçülsün ve sürmeye terk eder.

Adalet, fert ahlaklarının arasını dolduran, onları birbirine kaynaştıran, böylece de toplum ahlakının doğmasına imkan hazırlayan sosyal dinamiklerin başlıcalarından, hatta en başta gelenidir.

Adalet, güneş sistemini ayakta tutan çekim kanunu gibidir. Bir kaybolmaya görsün, her fert, sisteminden kopmuş bir yıldız gibi, dipsiz bir boşluğa yuvarlandığı duygusuna kapılacaktır.

Ekonomik alanda yağma, soygun ve gaspan, siyasi alanda zorbalık ve baskıdan,  peşin hüküm ve empoze edişlerden koruyan ve kurtaran Adalet duygusudur.

Bu anlamda toplumda adalet duygusu kalmış mıdır? Hemen hemen her belediye başkan adayının vaatleri üç aşağı beş yukarı aynıdır ve aynı kapıya çıkmaktadır. Deyim yerindeyse “Hepimiz birbirimize benzeriz ama biz Osmanlı Bankasıyız” meşhur sloganında ifade edildiği gibi…

 

Şakir Diclehan’ın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.