Şakir Diclehan Yazdı: Bir Ödülün Reddi ve Arap Dünyasının Şımarıklığı

10.05.2021

İslam uygarlığının bugüne kadar geçirdiği aşamalara bakacak olursak, birkaç yüzyıldır içine girdiği krizi atlatmak için birtakım girişimlerin var olduğu, ancak yeteri derecede ve bilinçli bir şekilde bunlar oluşturulmadığı için başarı şansını yakalamak pek mümkün olmuyor.

Bir köklü uygarlığın tekrar dirilmesi ve ayağa kalkması için yeni çıkış yollarının bulunması ve bunların aranması gerekmektedir. Bunu, Arap dünyasından beklemek biraz safdillik olur. Son asırda petrol ve doğal gaz kaynaklarını elinde bulunduran ve maddi alanda alabildiğine büyük atılım yapan ancak çürümüşlüğü dibe vurmuş emir, şeyh ve devletçiklerden ummak, serap peşinde koşmak demektir.

Yeni bir nesil ve her alanda baş olacak büyük önderler çıkarılmadığı müddetçe insanlığın ve insanlık medeniyetinin dirilişini gerçekleştirmek için girişilen her taklit, başarısızlıkla sonuçlanmaya mahkûmdur.

Türkiye, içine yuvarlandığı ırkçılık dalgası ve devletin kutsallaştırılması ve her şeyin, buna göre ayarlanması, doz ve ayarının kaçırılması nedeniyle alabildiğine bir bunalım içine yuvarlanmakta, debelenmekte ve gittikçe kabaran dalgalar karşısında huzur ve mutluluk sahiline ulaşmak için attığı her kulaç, onu girdabın içine çekmektedir. Bu nedenle dünyada olup bitenlere bigâne kalmakta ve üstelik devlet kademelerinde baş gösteren çürümüşlük, bozulmuşluk, rüşvet ve mafya benzeri oluşumlar, elini ve kolunu bağlamış bulunmaktadır.

Geçen haftalarda yaşanan en dikkate değer olaylardan biri, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) tarafından, “Şeyh Zâid Kitap Ödülü” kapsamında, “Yaşayan en büyük Alman filozofu” olarak kabul edilen Jürgen Habermas’e verilen “Yılın Kültür Şahsiyeti” ödülünün bu filozof tarafından reddedildiğinin açıklanmasıydı.

Ödülü niçin reddettiğini açıklama babında, yayıncısı Suhrkamp Verlag aracılığıyla basına gönderdiği açıklama metninde, BAE’deki politik sisteme ve ülkenin insan hakları karnesine de atıfta bulunarak bu ödülü reddetme nedenlerine açıklık getirmesiydi. Böylece, Habermas üzerinden dünyadaki imajına olumlu bir çentik atmayı planlayan BAE yönetimi, tam tersi bir duruma düşerek, hiç istemediği bir durum ve bağlamda gündeme gelmiş bulunmaktadır.

Batı taklidi anlamında düzenlenen ve verilen bu tür ödüller, köklü bir gelenek ve düşünceden yoksunlukları nedeniyle zaman zaman ters tepmekte ve o ülkelerin -zaten olmayan- imajlarına gölge düşürmektedir.

Şeyh Zâid Kitap Ödülü, BAE’nin kurucu babası Şeyh Zâid bin Sultan Âl-i Nahyân (1918-2004) adına, 2007’den bu yana verilmektedir. Resmî amacı “Arap kültür, edebiyat ve sosyal hayatını zenginleştiren entelektüel, yazar ve yayıncıların yanı sıra, genç yetenekleri, sanatçıları ve çevirmenleri de keşfederek insanlığa kazandırmak” şeklinde açıklanan ödüller, farklı kategorilerde (tarih, sanat, roman, tercüme, şiir, kısa hikâye ve benzeri alanlarda) takdim edilse de, birinci sırada “yılın kültür şahsiyeti” kategorisi yer almaktadır.

Listenin tepesindeki isme verilen yaklaşık 300 bin dolar nakit para ile “dünyanın en cömert edebiyat ödülü” unvanını da bünyesinde barındıran organizasyon, fiilen BAE yönetiminin uluslararası arenadaki faaliyetinden ibaret, ve ödüle lâyık görülen isimlerde aranan temel düşünce ve esas, ancak ilân edilmeye kriter, “BAE siyasetine uygunluk taşımasıdır.”

“Yılın kültür şahsiyeti” kategorisinde 2007’den beri verilen ve bugüne kadar birçoklarına verilen bu ödülün sahibi olan ilk isim, modern Arapça klâsikleri İngilizceye tercüme eden ünlü İngiliz çevirmen Denys Johnson-Davies (1922-2017) olmuştur. Tüm kategorilerde ödüllendirilen isimlere topluca bakıldığında, Şeyh Zâid Kitap Ödülü’nün oldukça politik bir çizgi izlediği rahatça görülebilmektedir.

Jürgen Habermas’ın, politik alt metne sahip bir ödülü reddederken, BAE’nin politik sistemine eleştiri getirerek podyumdan inmesi, aslında tam olarak Abu Dabi yönetiminin anladığı dilden konuşmak anlamına gelmektedir.

Şeyh Zâid’in iktidarda bulunduğu dönemde (1971-2004) BAE, Körfez’de ve Arap dünyasında arabulucu, uzlaştırıcı ve yatıştırıcı rolüyle öne çıkmış bir devlet veya oluşum hüviyetindeydi. Kendisi, oldukça mütevazi ve halkın yaşantısını benimsemiş bir insandı. Bölgesel ve uluslararası birçok krizde Şeyh Zâid’i veya onun temsilcilerinin mekik diplomasisi yaparken görmek mümkündü.

Öldükten sonra yerini alan oğlu Şeyh Halife sağlık sorunları yüzünden kenara çekilmek zorunda kalınca, BAE tahtı Şeyh Zâid’in küçük oğlu Muhammed’e kaldı. Batı basınında pek önemseyen ancak para ve maddi gücün şımarttığı Şeyh Muhammed, -şeyhliğinin bir tarikat şeyhliği olarak algılanmaması, bir kabile reisi olarak düşünülmesi gerekir- ülkesi adına yürüttüğü agresif ve saldırgan politikasıyla dikkat çeken bir isim oldu hep.

Arap dünyasında Türkiye karşıtı kampın başını çeken bu kişi, aynı zamanda BAE’yi boyundan büyük askerî maceralara da girişmiş bulunmaktadır. Bugün Libya’dan Yemen’e, Balkanlardan Afrika içlerine kadar, birçok alanda onun parmak izleriyle karşılaşmak, sürpriz değildir atık.

Dökülen her Müslümanın kanıda onun parmağı, yıkılan her evin temelinde onun kirli elleri bulunmaktadır. İsrail ve Batı dünyası tarafından çok rahatlıkla kullanılan bir piyon olan bu kişi, sermayesini ve BAE’nin doğal kaynaklarını İslam dünyasının keşmekeşliği ve yok olması için kullanmaktadır hep. Sürdürülen saldırgan politikaların aksine, BAE’yi bir “hoşgörü ve uzlaşma cenneti” olarak lanse etmek de, MUAMMED BİN ZÂİD’in bir başka hedefi olarak görülmektedir.

Ayrıca Vatikan’la ve Ezher’le ortaklaşa, sözüm ona “diyalog” forumları kurulmakta, kabinede “hoşgörü bakanı”, “mutluluk bakanı” veya “gıda güvenliği bakanı” gibi cafcaflı unvanlar ve benzeri isiler bulundurmak gibi adımlar atılmak suretiyle bu konuda mesajlar verilmek istenmektedir.

Gerçek hümanizma, insanı, “insani âlem”e yükselten eylem ve girişimlerdir. Eğer vahşete, barbarlığa ve yıkıma götürüyorsa, ona anti-hümanizma demek daha doğru değil midir?

Şehvet pazarının en büyük müşterisi olan Arap şeyhleri, damarlardaki kanı boşaltıp yabancı bir kanla doldurmanın peşindedirler. Birleşik Arap Emirlikleri aynı aileden Hoşgörü Bakanı olan Şeyh Nahyân bin Mübarek, festival için ülkeye davet edilen İngiliz sanatçı Caitlin Mc Namara’ya cinsel saldırıda bulunduğu gerekçesiyle Londra’da resmî makamlara şikâyet edilmiştir. Tartışma, hala devam etmekte ve Şeyh Nahyân hakkında dava açılması da gündemde bulunmaktadır.

Dans, heykel, zina, fuhuş, kumar, içki ve hatta her türlü keyif verici maddenin adeta serbest olduğu BAE, yedi kabileden oluşan ve devletçik dahi denilemeyecek bir yapıda olan emirlikler topluluğundan meydana gelmiştir. Tek sermayeleri dayandıkları para gücüdür.

Türkiye’nin başını çekmesi gereken bu tür oluşumlarda, ne yazık ki eskilerin “kaht-i rical”dan (adam yokluğundan) ötürü, karga gibi türden adamlar ötmektedir. Son çağlarda Arap ve İslam dünyasının ve özellikle Türkiye’nin içine düştüğü iklim ve bunalıma son vererek, duyulan ezik, silik, kötümser ve pasif durumdan çıkıp aktif, dinamik, kendi insanına namluyu doğrultmayan ve öldürmeyen, olumlu ve yapıcı bir karakter ve anlayışla rota çizerek doğru yola girmesi ve yürüyüşünü sürdürmesi gerekmektedir.

 

Şakir Diclehan’ın Tüm Yazıları

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir