Şakir Diclehan Yazdı: Gündeme Taşınan Sokak Köpekleri Meselesi

21.06.2024

Medeniyetlerin taklit yoluna sapmasında, her şey bir çırpıda olup bitmez. Batıyı taklit yoluna saptığı günden bu yana İslam ülkeleri ve halkları, düşünce ve politika alanında, varoluşun karanlık dehlizine sapmış, ne tam Batılı olabilmiş ve ne de kendi değerlerini koruyabilmiştir… İktidarlar, zaman zaman gündem değiştirmek için bazı önemli konuları tartışmaya açar ve böylece toplumun hayati önem taşıyan problemleri ikinci plana itilmiş olur.

Tanzimat modernleşmesinin(!), önemli bazı özellikleri vardır. Üst sınıf erkekler için Fransızca konuşmak ve kadınlar için de piyano çalmak… Tanzimat, hatta Edebiyat-ı Cedîde romanlarına bakıldığında, erkekler için Fransızcanın, kadınlar içinse piyano çalmanın modernleşme kriteri olduğu görülür.

Modernleşme ya da Batılılaşma, Osmanlıda “Metonimi”, şeklinde cereyan eder. Yani parçanın bütünün yerini alması, onun yerine geçmesi, onun yerini tutması demektir metonimi… Fransızca konuşmak, ya da piyano çalmak, Batılı olmanın bir parçası ya da görünümü olabilir, ama Modernleşme gerçekliğini bütünüyle temsil etmez. Parçanın bütünün yerine konulması, bütünün toplum hayatında ikame etmesi, Modernleşme olarak değil, ancak “Moda”laşma olarak nitelendirilebilir: Osmanlı modernleşmesi, bu anlamda Avrupa Modernleşmesini bir “moda” olarak almasından ibaret kaldığı görülmektedir. Durum şöyle özetlenebilir: “Biz modernleşmedik, modaya uyduk!’

Fransızca ve piyano gibi modaya ilişkin çağdaşlaşma ikonlarına, bir üçüncüsünü de ekleyebiliriz: Süs köpeği! Köpeğin İslam geleneğindeki yeri, hane-dışı kamusal alandır. Köpeğin belirli, yani önceden tayin edilmiş görevleri söz konusudur. Bu, ya koruma köpeği (çobanların sürülerini kurtlardan koruması için, ya da hane-dışında evi ve evdekileri hırsızlardan korumak için) veya av-köpeği olma görevidir. Ve elbette sokak köpekleri… Dikkat edilirse, bunların geleneksel olarak hane-içi özel alana alınmaları gibi bir durum söz konusu değildir.

Köpeğin, tıpkı piyano çalmak ve Fransızca konuşmak gibi modernliğin değil, bir çağdaşlaşma ikonu olarak modanın gereği olması, onun süs köpeği olarak ev-içine alınmasıyla gerçekleşmiştir. Nitekim önce süs köpeğinin, daha sonra da sahipli koruma ya da av köpeğinin hane-dışı kulübesinden veya sokak köpeğinin kamusal alandan hane-içi özel alana alınması, Tanzimat Modalaşması ile uygulama alanındaki yerini alır.

Köpek sayısındaki artış, bazı zamanlarda patlama halini alınca yönetimler çare bulmaya çalıştılar, bulunan çare genellikle köpekler için bir “toplama kampı” şeklinde olmuş ve kamp, Marmara’nın ortasındaki Hayırsızada’da kurulmuştur.

İstanbul köpeklerinin ilk toplu sürgünlerinden biri, 19. yüzyılın ilk çeyreğinde, II. Mahmud zamanında (1808- 1839) yaşar. Hükümdar, İstanbul’da ne kadar köpek varsa yakalanıp adaya gönderilmesini buyurur, birkaç gün boyunca şehirde belki de tek bir hayvan kalmaz ama İstanbullulardan hiç beklenmeyen tepkiler yükselir. Halk, “Hayvanlara eziyet etmek uğursuzluk getirir, başımıza iş açılır, köpekleri orada bırakmayalım” diye homurdanmaya başlayınca, Hayırsızadaya’daki sağ kalan köpekler yeniden teknelere konup İstanbul sokaklarına salınır. Ama uğursuzluk da gelir. Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa’nın ordusu Kahire’den kalktı, Kütahya’ya kadar gelir… Mısır askerleri, Bursa taraflarına da şöyle bir uzanıp geri dönerler.

Sonra aradan seneler geçer, 1910’a gelindiğinde, “köpek meselesi”ni çözmeye bu defa da o günkü adıyla “İstanbul Şehremini”, yani “Belediye Başkanı” Suphi Bey soyunur. Haziran başında İstanbul’daki bütün köpeklerin yeniden Hayırsızada’ya yollanmasını emreder, iktidardaki İttihatçılardan da destek alan ve birkaç gün içinde 80 bin civarında köpek, çatanalara (deniz teknesi) yüklenip yeniden mecburi bir ada yolculuğuna çıkartılır.

Hayırsızada sadece kayaydı, dikili tek bir ağaç bile yoktu ve 80 bin köpeğin feryadı söylendiğine göre geceleri İstanbul’dan bile işitilir olmuştu… Sesler birkaç gün sonra kesildi, zira yaşayabilmek için birbirlerini yiyen köpeklerden artık bir teki bile hayatta değildi… Ama İstanbul halkının beklediği uğursuzluk da gecikmedi. Balkan Savaşı patladı… Arkasından Birinci Cihan Savaşı…

Suphi Bey’in ortadan kaldıramadığı köpekleri yok etmek, sonraki belediye başkanlarından birine, Operatör Cemil Paşa’ya (Topuzlu) düşer… Paşa, seneler sonra çıkarttığı ‘‘80 Yıllık Hatıralarım’’ başlıklı kitabında kendi dönemindeki köpek kıyımını “Meşrutiyetin ilânından sonra, İstanbul’daki köpeklerin büyük bir kısmı toplatılarak Marmara’daki Hayırsız Ada’ya gönderilmişti. Bununla beraber belediye başkanlığına tayinim sırasında 30 bine yakın köpek buldum. Bunları yavaş yavaş imha ettirdim. …Süprüntüleri sabahları kapılarının önüne bir çöp kabı içinde koymayıp sokağa atanların çöplerini tekrar evlerinin içine döktürdüm” diye övünerek anlatacaktır…

Böylece köpekler konusunda sadece bugün değil, geçmişte de pekiyi olmayan sicilimizden bir iki örnek paylaşmış oldum…
Gidiyoruz, gidiyoruz, gidiyoruz, sonra dönüp arkamıza bakıyoruz ki, bir çuvaldız yol gitmişiz adeta bir masal içinde yaşıyoruz. Bir yandan 70 yaşındaki şortlu kadınların sokaklara dökülerek konuyla ilgili hayvan hakları diyerek haykırmaları… Diğer yandan tehlike saçan sokak köpeklerinin dehşeti… Bakalım iktidar bu konuyu nasıl çözecek!!!

 

Şakir Diclehan’ın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.