Şakir Diclehan Yazdı: İslam Birliği Ve Cemaleddin Afgani -II-

17.08.2021

Bir önceki yazımızda “İslam Birliği ve Cemaleddin Afgani” konusunu işlemiş Ve Cemaleddin Afgani’nin hayatına ayna tutmuştuk. Günümüzde, İslam dünyasının tekrar ayağa kalkması için İslam Birliği’nde başak çare yoktur.  Tarihte büyük uyarıcılar gelmiş ve büyük tepkilerle karşılamışlardır her zaman. Ama sonunda onlar, toplum için yeni ve büyük yollar açmışlardır. Hatta bununla  da yetinmeyerek bu yolları bulvar haline getirmişlerdir.

Cemalediin Afgani, tüm olumsuz değerlendirmelere karşın halklar üzerinde çok büyük etkisi olmuştur. Geçen yazımızda onun hayat hikâyesini ve seyahatlerini özet halinde anlatmıştık. Bu yazımızda, konuyu gündeme taşıyarak önemine binaen irdelemeye devam edeceğiz. Afgani’nin yaptığı seyahatler arasında İran önemli bir yer tutar. Pek de yabancısı olmadığı İran’a geçen, ancak İran Şahı’yla ters düşen Afgani, ülkeden ayrılmak için izin ister. Bu defa hedefi Rusya’dır. 1886-1889 yılları arasında Rusya’da kalan Afgani’nin buradaki faaliyetleri, ayrıntılı olarak ne yazık ki pek bilinmemektedir.

          Rusya’da da rahat durmayan Afgani, Paris’e gitmek niyetiyle yola çıkar ve Almanya’nın Münih kentinde sürpriz bir şekilde İran Şah’ı ile karşılaşır ve ikinci defa tekrar İran’a davet edilir. Afgani, Şah yönetimine karşı tenkitlerini ve ıslahat tekliflerini sürdürünce, şahın gözünden düşer. İran’da dokunulmaz bir yer olan Şah Abdülazîm Türbesi’ne sığınır, burada ders ve telkinlerine devam eder. Şah, mekânın dokunulmazlığına aldırış etmeksizin ve kuralları çiğneyerek bir bölük asker vasıtasıyla Afgani’yi çetin kış şartlarında buradan aldırır ve Basra yakınında sınır dışı eder. O dönemde Basra, Osmanlı toprakları içinde önemli bir merkez konumundadır. Afgani, bu tarihten itibaren şah aleyhinde çok ağır sözler söyler, tahriklerde bulunur, bu yüzden de daha sonra şahın öldürülmesinden sorumlu tutulur.

1891tarihinde Basra’dan tekrar İngiltere’ye dönen Afgani, Londra’da gazete ve dergilerde yazılar yazmaya devam eder, çeşitli İngiliz gazetelerinde ve çıkmasında etkili olduğu Żiyâʾü’l-ḥâfiḳayn (Doğu ile Batı arasındaki Işık) adlı haftalık bir dergide İran şahı aleyhine yazılar kaleme almaktan geri kalmaz. Ayrıca ileri gelen Şîa ulemasına mektuplar göndererek şahın tahttan indirilmesini ve makamından uzaklaştırılmasını ister.

Sultan Abdülhamid de Afgani’nin şöhret, etki, düşünce ve kabiliyetlerini göz önünde bulundurarak ondan yararlana bileceğini düşünür.  Afgani, Londra elçisi Rüstem Paşa aracılığı ile İstanbul’a davet edilir. Birincisinde mazeret beyan etse de ikinci davete icabet ederek İstanbul’a gelir. İstanbul’da iyi karşılanır, Sultan tarafından kendisine Teşvikiye’de bir ev, araba, at verilir ve yüksek bir maaş bağlanır. Ayrıca saraydan bir kızla evlendirilmek istenir, fakat kendisi bunu kabul etmez.

Aslında böyle bir durum, Afgani için bir tür göz hapsidir. Her ne kadar “İslam Birliği” tezini savunsa da II. Abdülhamid’in düşündüğü ve kafasında tasarladığı “İslam Birliği” projesiyle Afgani’nin ileri sürdüğü İslam Birliği düşüncesi farklıydı. Çünkü İslam Birliği’nin hararetli savunucularından olan Mehmet Akif, Sultan’ı yerden yere vuruyordu:

“Rezil olduk… Sen ey kâbûs-i hûni, sen rezil ettin!

Hamiyet gamz eden bir pak alın her kimde gördünse,

“Bu bir cani!” dedin sürdün, ya mahkûm eyledin hapse.

Müvekkel eyleyip câsûsu her vicdana, her hisse,

Düşürdün milletin kahraman evlâdını ye’se.

Ne melu’nsun ki rahmetler okuttun ruh-i İblis’e”

Afgani, İstanbul’da kısa zamanda yeni bir çevre edinir, âlimler, edipler, siyasîlerin meclisine devam eder, Özellikle Ramazan gecelerinde sahura kadar süren sohbetlere katılır.

Osmanlı Devleti’nin zayıfladığı, İslâm dünyasının büyük çapta birlik ve bütünlüğünü kaybettiği, bilim ve teknolojide gerilediği, ekonomik olarak zayıf düştüğü, Batılıların İslâm ülkelerinin büyük bir kısmını sömürge haline getirdiği, siyasî ve kültürel hâkimiyetleri altına aldıkları, cehalet, bid’at ve hurafelerin Müslümanları, dinin özünden uzaklaştırdığı bir dönemde doğup büyüyen, değişik hocalardan birçok ilim ve irfan merkezinde ders alarak zamanına göre iyi bir öğrenim gören Afgani’nin inanç ve düşünce dünyası bu maddî ve manevî iklim ve şartlar içinde oluşmuş ve gelişmişti zaten…

İslam Birliği Hakkındaki Görüşleri

Afgani’nin İslam Birliği konusunda oldukça orijinal görüşleri vardır. Ona göre: “İslâm birliğinin manevî merkezi Mekke ve Medine şehirleridir. İslâm ülkelerinde bulunan hamiyetli âlimler, birlik için çalışan merkezler kurmalı, bunların ana merkezi de Hicaz’da olmalıdır. Müslümanlar her hac mevsimi burada toplanarak ortak meseleleri görüşmeli, fikir alışverişi ve iş bölümü yapmalıdırlar. Hilâfet konusuna gelince siyasî, askerî, ekonomik, kültürel bir birliğin vücut bulabilmesi için tek bir otorite merkezine ihtiyaç vardır, bu da halifedir. Gerçek hilâfet örneği ilk dört halife döneminde görülmüştür. Bu makama akıl, fazilet ve yönetim ehliyeti bakımından en uygun olanın getirilmesi gerekir. Yönetim ümmetin katılımı ve meşveret usulü ile yürütülür. İslâm dünyasında birden fazla yönetimin bulunması birliğin gerçekleşmesini engeller.”      Afgani, bu esaslar açısından geçmişe bakmış ve şu kanaate varmıştır: “Osmanlılar Balkanlar ve Avrupa yerine İslâm dünyasına yönelseler, hükümet merkezini Hicaz’da kursalar ve Arapça’yı resmî dil haline getirselerdi onların hilâfetinde İslâm birliği gerçekleşir ve bugün bir Şark meselesi olmazdı.”

  Onun için, şekli nasıl olursa olsun Müslümanları güçlendirecek, bağımsızlık ve hürriyetlerini sağlayacak, medeniyette dünya milletleriyle yarıştıracak bir İslâm birliği hedef olduğundan bazen, “Ben bütün otorite birinin elinde olsun, bütün ülkeler birine tâbi olsun demiyorum; fakat hepsinin sultanı Kur’an, birliklerinin yöneldiği nokta din olsun, her biri kendi menfaatleriyle meşgul olup bunları korurken diğerlerini de kendinden bilsin istiyorum” diyerek gerçekçi ve uygulanabilir bir İslâm birliği önermiş, bazen de Osmanlı hilâfetine bağlı olarak Yemen, Hicaz, Ortadoğu, Anadolu ve Balkanlar’ı içine alan, mahallî yönetime dayalı ve her birinin başında uygun yöneticiler bulunan meselâ Osmanlı şehzade veya vezirleri, Yemen’de Zeydî İmamı, Hicaz’da Hâşimî soyundan biri, Mısır’da ise Hidiv gibi.”

Afgani, on kadar eyaletten oluşmuş bir İslâm Birliği teklif eder. Ona göre, bir defa bu birlik kurulunca çok geçmeden Afganistan, İran, Hint Müslümanları ve Güney Asya’daki diğer Müslümanlar da bu birliğe katılacaklar, böylece hedefe ulaşılmış olacaktır.

Etkisinde Kalan Düşünce Adamları

Afgani’nin etkisinde kalanlar arasında Bediüzzaman Said Nursi, Mehmet Akif ve Afgani’ye karşı büyük hayranlık ve takdir duyguları besleyen Pakistanlı Muhammed İkbal de vardır.

Bediüzzaman Said Nursi, gençlik yıllarında Mardin’e gider. Oraya gelen iki dervişle karşılaşır. Biri Cemaleddin Afgani, diğeri Sünnûsi tarikatına mensup iki derviştir.

Cemaleddin Afgani’nin İslam Birliği (İttihat-i İslam) konusundaki düşünce, çaba ve tezi, daha hayatta iken takdir edilmiş ve örnek alınmıştır. Bediüzzaman Said Nursi, Divan-i Harp’te (Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi) yaptığı ünlü savunmasında İslam Birliği düşüncesini açıklarken şöyle diyecektir. “Elhasıl, Sultan Selim’e (Yavuz) biat etmişim. Onun İttihad-i İslam’daki fikrini kabul ettim. Zira o, Kürtleri ikaz etti. Şimdiki Kürtler, o zamanki Kürtlerdir. Bu meselede seleflerim (benden öncekiler), Şeyh Cemaleddin Afgani, allamelerden Mısır Müftüsü merhum Muhammed Abduh, Ali Suavi, Hoca Tahsin Efendilerle Namık Kemal Bey ve Sultan Selim’dir.”

Cemaleddin Afgan, Yaşadığı çağın yorgunluğundan ve özellikle İslam ülkelerinin pasifliğinden şikâyetçiydi hep. Ona göre, yeniçağı bir aşk uğruna yoracaklar gelmeliydi ve mücadelesi, Müslümanların antikleşmeden, arkaikleşmeden ve Ashab-i Kehf’e dönmeden ve dönüşmeden çağın kabuklarını kıranların gelmesi eylem ve ülküsüydü. (SÜRECEK)

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Şakir Diclehan’ın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.