Şakir Diclehan Yazdı: İslam Birliği Ve Cemaleddin Afgani -III-

24.08.2021

Konuyla ilgili olarak daha önceki iki yazımızda İslam Birliği ve Cemaleddin Afgani’yi işlemiştik. Önemine binaen meseleyi anlatmaya devam ediyor ve bu çizgide onu izleyen ve takdir edenleri gündeme taşıyoruz.

Pakistanlı DR. Muhammed İkbâl, Cemaleddin Afgani’yi öven ve takdir edenlerin başında gelir. Dante’nin İlahi Komedyası’nın bir benzerini kaleme alan İkbâl, şaheseri sayılan Cavidname’de, ünlü kişilerle bir diyalogda bulunur. Konuştuğu kişilerden biri de kendisini gizlemesini bilen ve sonunda Sultan II. Abdülhamit tarafından adeta kafeste tutulan bir aslan misali İstanbul’da ikametini sürdüren, daha uygun bir ifadeyle “yaşanmaya zorlanan  “Cemaleddin Afgani”dir.  

Mevlana Celaleddin’le karşılaşan İkbâl, ondan şu sözleri işitir. “Bu yer, seher vaktinde onun ah ve iniltileri duymuş, gözyaşlarıyla ıslanmıştır.  Burayı, Fudayl ve Beyazid Bestami gibi arifler ziyaret ediyorlar.  Çabuk bu mübarek yerde, namaza yetişip ruhi lezzete nail olalım ve maddi dünyanın bizi mahrum ettiği huşu ve himmetin tadını alalım.

Birlikte, hızla yerlerinden kalkarlar ve namaz kılan iki kişiye rastlarlar. Birisi Celaleddin Afgani, diğeri de Prens Sait Halim Paşa`dır.  Celalettin Afgani imam olmuş, arkasında duran Sait Halim Paşa da ona tabi olmuş ve namazlarını kılmaktadırlar.

Mevlana Celaleddin Rumi der ki: “Doğu, şu son asırda, bu ikisinden üstün birini yetiştirmemiştir. Benim sır ve bilmecelerimden birçoğunu çözüp hallettiler.

Celaleddin Afgani, uykudaki Doğu milletlerine hareket, aksiyon ve faaliyet üfürdü. Dinamizm ruhunu aşıladı. Onun dirilişçi çağrısıyla ölülere hayat geldi ve diriliş başladı.

 Prens Sait Halim Paşa ise, kanayan gönülleri üstün ve seviyeli tefekkürü, ruhu ile büyük ve aydın aklı birleştirdi. Bu sebepten böyle iki zatla birlikte kılınan iki rekât namaz, taat ve ibadetlerin en faziletlisidir.”

Cemaleddin Afgani, namazda “Ve`n-Necmi süresini” okudu.  Ortalıktaki sessizlik ve sükûnet, imamdaki şahsiyet ve Kur’an’ın güzelliği, böyle Tanrı’ya boyun eğiş ve ruhani bir hava meydana getirdi ki gönüller, serapa duygu kesildi, gözyaşları akıp gitti.

Bu öyle bir okuyuştu ki, eğer Halil İbrahim işitseydi çok beğenecek ve eğer Cebrail dinlemiş olsaydı övgüler yağdıracaktı. Benlikleri sarsan, kalpleri eriten bir okuyuştu ki, mezarlardan Tekbir (Allah u Ekber) ve Tehlil (La ilahe illallah) sesleri yükselten bütün perdeleri sıyıran ve kitaplar kitabındaki “manaları açan” bir okuyuştu bu…

Namazdan sonra kalkıp edep ve muhabbetle elini öptüm. Üstadımız Rumi beni ona takdim etti ve dedi ki:

-Bu çok cevvaldir. Bir yerde durmaz. Kalbinde ümit ve elemlerden bir âlem taşımaktadır. Serapa hür ve bağımsızdır. Kimseye boyun eğmez.

Afgani bana dönerek:

-Bir müddettir yaşadığın âlemden bahset bana. Asılları toprak, fakat Allah’ın nuru ile bakan Müslümanlardan söz et.

Dedim ki:   

-Efendim.  Dünyaya hâkim olmaları için yaratılan bu ümmetin vicdanında, din ve vatan fikirleri arasında kanlı çatışmaların cereyan ettiğini gördüm.  Doğrusu, kalbinden imanı zayıflayan ve dinin yeniden hâkim olacağından ümidini kesen bu ümmet, ulusçuluk ve milliyetçiliğe sığınmıştır. Türkler ve İranlılar, Avrupa’nın sunduğu şarapla sarhoş olmuşlardır.  Batının hegemonyası altında şark harap olmuş, Komünizm, din ve şeriat düşüncesini yıkmıştır.

Afgani, bütün bunları sabır ve ağırbaşlılıkla, elem ve hüzün içinde dinler ve sonunda şöyle gürler: “Avrupa dehâsı, ehl-i İslam’a ulusçuluk ve milliyetçilik fikirlerini öğretti. Halbuki bütün Doğu milletlerini aşağılık kompleksinden kurtarmanın bir yolu da, onu uyandırmak ve ona güç ve iman telkin etmek, ümit vermek gerekir.”   

İkbal’e göre: “Görevin önem ve büyüklüğünü tam anlamıyla idrak etmiş, İslam felsefe ve düşünce tarihinin derinliğine inmiş, aynı zamanda insanı ve onun örf ve adet karakterlerini geniş deyimleri sayesinde öğrenmiş bulunan Cemaleddin Afğani’nin yorulmak bilmeyen fakat dağılmış enerjisi, kendisini insanoğlu için iman ve amel sistemi olarak tüm yönleriyle Müslümanlığa hasretmiş olsaydı İslam dünyası zihnen daha sağlam bir zemin üstünde olurdu.

Cemaleddin Afgani, sömürgecilik kanalıyla Hindistan’a (o zamanlar daha Pakistan kurulmamıştır) ve Afganistan’a girerek bu ülkeleri egemenlikleri altına almayı başaran İngilizleri, “Yirmi milyon insanı yutan, Ganj ve indus ırmaklarının suyunu içip bitiren ama hala doymayan ve dünyanın geri kalan kısmını da yiyip bitirmeye, Nil’in ve Ceyhun’un sularını da içmeye hazır bir ejderhayla karşı karşıyadırlar.” Şeklinde nitelendiriyordu.

Afgani, henüz hayatta iken, hatta gençlik döneminde bile dinsizlik ve sapıklıkla itham edildiği gibi vefatından sonra da benzer ithamlar, Doğulu ve Batılı müellifler tarafından devam ettirilmiştir. Ancak bu yazarlardan hiçbiri, uzak yorumlar ve zayıf ihtimaller dışında iddialarını belgeleyecek bir delile sahip olamamışlardır

Hem Bediüzzaman, hem İkbal ve hem de Akif tarafından takdir edilen Afgani, İran’da doğduğu halde “Afgani” diye ünlenmiş ve uyuyan Doğuda farkındalık yaratarak sesini yükselten bir kişi olarak ünlenmiştir hep. Çünkü Müslümanların yaşadığı topraklarda ateşlemediği veya körüklemediği toplumsal bir eğilim, örneğin Modernizm, Milliyetçilik ve Panislamizm gibi hemen hemen hiç bir hareket yok gibiydi. Onun düşüncesinin izini taşımayan bir siyaset alanı da yoktu. Antiemperyalizm, eğitim, gazetecilik ve reform gibi… Şia mezhebine mensup olmasına ve sonradan Mason locasına kayıtlı olmasına rağmen, Sünni akranlarından daha erken reform ve değişimden söz etmiş ve kendisini koyu bir Sünni olarak ilan etmişti.

Afganistan’dan İran’a, Hidistan’dan Mısır’a, Batıya ve İstanbul dahil olmak üzere gitmediği ve gezmediği ülke kalmamıştı. Kendisi, kişiliği ve hayatıyla ilgili yanlış anlamalarla ilgili şekillenen algıyı, alaylı ve mizahi bir üslupla dile getirmekten çekinmez:

“İngilizler, benim Rus olduğuma inanır.

Müslümanlar, benim Mecusi olduğuma kanidir.

Sünniler, benim Şii olduğumu bilir.

Şiiler ise, benim Ali’nin düşmanı sanır.

Dört mezhepten bazı arkadaşlar benim bir Vahhabî olduğuma inandı.

Bazı erdemli Babîler, benim Babî olduğumu zannetti.

Muvahhitler, benim Materyalist olduğumu sandı.

Ve sofular, takvadan yoksun bir münkir olduğumu,

Okumuşlar, bilgisiz, cahil biri sandı.

İnanalar, beni inançsız bir günahkâr sandı.

Ne inançsızlar beni kendilerine çağırır,

Ne Müslümanlar, beni kendilerinden kabul eder.

Camiden kovuldum ve Tapınaktan çıkarıldım

Kime tabi olacağımı ve kiminle savaşacağımı şaşırdım.

Birini reddetmek dostları diğerlerine karşı sertleştirir

Benim için bir grubun pençesinden kaçmanın yolu yoktur.

Benim için diğer grupla savaşmaktan başka çare yoktur.

Kabil’de Bala Hisar’da mukim, ellerim bağlı, dizlerim kırık

Görmek istiyorum esrarengiz perdenin bana ne göstereceğini

Ve bu hain çarh-i feleğin bana hangi kaderi sakladığını.”  

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Şakir Diclehan’ın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.