Şakir Diclehan Yazdı: İttihat Ve Terakki’nin Yaşayan Ruh Ve Zihniyeti

07.09.2021

Halkın sorumluluğunu üzerine almak pek te kolay olmadığı gibi hiç düşünülmeden girişilecek bir iş de değildir. Bu yolu seçen kişiler, iyi bir değerlendirme yapmak zorundadırlar. Cumhuriyet’ten günümüze dek süren tüm idarelerde hemen hemen İttihat ve Terakki’nin ruhunun egemen olduğu görülmektedir ne yazık ki…

          Hegel’in kullandığı bir terim vardır. “Zeitgeist “zamanın ruhu” Hegel ile meşhur olan bu deyimi, biz İttihat ve Terakki’nin Osmanlı döneminde ülkeye egemen kıldığı ve zamanımıza kadar süren ruhu için de rahatlıkla kullanabiliriz.

Belli bir dönemin hâkim dünya görüşü, bireyi, toplumu, devleti de şekillendirmekte ve kendini her birinde yansıtmaktaydı. Bu kapsamda dünyada yükselen otoriterleşme ve siyasal popülizm ilişkisinin, Hegel’in bu tarihsel  anlayışı üzerinden ve zeitgeist kavramıyla birlikte ele alınması gerekir.19 ve 20’nci yüzyılın başlangıcında Osmanlıda zeitgeisti (zamanın ruhunu) bunlar belirliyordu.

Tanzimat ile imparatorluğun dağılmasını yavaşlatmak isteyenler, Osmanlı bürokrasisinin yetişmiş alt yapısını Batıya dayayan kurumlara ve eğitimli gençlere ihtiyaç duyuyorlardı. Harbiye, Tıbbiye ve Mülkiye (Siyasal) bunun üç temel sacayağı idi. Burada yetişen ve eğitim için Londra, Paris, Napoli gibi merkezlere gönderilen gençlerin, Batıdaki zamanın ruhundan ve devrin heyecanından etkilenmemeleri imkânsızdı. Bu gençlerin, dil öğrenebilmeleri için Avrupa’daki kafelerde entelektüel dedikodulara kulak misafiri olmaları bile, dönemin isyankâr ruhunu tetiklemeye yetebilmişti.

Genç Osmanlılar (Jön Türkler) ve ardından İttihat ve Terakki Cemiyeti hareketi, bu ruh ve koşullarda oluşmaya başladığı gibi hayat da buldu. Bu hareketin amaç ve hedefi, devlet veya Abdülhamit’in istibdat rejimiydi. Temel motivasyon kaynakları da istibdadı yıkıp yerine hürriyeti tesis ederek imparatorluğu parçalamaktan kurtarmaktı.

Genç Osmanlıların oluşturduğu ideolojik ortamda, Tıbbiye’de İbrahim Temo, İshak Sukuti, Abdullah Cevdet ve Çerkez Mehmet Reşit’ten oluşan bir grup tarafından, sonradan İttihat ve Terakki Cemiyeti adıyla ünlenecek bir cemiyet kuruldu.  “Kurucu unsur, hâkimiyet-i milliye yani Türklük” konseptini belirleyecek bu teşkilatın dört kurucusundan, İbrahim Temo, Arnavut, İshak Sukuti ve Abdullah Cevdet Kürt, Mehmet Reşit ise Çerkez idi. Cemiyetin fikri alt yapısını ve dış ilişkilerini sonradan Paris’ten katılan pozitivizmin ülkemizdeki öncülerinden Ahmet Rıza Bey oluşturdu.

Cemiyet, İtalya’daki Karbonari örgütünü temel model almış eylemde de Rus nihilistlerinden etkilenmişti. Karbonari, hücre sistemiyle çalışan, İtalyan milliyetçiliği ve İtalyan birliğinde katkıları olan ihtilalci bir mason örgütüydü. Cemiyet, bu anlamda başından sonuna kadar hücre tipi bir örgütlenme modeli ile varlığını sürdürdü.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin fikri yapısının son şekillenmesinde Türk Ocaklarının önemli rolü vardır kuşkusuz. Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, Ahmet Ağaoğlu, Dr. Bahattin Şakir, düşünce ve önerileriyle özellikle tehcir konusunda, yani zorunlu göç ettirmede büyük etkileri olmuştu bu cemiyet üzerinde. Yusuf Akçura’nın Turan yaklaşımı da merkez komiteyi etkilemişti kuşkusuz.

İttihat ve Terakki’nin ihtilalci ve örgütçü karakteri ile Abdülhamit rejimini sonlandırmayı amaçlıyordu, hedefleri buydu. Bunda sivil ve askeri kanadının diğer azınlık örgütleriyle yaptıkları iş birliğinin de rolleri vardı elbette. Ancak iktidara geldiği 10 yıl içinde imparatorluğun çöküşünü durdurmak şöyle dursun, dağılmasını hızlandırdılar. Öne çıkan üç aktör, yani Talat, Enver ve Cemal, uhuvvet (kardeşlik), müsavat (eşitlik) ve Hürriyet (özgürlük) diyerek ortaya çıktılar, ancak güvenliğin kalmadığını gördüler. Yönetimi, dış veya iç tehdit gerekçesiyle otoriterleştirdiler.

Rakiplerini bazen şiddetle tasfiye ettiler. Toplumu cepheleştirdiler. Bugünkü siyasetin iki temel fay hattını, o dönemdeki kırılmalara bağlamamız mümkündür. Yolsuzluklar, bellerini büktü hep. Devlet eliyle zengin yaratmayı arkadaşları Kara Kemal gibiler üzerinden denediler, yolsuzluklar ise, onlarda derin bir hayal kırıklığı yarattı.

Savaşlar, zorla göç ettirme ve katliamlar, Osmanlı toplumsal dokusunu tahrip etmişti. Düzen kurabilmek zordu. Daha sonra Cumhuriyeti ilan eden Mustafa Kemal, bir biçimde zamanın modasına yani ruhuna uygun olarak genç bir subayken İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katılmış, harekât ordusunda da aktif görev almıştı.

Mustafa Kemal, İttihatçıların örgütçülüğünü bilmiş ve daima araya mesafe koymuştur. Bir gün kendisine, İttihat ve Terakki Cemiyeti sorulduğunda, şöyle cevap vermişti: “Bir İttihatçı iyi bir dosttur, iki İttihatçı bir araya gelince dikkat etmek gerekir, üç İttihatçı olurlarsa mutlaka ihtilâl planları yapmaya başlarlar.” Bir bakıma denilebilir ki kendisi, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin siyasi kanadını tasfiye etmiş, ancak bürokratik kanadına bilinçli bir şekilde ve bilerek hiç ses çıkarmamıştır.

İttihatçıların, Cumhuriyet bürokrasisindeki etkileri, sınırsızdır. İttihat ve Terakki Cemiyeti, her ne kadar kendini 1918 yılında gerçekleşen kongresiyle feshetse de, zihniyet ve felsefesi, özellikle Dış işleri ve İç işleri ile Askeriye’de Cumhuriyet döneminden başlayarak günümüze dek etkinliğini sürdürmüş ve bu kurumlarda çok faal bir şekilde görev almıştır.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin feshedilen sadece askeri kanadıydı. Kurdukları gayr-i nizami harp kurumları, Teşkilat-ı Mahsusa, Hapishane taburları, karakol ve benzer yapıların izleri bugünkü devlet refleksinin içinde hep yer almıştır.

İttihatçı ruh ve zihniyetinin, özellikle askeri kanadına, günümüze kadar Askeri okullarda Mustafa Kemal’in felsefesiyle birlikte genç subay adaylarına verildiği herkesçe açık bir şekilde bilinmekte ve bir sır olmadığı ortada durmaktadır.

Bugün kendini Kemalist veya ulusalcı kabul eden kesimin çoğunun, bu zihniyeti taşıdıkları kuşkusuzdur. İttihat ve Terakki’nin beka söylemi, cepheleştirici siyaseti, hain-kahraman kategorizasyonları, homojen bir ulus ısrarı üzerinden güvenliği sağlama çabaları ve ırkçılık anlayışı, bugünler için de kulağa pek yabancı gelmemektedir.

İşin ilginç tarafı, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin uygulayacağı politikalarından başlarda rahatsız olduğunu ifade ederek Kemalizm’e sığınan bir kesim, şimdi İslamcılık adı altında ve Türk-İslam sentezcileri ile birlikte İttihat ve Terakki’nin mirasını artık Mustafa Kemal’den daha çok öne çıkarmaya çalışmaktadırlar. Ancak bir farkla, 20’nci yüzyılın başlarında dışardan ve içerden açık bir tehdit algısına verilen reaksiyoner bir tepki siyaseti vardı. Bugün ise muhafazakâr kitlelerin tarihsel kaygılarını travmatize etmeye yönelik içerideki siyasetin değerlendirdiği bir İttihat Terakki mirası vardır.

Parlak dönemlerde Müslümanlar dünya nimetlerine boğulmuş iken bile, ondan bir dereceye kadar gönül tokluğu ve doygunluğu içindeydiler. Ancak günümüzde, yani çöküş ve fakirlik döneminde dünya ihtirasları, korkunç bir şekilde hedef tahtasına oturtulmuş ve dünyaya taparcasına maddenin peşine düşmüşlerdir günümüzün Müslüman geçinen kesimi…

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Şakir Diclehan’ın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir