Şakir Diclehan Yazdı: Korku İmparatorluğu ve Kutsallaştırılan Devlet

   31.03.2021

Tarihin beklediği partiler vardır ki, bunlar geçmişten gelen millet yazgısının düğümlerini çözecek ve halkın problemlerini halledecek partilerdir. Uygarlık, kültür, inanç ve düşünce ve dünya görüşü açısından olaylara geniş bir perspektiften bakabilen bu partiler, halkın beklediği, yurdun beklediği ve milletin beklediği parti diye özetlenebilir.

          Büyük bir devletin mirası üzerinde kurulan Türkiye’de iktidara gelecek partiden beklenen, devletin dış güvenliğini tehlikelerden koruması ve kendisinden umulan büyük devletin ruhunu taşıması, topluma ve Ortadoğu insanına, zamana ve medeniyete yerleşen yanıyla bir politika izlemesi…

Her yurttaşın günlük hayatını ve ihtiyaçlarını karşılayacak bir ekonomik kalkınma ve gelişme programı uygulayabilsin bu parti… Tarihin getirip önüne bıraktığı mirasın sorumluluğunu omuzlasın… Ortadoğu’daki tarihi misyonu en hassas bir dikkat ve itina ile adeta yeminli olduğu kutsal görevi yüklensin…

Tek parti dönemini bir kenara bırakacak olursak 1950’den günümüze dek iktidara gelinceye kadar mangalda kül bırakmayan, demokrat, tüm dertleri çözecek, adil ve ülkedeki halklara özgürlük havasını teneffüs ettirecek, medeniyet ve kültürümüzün dirilişini başlatacağını savunacağını söyleyenler, iktidardaki yerlerini sağlamlaştırdıktan sonra devletin kutsallaştırılması için yapamayacakları hiçbir davranış kalmamış ve en sert kararları almaktan da imtina etmemişlerdir ne yazık ki…

Politikayı amaç edinmek, politika için politika yapmak, siyaset adına her şeyi mubah görmek, kötü politikacı ve maceracıların işi iken, ülkede iktidara gelen partilerin hemen hemen tümü, bu hastalık ve sakatlıktan kendilerini hiçbir zaman kurtarmamışlardır…

Aslında politika, devlet adamlığı formasyonu ve eylemli devlet adamlığı okuludur. Derin ufuklara bakmayan, geleceği görmeyen, doğacakları hesaba katmayan ve günübirlik hareket eden politikacılar, kaderin sevkiyle devlet yönetiminde görev almış olsalar bile, devlet adamlığı sıfatını kazanmaz ve unutulmuşluğun tozlu rafları arasındaki yerlerini alırlar daima.

Batı dünyasında kişinin hak ve özgürlükleri daima ön planda iken Doğuda devletin kutsallığı ve devlete yönelecek en ufak bir eylem ya da hareket, şiddetle bastırılarak en acımasız yöntemlerle bertaraf edilmektedir hep…

İktidarı devamlı kılmak, onu güçlendirmek, açıktan, gizliden ya da gedikten sızıntıların önüne geçmek için Osmanlı, “kardeş katlini mubah gören” bir düzenle varlığını idame ettirdi birkaç yüzyıl boyunca.

İktidarda olan, hangi yönetim biçiminde olursa olsun, “tek insan” olmak ister. Yerini kimseye kaptırmamak için yaşanabilecek en uzun hayat neyse onu yaşamak ister baştaki insan.  Korku duygusu olmasa, kim kardeşini boğdurabilirdi ki… Ya oğluna kıymak? Bunu hangi duygu yaptırır insana?

Kanuni Sultan Süleyman, sefere çıktığında oğlu Şehzade Mustafa, Konya/Ereğli’de babasını karşılamaya gelir. Şehzade’nin, saltanata göz diktiği ve Padişah’ın yerine geçeceği dedikodunun verdiği bir korkuyla çadırının yanı başında dilsizlere boğdurur oğlunu. Bunun üzerine Şair Taşlıcalı Yahya Bey, çok uzun bir mersiye kaleme alır ve:

“Meded meded yıkıldı cihanın bir yanı

 Ecel Celalileri aldı Mustafa Hanı”

Diyerek yeryüzünde ruhani ve rahmani duygudan, korku adına yoksun, aşırı derecede bir bencilliği dillendirir.

          İktidardan düşme korkusu, bazen her şeyin önüne geçer ve hatta yeryüzünde bazıları kendilerini ölümsüz sayar. Bir süre sonra onu ortadan kaldıracak bir sürü düşman yaratır etrafında. Bugün Kuzey Kore’deki idare bunun peşinde değil midir?

Stalin’in; Troçki korkusuyla baş edebilmek için 800 bine yakın insanı katlettiği söylenir. O “tehlikeli hasımlar” var oldukça baştaki, kendini güvende hissetmez. Bir süre sonra kendisini koruyan muhafızlarından bile korkmaya başlar. Her şeyden kuşkulanır, her şeyden korkar. Ölümden kurtulmak için, sonunu getirme ihtimali taşıyan hiç kimseyi etrafında istemez, hepsini ortadan kaldırmanın yollarına bakar.

Sultan III. Murad, 22 Aralık 1574 (Ramazan ayı) Çarşamba sabahı, Osmanlı mülkünü devralır almaz fetva ile ilk iş olarak 5 kardeşini boğdurur. Anlatılanlara bakılırsa, sonra da diktirdiği kürkünün sol yanına, kalbinin üstüne gelen yere beş kement resmi yaptırır ki, bunlar kardeşlerini boğdurttuğu kementlerdir. Bir de Boğaz’da kayık sefasına çıktığında, kardeşlerinin tabutlarını sandalın arkasına bağlatır, onlara güzelim İstanbul Boğazı’nın havasını aldırır bütün çaresizliğiyle… Onları boğdurtarak korkuyla baş etmeye çalışmış ama bir yandan da kardeş sevgisi denilen bir şey var serde… Bunu pek yenememiştir…

Liderlik, her şeyden önce, üstün ahlaklı olmayı gerektirir. Bu nedenledir ki, politikacı için verilen kamu yargısı, ahlakidir. İster olumlu, ister olumsuz olsun…

Politikayı bir ahlak sorunu olarak benimseyen ve yaşayan politikacılara sahip ülkelere ne mutlu!…

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir