Şakir Diclehan Yazdı: Necip Fazıl’ın Çilekeş ve Talihsiz Annesi

10.03.2021

Günümüzde, kadın hakları adına ortaya çıkan ve feminizm olgusu ya da fantezisiyle sesini duyurmaya çalışan grup ve çevrelere, çilekeş ve talihsiz bir kadının yani Mediha Hanım’ın hayat öyküsünü ve pek fazla bilinmeyen yönlerini okuyucularla paylaşmak istiyorum…

Kişi, hayatı bütün zenginliği, yüksekliği, derinliği, çile ve sıkıntısıyla kabul etmeli ve ona göre hareket etmelidir her zaman… Evet, insan kâinatı aşkın bir kâinat özeti gibi, evren dalgıcı gibi, hayatın en realist, en natüralist çizgilerini de, en romantik ve idealist ufuklarını da göz önünde bulundurmalıdır daima… Hayatta, talihli insanlar gibi talihsiz olanları da olmuştur hep… Büyük bir dehâ ve şair olan Necip Fazıl Kısakürek’in annesi, çok çileli, sıkıntılı ve dayanılması güç bir hayat çekmiştir ne yazık ki…

Necip Fazıl üzerindeki etkisi, baba tarafından ve kollarından önce gelen Annesi Mediha Hanım, Girit göçmenlerinden bir ailenin, kayıtsız, şartsız teslimiyet örneği, derin ve fedakâr bir Müslüman kadınıdır.

Girit Nere Aksaray Nere

Mediha Hanım’ın babası Abdülaziz Efendi, Osmanlının 93 Harbi (1877-1778) bozgunundan sonra, adada başlayan Rum ayaklanması, özellikle geceleri, sinsice evleri basma şeklinde yürütülen ve güneş doğunca ortaya çıkan korkunç ve kanlı bir katliama dönme istidadı gösterince iki erkek evladını (Necip Fazıl’ın dayıları olan Kerim ve Mustafa) ve henüz birkaç aylık kızını (Üstad’ın annesi Mediha hanım), anneleri Nefise Hanımla birlikte apar topar bir gemiye bindirerek İstanbul’a göndermiştir.

Bir müddet sonra, üç küçük çocuğuyla İstanbul Aksaray taraflarında bir akraba evine sığınmış bulunan anne Nefise Hanım’a Kandiya’dan daha sonra gelenlerle şu acı haber ulaştırılmıştır. “Abdülaziz Efendi, sabah vakti, bahçesindeki incir ağacında asılı bulunmuş…”

Annesinin oturduğu ev hakkında bilgi veren Üstad: “Annemin tarafı, Aksaray’da, birkaç odalı eciş-bücüş bir ahşap evde oturadursun…

Çocukluğunda, büyük babamın biricik oğlu sıfatıyla hayale sığmaz haşarılıkların kahramanı ve “Deli Fazıl!” babam, saldırganlığını o hale getirmiş ki, nihayet aile dostları içinde hikmet sahipleri:

-Kanı bir yanardağ gibi kaynayan bu çocuğu kurtarmak için, demişler, hemen tezinden, bu küçük yaşta evlendirmekten başka çare yok!…

Ve başlamışlar kendilerine denk ailelerden kız istemeğe.., Denk ailelerden hiç biri, bu garip çocuğa kızını vermemiş… Annem gibi, aynı Akdeniz memleketinden olan cici annem bir yakını ve memleketlisi tarafından Aksaray’daki eciş-bücüş evin on dört-on beşlik bakiresini haber almış…

Aksaray’daki fakir evin önünde bir gün mükellef bir konak arabası duruyor. Kızı kaptıkları gibi konağa götürüyorlar.

Burnunun ucuna kadar kapalı, bütün ömrünce Allah’ı, Resulünü ve emirlerini anıp ağlamaktan başka işi olmayan ve dört yanı hep ahret kardeşleriyle çevrili yaşayan dul ve ümmi anneannem (Nefise Hanım, İkinci Dünya Harbine kadar yaşadı) kayıtsız ve şartsız teslimiyet örneği derin ve fedakâr Müslüman-Türk annesi timsali mübarek kadın, bu garip izdivaca razı oluyor…

Öyle ya, kızını isteyen büyük bir aile…

Uğultu girdabı konakta, on dört-on beşlik masum ve iptidai, o da annesi gibi ümmi bâkirenin hali?..

Öyle ki babamın tavrı, anneme tahammül edemediği zamanlar, “götürün!” kadını diyor, çocuk kadını, konağa yakın bir tarafta tuttukları bir evciğe taşıyorlar. Sonra “getirin!” diyor, yaka-paça konağa döndürüyorlar çocuk kadını…

Annem uğultulu konakta en hatırlı hizmetçiden bir derece daha üstün, asli kadronun en küçüğünden de bir derece aşağı ve herkesten gel-git emrine memur acı bir mazlumluk hayatı sürüyor ve bütün ümidinin, doğurduğu erkek çocuğa bağlıyor. Bana…

Baba Abdülbaki Fazıl Bey, Üstadın ifadesiyle: “Gayet enteresan ve ilginç bir tiptir. Alakaya değer olan Abdülbaki Fazıl Bey, istidadına malik bulunduğu halde bir türlü olamamanın, yerini alamamanın hazin ve içinden mahzun bir örneği olarak trajik bir hayat sürmüştür. Çok genç yaşta evlendiği Mediha Hanım’dan 1917 senesinde boşanmıştır. Baba Fazıl Bey, bir yıl sonra 29 Aralık 1918 tarihinde Fatma Nigar Hanım’la ikinci evliliğini yapar. Bu ikinci evliliğinden “Orhan” adında bir çocuğu dünyaya gelir.    

Şiirlerim ve Şairliğim

Şairliğim on iki yaşında başladı.

Bahanesi tuhaftır:

Annem hastanedeydi. Ziyaretine gitmiştim… Beyaz yatak örtüsünde, siyah kaplı, küçük ve eski bir defter… Bitişikte yatan veremli genç kızın şiirleri varmış defterde… Haberi veren annem, bir an gözlerimin içini tarayıp:

-Senin dedi, şair olmanı ne kadar isterdim!

Annemin dileği bana, içimde besleyip de on iki yaşıma kadar farkında olmadığım bir şey gibi göründü. Varlık hikmetinin ta kendisi… Gözlerim, hastane odasının penceresinde, savrulan kar ve uluyan rüzgâra karşı, içimden kararımı verdim:

-Şair olacağım!

Ve oldum.

Necip Fazıl, ilk zamanlarında, yaşadığı görkemli, hizmetçili, çok odalı bir köşkten, daha sonraki dönemlerinde, düşüş yaşayarak dayılarının gölgesine sığınacak bir noktaya gelir ne yazık ki… Kendisi,  bu düşüş ve yaşam öyküsünü anlatırken, zaman denizindeki gelgitlerle, med ve cezirlerle nasıl boğuştuğunu da gözler önüne serer böylece… Nitekim babam, kendisi 30 yaşında ve oğlu 13 yaşındayken, annemi boşadı ve bana mektepten her çıkışımda dayıma, annemin yanına sığınmak düştü.

Babam, bir müddet sonra kendisine yazacağım mektuba;

-Ne de güzel yazın ve üslubun varmış!

Cevabını verecek kadar oğlundan habersizdi.

Dört yıl sonra, ben Erzurum’da dayımın yanındayken ölüm haberini alacak olduğum babamı bir daha görmedim ve onunla, o çağıma değin hepsi hepsi bir günlük kadar konuşamadım.”

Büyük derede yalıdayım… Halam ve çocukları da orada… Benim, hem büyüklerin sofrasında yemek, hem de küçüklerin sofrasında reislik etmek âdetim olduğu üzere, büyüklerle masa başındayken, “Yenge Zehra Hanım” isimli, ciciannemin dalkavuğu, beyaz saçları kınalı, dalkavuk şımarık ve yüzsüz bir acuze, anneme arkadan dil uzatıyor.

-Bırakın şu veremli kadını…

O kadar kızıyorum ki, elimdeki kiraz çekirdeğini bir sıkışta suratına fırlatıyorum. Çekirdek “tınnn” diye annemi babama boşatmak isteyen acuzenin altın çerçeveli gözlüğüne çarpıyor.

Ben yemekten kalkıyor ve koşar adım ve polis merkezine giderek “Merkez Memuru” şimdiki tabiriyle Emniyet Amiri dayıma, kardeşine edilen hakareti hıçkıra hıçkıra anlatıyorum.

-Keyfine bak diyor dayım, Allah onlara cezalarını verir.

Yenge Zehra Hanımın iki kız evlatlığından biri veremden öldü. Annemse 90 yaşına yakın öldü.

Çilekeş Bir Anne

Üstad: “Ne aldımsa, annemden, hayatı boyunca masum ve mazlum bu kadından aldığıma inanıyorum. Baba kolları ikinci planda…”

Necip Fazıl için anne, her zaman kendisine sığınak olan, yanından hiç ayrılmadığı “tek varlık”tır.

Bir hastane koğuşunda şiire yönelişine sebep olan anne, Necip Fazıl’a göre evde hep silik bir çehredir.

Mediha Hanım, Necip Fazıl’ın hayatının hüznü ve elemidir her zaman. Babası Fazıl Bey, annesini terk etmiş ve kısa süre içinde bir başka kadınla evlenmiştir. Bunun için babasına olan öfkesinin, kızgınlığının ve hıncının aksine, annesine olan sevgisi, tutkunluğu, bağlılığı ve ilgisi oldukça fazladır.

Heybeliada Deniz Harp okulunda okurken, bir gün annesi okula gelir, fakat Necip Fazıl ile görüştürülemez. O, annesini, uzaktan, bir ağacın arkasında seyir eder ve ağlar. Bu durum, onun hayatının bitmeyen ve tükenmeyen ilk derin ve üzüntülü ağlayışıdır.

Yirmi küsur yaşında babamdan dul kaldıktan sonra, topyekûn küsen, bütün ömrünü uğultulu konakta başlayarak bir beslenme halinde ezilmekle geçen nihayet hastalanan, kurtulan, çocuğunu (beni) dişlerinden taşıyarak büyüten, bu defa kendini erkek kardeşlerinin hizmetinde harcayan, Müslümanlıkta ve derinlikte annesine eş büyük kadın, bazı şiirlerimde de tüttüğü gibi en köklü zaafım…

Gözlerinde aksin derin bir hiçin

Kanadın yayılmış çırpınmak için

Bu kış yolculuk varsa, diyorsa için,

Beni de beraber al anneciğim.

Çocuk denilecek yaşta on dört-on beşinde iken Abdülbaki Fazıl Bey’le evlendirilmiş, uğultulu bir konakta çok acı bir mazlumluk hayatı sürmüş, genç yaşta ve erken vakitte dul kalmış, bir daha evlenememiş,  geçirdiği ağır hastalık ve maddi sıkıntılara rağmen, bütün umudunu bağladığı biricik evladına bağlı vaziyette, 90 yaşına yakın bir ömür sürmüş ve 10 Haziran 1977’de vefat etmiştir… Mezarı, İstanbul Beylerbeyi/Küplüce mezarlığındadır.

Şakir Diclehan’ın Tüm Yazıları

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

 

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir