Şakir Diclehan Yazdı: Osmanlıdan Günümüze: Yönünü Bulamayan ve Tayin Edemeyen Devlet

07.06.2021

Bir insanın inancını, dünya ve hayat görüşünü, ruhlarda sönmeye yüz tutan uygarlık alevini, insanlık aydınlığını, güzellik ve hakikat aşkını canlandırmakla görevli ve yükümlü bir devlet, en ideal bir devlettir…

          İslam dünyası, tarih boyunca-bazı istisnalar dışında- bu şansı pek yakalamamıştır ne yazık ki… Bunun da asıl ve temel nedeni, devleti idare edenlerin beceriksizliği, zayıflığı, formasyon yoksunluğu, bencilliği, egoizmi, bilgi ve beceri yetersizliğidir.

          Emevi, Abbasi, Selçuklu gibi devletleri bir yana bırakırsak Osmanlının, birkaç yüz yıldır, idare yönünden Batı dünyasının gerisinde kaldığı bir realitedir. Bugün hala İslam dünyası, yer yer, kesim kesim Batıya direniyor gibi olsa da devleti idare edenlerin İslam kültür ve medeniyetini ruhlara işleme gibi bir yetenek ve becerisinin çok uzağında bulunmaktadırlar.

          Ortadoğu toplumlarının kendisini demokratikleştirememesi, feodal ilişkilerin genetik bir hal almasından dolayı lidercilik önemli bir sorun olmaya hala devam etmektedir… Bir otoriteye bağlanma, süpermen arama veya var olanı süpermenleştirme, ne yazık ki, giderilemeyen bir hastalık olarak ortada durmaktadır.

Liderler, ilahlaştırılmakta ve tutkusal bir ilişki, hiçbir şekil ve biçimde değiştirilmek istenmemektedir. Bu da demokratikleşmeyi engellemekte, liderler, sorgulanamaz bir güç olmaktadırlar. Lider, bir şekilde yönetimden uzaklaştırılırsa toplum kaosa düşmektedir ne yazık ki… Çünkü lidersiz,  adaletli ve sistemli bir yaşam pratiği oluşturulmamış ya da oluşturulamamış Ortadoğu Coğrafyasında… Liderler, başta olduğu müddetçe bu akıntıyı devam ettirmekte ve kendileri de toplumu da demokrasiden uzaklaştırmaktadırlar.

Bir ülkeyi, aydınların idare etmesi zorunludur. Görünüm ve rejim ne olursa olsun, yönetim, bir kafa ve formasyon işi olduğundan, hemem hemen tüm idarelerde söz sahibi olanlar, aydınlardır. Dışardan gelen ideolojiler ve havalar, köklü kültür ve bilinçten yoksun aydınları etkisi altına aldığından İslam dünyası bir bunalım içindedir bugün…

Orta doğu toplumlarında, “Paraya kim hükmediyorsa, iktidarda o kalır ve iktidarı devam eder.” Anlayışı, yerleşik bir kültür haline gelmiştir. Onun için Ortadoğu ülkelerinde hiçbir fakir yönetici yoktur. Halklarda, demokrasi, adalet, insan hakları, kalkınma ve uluslararası itibar gibi evrensel değerler konusunda bir talepleri de olmuyor hiçbir zaman…

Zenginden yana olayım da, ondan bize de düşer… Fakirin ise kendine hayrı yok ki bize de versin, düşüncesi egemendir geri kalmış bir toplumda… Onun için “MUKTEDİRLERİ” değiştirmek için çaba sarf etmezler…

Osmanlının mirasına konan ve onun artığı olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, yüz yıldır, bir türlü çıkış yolunu bulamıyor. Çünkü “Devlet-i ebet müddet” gurur ve efsanesi, sis ve bulutu, toz ve dumanı, önünü görmesine engel oluşturuyor, set çekiyor ve rahat hareket etmesine pek imkân tanımıyor.

          Tarihin gerçekleri altında hareket etme ve ders alma zamanıdır artık… Çok az kimsenin düşündüğü gibi, bir toplumun hayatının ve idaresinin, tek öğeye ve tek faktöre bağlanamayacağı gerçeğinin ortada durmasıdır.

          Bir toplum, hem askeri bakımdan, hem idari yönden, hem toplumsal düzeni açısından, hem rejimi itibariyle, hem ekonomisi çerçevesinde, hem kültür ve sanat alanında, hem ruh, ahlak ve inanç planında, yani bütün boyutlarda ve bütün alanlarda güçlü, yeni ve sağlam olmak için bütüncül bir idealin sahibi olmak ve bu ideali gerçekleştirmek üzere makro plan ve programlar yapmak zorundadır.

          Tarihte cephelerde yenilen Osmanlı, kabahati askeri düzende buldu. Saraydaki danışmanlar ve bilginler heyeti, orduda düzenleme yapılırsa, savaşlarda başarıya ulaşacakları görüşünü ileri sürdüler.

          16 Haziran 1826 tarihinde Osmanlı padişahı II. Mahmut, Yeniçeri Ocağı’nı ortadan kaldırdı. Bunun ilk aşaması olarak “Vaka-i Hayriye” (Hayırlı Olay) adı verilen bu girişim, neden ve nasıl gerçekleşti?

1324 yılında kurulan Yeniçeri Ocağı, 1658 yılından itibaren tüm önemini kaybetmiş ve ayaklanmaların olduğu bir yuva haline gelmişti. Yeniçeriler, istemedikleri padişahı, veziri indiriyor, istediğinde öldürüyordu. Yeniçerilerin başına buyruk hareketleri halkı rahatsız ediyordu. Yeniçerilerin ilmiye sınıfına hakaret etmesi bardağı taşıran son damla olmuş, bunun üzerine ilmiye sınıfı ile halk yeniçerilere karşı birleşmişti.

Sultan II. Mahmut, Avrupa ordularının aldığı eğitimle yetiştirilmek üzere “eşkinci” adı verilen yeni bir askeri örgüt kurulmasını emreder. Yeniçeri ocağı yıkılır ve yerine Nizam-i Cedid getirilir. Sonuç hüsranla biter ne yazık ki…

İdari Düzenlemeye Yüklenen Suç: Daha sonra ve bu kez, suç idari düzenlemede bulunur. Tanzimat dönemine girilir (1839). Sonuç, yine değişmez… Hatta daha kötü hale gelir…

 Rejime Yüklenen Suç: Bu defa suç rejimde bulunur. Meşrutiyet ilan edilir. Birinci kere ilan edilir(1876). Yine olmaz. İkinci kere sözde daha temelde ilan edilir(1909). Hiç olmaz, devlet yıkılır, toplum sarsılır.

Umutlar Cumhuriyete Bağlanır: Meşrutiyet, sonuna kadar gidilmemiş ve bir rejim değişikliği gibi görülmüştür o zaman. Fakat ilk heyecanlar çabuk sönmüş, ülkede yine değişiklikler beklenir olmuştur. Birinci Dünya Savaşı’nın ertesinde dağılan bir imparatorluk ve başlatılan İstiklal Savaşı… Rejim değişmiş ve umutlar, Cumhuriyet’e bağlanmıştır. Her şey hallaç pamuğu gibi atılmış, ama huzur ve refahın yerinde yeller esmeye başlamıştır ne yazık ki…

İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesiyle ülkede yeni umut, demokrasi, yani çok partililik hayalleri… Böylece yine umut rejim dolayında ve etrafında aranmaya başlanmıştır. 1950’den sonra demokrasiye geçişle birlikte halkın katılımı, yönetim üzerindeki etkisiyle artmış gibi görünse de yöneticiler, İttihat ve Terakki zihniyetindeki aydınlar arasından seçildiğinden ve çıktığından, değişen bir şey olmamış ve aynı tas aynı hamam sürmüştür… On yılda bir, çoğu kez dışardan gelen düşünce görünümlü “dalga” ve “havala”ların şokları hiç eksik olmamıştır bu ülkede…

1960’da gerçekleşen Askeri Darbe’yle umutlar yıkılmış ve 1960’da gerçekleşen bir ihtilalle (27 Mayıs Askeri darbesi) düzlüğe çıkma ve huzura kavuşma, niteliğini yitirilmiştir. Böylece “demokrasi romantizmi” 1960’dan sonra yerini “ideolojik karaktere” bırakmaya başladığı görülmüştür.

Çare, ekonomide dendi, o da olmadı. Kimileri, anarşiye bulaştı, kimileri, teröre girişti. Kimileri de bu kez, sosyalizm ve komünizme gönül bağladı. 1970’ten sonra ise, aydınlar arasındaki bölünme, fikir farklılığının ötesine geçerek, illegalizmin kıran kırana bir hegemonya savaşına dönüşür.

1980’de gerçekleşen Askeri Darbe, bir çare olarak düşünülmüş, ancak onun da mumu kısa sürede sönmüş ve umutlar başka baharlara kalmış ve başka yerlerde olacağı düşüncesi ağır basmaya başlamıştı.

Darbe ardında kurulan Turgut Özal Hükümeti, bir takım yenilikler getirilmiş olsa da İttihat ve Terakki tezgâhından çıkmadığı için şaibeli bir şekilde onun da hayatına son verilmiştir.

Bir takım hayallerle yola çıkan Erbakan’a da fırsat verilmemiş ve daha doğmayan bir çocuğun anne karnındayken çaresine bakılmış ve düşük yapılmıştır.

          28 Şubat kavgaları ve ülkenin dibe vuran ekonomisi sonucu yoksulluk,  yolsuzluk ve yasaklarla mücadele sloganıyla iş başına gelen bir iktidar. İşlerin biraz iyiye doğru gitmesine karşılık harekete geçen devlet içindeki güçlerin kıpırdanması… Ve bu defa Devlet Başkanlığı Sistemi’nin devreye girmesi…

          Osmanlıdan günümüze süren tüm bu değişiklik ve sistem denemeleri, ülke insanını daha da fakirleştirmiş ve ümitsiz hale getirmiştir. Kuşkusuz, tüm bu durumların meydana gelmesinin bazı nedenleri vardır Ortadoğu coğrafyasında… Demokratik eleştiri kültürünün olmaması… Seçimleri, demokrasi durağı gibi görürken, ara dönemlerde aktif bir eleştiri anlayışından uzak olma hali… Bu anlayış ve duruş, klasik taşra politikacılığını güçlendirmiş ve parti başkanı, tarikat şeyhi ve cemaat lideri putçuluğunu doğurmuştur.

Yozlaşmanın normal hale gelmesi ve: “Herkes çalıyor” denilerek çürümenin normalleştirilmesi… İç ve dış politikadaki gelişmeleri, muhafazakârın şekle ait ve görüntüsel din anlayışına göre yorumlayan siyasetçilerin güç gösterisi… İnsan hakları kavramından uzak olma durumu… Hak deyince, kendisiyle ilgili haksızlıklara odaklanması, insan hakları kavramından uzak olması, başörtüsü, sakal, takke, sarık, cami ve benzeri sembol, durum ve haklardan başka hak bellememesi ve bilmemesi… Dini argümanlarla kolay aldatılabilmesi… Kutuplaştırıcı dile kolay ikna olması… Ezilmişliğin verdiği anlayışla hep siyah-beyaz yorumlayan bir anlayışa takılıp kalması, sürekli parti ve kişileri denemesi… Toplumsal hayatta kendisini lokomotif değil vagon gibi gören bir içgüdü hali… Güçlü devlet kültürü ve yüzyıllardır genetiğe işlemiş olan devlet-i ebet müddet tutkunluğu, ideolojisi ve saplantısı…

Komplo teorilerine aşırı tutkunluk ve bununla kendisini teselli etme hali… Dış güçler, masonlar, siyonistler ve CİA gibi kavramların aşırı büyütülmesi ve kendisini feda eden bir anlayışa angaje olmaması.., Tarihi kişi ve kurumlara takılıp kalma ve yenilenememe hali… Muhafazakârlığın bir hayat biçimi şekline dönüşmesi… Tüm yeniliklere kapalılık… Orijinal düşünceler ve öz eleştirilerden uzak durma hali… Dinin, muhafazakârlaştırılması ve politikanın da muhafazakârlaştırması ve iğdiştirilmesi… Liderlerin, hayat boyu başta kalması ve ebediyen bu makamı işgal etmesi…

Klişelerle, sloganlarla bir toplumu yaşatmak asla mümkün değildir. Dehâlar, klişeleri parçalar, Seçkin ruhlar ise, ölü klişelerin cenderesine hapsedilemez. Tüm bu gerçekle karşısında, kader deyip boyun eğmek ve olup bitenlere seyirci kalmak ya da bir köşeye çekilmek, inançlı bir insanın felsefesi ve dünya görüşü olamaz. Şairin dediği gibi:

“Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır

Ne yapsalar boş göklerden inen bir karar vardır.”

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir