Şakir Diclehan Yazdı: Ülkemizdeki Aydın Profili

23.02.2021

Sorumlu aydın yetiştirmek, bir toplum için hayat memat meselesidir her zaman. Ülkemizde entelektüel ya da aydın kişiler, boyunlarına fular bağlamış, genellikle bohem mekânlara takılan, ellerinde şarap kadehleri tutarak İngilizce ya da Fransızca kelimeler serpiştirilmiş bir dil ile konuşan, şuh kahkahalar atan, tuzu kuru insanlar olarak tasavvur edilir. Toplumun sorunlarına eğilmemek, toplumdan uzak olmakla suçlanırlar bu tür insanlar. Peki, gerçekten entelektüel ya da aydın kişiler bunlar mıdır?

Sorumlu aydınlar, toplumu, bir bina duvarını örer gibi ören ve ülkenin düşünce hayatına can katanlardır kuşkusuz. Aydının sorumluluğu, dıştan gelen bir sorumluluk, veya empoze edilmiş bir sorumluluk değil, içten gelen, kendi toplum kültüründen, kişilik formasyonundan kaynaklanan bir sorumluluk olmalıdır her zaman.

Toplumda aydının yeri ve rolü, Alfred Weber’in dediği gibi, “ya olduğundan çok önemsiz görülmüş, ya da gereğinden fazla bir heyecanla karşılanmıştır.” Kültür değişiminde hareket merkezi olarak başlı başına yaratıcı, bazen de —bakış açısına göre— yıkım ve tahrip kalıpları ile yüklü hırçın bir güçle karşı karşıyayız. Anlaşılan, toplum, tarih boyunca aydına çektirdiği kadar kendisi de aydının elinden ve dilinden çekmiş olmalı ki “aydınlar sosyolojisi”nin dokusu altında biraz da bu hırçınlık duygusu yatmaktadır. Sokaktaki adamın değer ölçüsü de aslında başka türlü değildir: Aydın, kaprisli, hırçın, güvenilmez! Sokağı da, değer yargısında tek başına alınca, cahil ve gerici olarak damgalamak işten değildir. Akif, aydından “okur-yazar” denilen eski baş belası…”  şeklinde niteler.

Aydın olmayı, seçilmişliği, egosunu şişirme, egosantirizmini büyütme, topluma yabancılaşmasını artırma, toplumda ve insanlıkta yaşayan evrensel gerçeği görmezlikten gelme şeklinde anlayan ve yorumlayanlar, sonunda topluma karşı görevlerini unutur ve sorumsuzluk bataklığına yuvarlanırlar.

Hemen belirtelim ki aydınlar diye ayrı ve homojen bir sınıf yoktur toplum hayatında. Bu hayatın çok geniş bir kesimi, aynı başlık altında yan yana sıralanmış görünür. Akademik meslek mensupları, bürokratlar, mimar ve mühendisler, avukatlar, gazeteciler ve yazarlar, tiyatrocular ve sanatçılar. Saydığımız ve daha da genişletebileceğimiz bu gruplar arasında, bir ortak taraf bulmak pek de kolay değildir.

Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Uzanan Çizgi

Konuyu, gerçek boyutları içinde görmek ve yerine oturtmak için sözü edilen kitleleri, kaba hatları olsun tanımakta yarar vardır. En önemlilerinden bir kaçını sıralamak gerekirse: Kültür değişimine Öncülük etmek; değişeni daha popüler ve yaygın hale getirmek, yeni bir zevkin ve üslubun öncülüğünü yapmak, halkın politik, sosyal tercihlerini etkilemek sıralaması ile “yüksek kültürü yaratmak ve yaymak” “millî ve milletler üstü modeller kurmak”,  “ortak kültürler geliştirmek”,  “sosyal gelişmeleri etkilemek”, “politik roller oynamak” şeklinde özetlenebilecek olan bu başlıklarla yola çıkan zihniyet sahipleri, Tanzimat’tan günümüze dek pek de yol alamadılar.

Tanzimat Fermanı üzerinde yürütülen tartışmalar süre dursun, yüzeysel ve satıhta kalan bir Batılılıkla deruni bir Avrupalılık tartışmaları arasında, “her ne olursa olsun muhakkak Avrupalılık” çılgınlığıyla insanımızı bütün manevî giysi ve değerlerinden soyup elbisesiz bırakarak göbek bağıyla bağlı oldukları kıblegâhlara yüz sürme aşkına bir yolculuğa çıkmaları ve kendilerinden geçercesine bir istiğrak içinde olmaları sonucu tapıcısı oldukları bir “entelektüel ordu” yetiştirmenin kanallarını açmıştır.

Cumhuriyet rejimine geçişte, özellikle tek parti dönemi ve şeflik yönetiminin sonuna, hatta Demokrat Partinin son demlerine kadar Batılılaşma, resmî ideolojinin önemli bir parçasını oluşturmuştur. Rejim, kendi felsefesine uygun Osmanlı artığı, inancı bozuk sözde aydınları hazır bulmuş, bunlar, doğru ya da yanlış, hiç fark etmez belli merkezden gelen düşünceleri halka benimsetme yollarını denemişlerdir.

İki ayrı dünyanın insanları olarak aydın ve sade vatandaş, Cumhuriyet dönemi boyunca, bitip tükenmeyen sürtüşmelerle temaşa sanatının geleneksel koluna (hayal oyununa) konu olmuştur daima. Bir tarafta, sokağın basit ve cahil adamını yakalar yakalamaz bir yığın ağdalı ve perdahlı sözle üstüne çullanıp ayaküstü hesabını görüvermenin tadım çıkarmaya bakan ukalâ ve bilgiç aydın: Hacivat. Öbür tarafta, berikinin ağdalı sözleri ile kafası adamakıllı karışmış saf ve cahil, ama bir an gelip tepesi atmaya görsün, karşısındakine ağız tadıyla bir güzel dersini veren halk adamı: Karagöz!

Aydın kitlenin tahribatına, musiki, şiir ve edebiyat üzerinde yaptıkları olumsuz propagandaya Akif şiddetle çatarak şöyle der:

“Sinir bırakmadı Osmanlılarda gevşemedik

Muhitin üstüne meyhaneler kusan bir gedik

Kapanmak üzere iken başka rahneler çıktı

Ayakta kalması lazım ne varsa hep yıktı”

Günümüzdeki Aydının Durumu

Çağımızın başında, giderek birbirinden kopartılarak bir tespihin dağılan taneleri gibi her biri bir yana itilen İslam devletleri içinde yetiştirilen ve sözde aydın geçinen bir grup, Batın`ın sistemli propagandası sonucu halktan kopmuş veya koparılmış kitle kanalıyla ezeli ve ebedi Allah inancını gevşetmek için olanca güçleriyle çalışmışlardır.

Aydınların bir kısmı, tümüyle inançsız yetiştirilirken, bir kısmı da dini duygulara ilgisiz kalmayı ilericilik ve modernlik sanmış ve bu yolda kürek sallamışlardır.

1960 tarihinden günümüze dek ne yazık ki gerçek aydın, hiçbir zaman yetişmedi veya yetiştirilmedi. Düş ve gerçek arasında gidip gelen aydınların, bu çıkmaz sokağın farkına varmaları da pek mümkün olmadı.  Düşünce ve bilgilerini, gerçek inanç ve sevgiyle, çıkarsız bir yaşam ve çileyle yıkamaları, arı zihin ve yüce ruhun getirdiği, bağdaştırıp sistemleştirdiği, gerçek bilimin onayladığı ve sağlıklı toplum sezgisinin benimseyeceği gerçeğin güvencesi düşler gören aydınlara ihtiyaç vardır ülkemizde bugün.

Şakir Diclehan’ın Tüm Yazıları

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir