Sedat Doğan: 6 Şubat 2023 04,17 Depremi Yaşadıklarımız, Gördüklerimiz ve Yapmamız Gerekenler

22.02.2023

Li binê dîwarên xerabe runenin.(Gotinê Pêşiyên Kurda)

Yıkık duvarların dibinde oturmayın.(Kürt Atasözü)

Bu ülkenin 10 ilinde, o illere bağlı bazı ilçelerinde ve o ilçelere bağlı Köylerinde, Mezralarında büyük bir yıkıma yol açan ”Yüzyılın Felaketi olan bir deprem”.

Depremin kendisi bir kaderin eseri olabilir. Ama yol açtığı devasa hasar ve yıkımlar. On binlerce ölü, yüzbinlerce yaralı ve devasa bir sefaletin ortaya çıkarttığı felaket, asla bir kader değildir. Kendi Cehalet, Bilgisizlik, Akılsızlık, Tedbirsizlik, Hırsızlık ve Arsızlıklarımızın toplamının eseridir.

Demiri, Betonu, işçiliği, Kontrolü ve Hukuku çalınmayan hiç bir bina ve yapı ne yıkılır, ne de öldürür…

Bu ülkede, 6 Şubat 2023,Pazartesi gecesi sabaha karşı saat 04.17 civarı meydana gelen deprem,  10 ilde, bu illere bağlı bazı ilçelerinde ve o ilçelere bağlı Köylerinde, Mezralarında büyük bir yıkıma yol açan, sayıları 30.000-40.000’leri bulan ölü,100.000’leri aşan yaralıya. Haddi hesabı zor bir maddi hasara, büyük bir konut ve alt yapı yıkımına yol açtı ne yazık ki…

Depremin ilk günü, ilk etapta bu depremi yaşayan, yaşamayan herkes büyük bir şok ve paniğe girdi. Özellikle deprem bölgesinde olanlar, tanımı zor bir şok, korku ve panik yaşadılar. Depremde yaşamlarını kaybedenler ve o ağır enkazların altında yaralı veya yarasız kalanların yaşadıklarını tanımlamaya çalışmak mümkün bile olamayabilir.

Yakınları enkaz altında kalanların. Evleri, işyerleri yıkılanların, bu yıkımlarda sağ kalanların yaşadıkları o büyük korkuyu, panik ve dramı tanımlamak mümkün olmasa gerek. Yakınları enkaz altında kalanlar, sağlıkları, güç ve kuvvetleri yerinde olan hemen herkes enkazlara koştular. Herkes bir insanı sağ kurtarmanın hasret ve özlemi ile didinip durdu.

Depremde sağ kalanlar bir yandan bütün bunlarla, bir yandan da gün boyunca devam ede gelen artçı şoklarla boğuşup durdular. Ne evlerini ve yakınlarını terk edebildiler, ne de artçı şoklar yüzünden evlere girebildiler. Evleri sağlam olanlar dahi, bu ruh halini gün boyunca yaşadılar.

Bu yüzden o günü, evlerinin yakınlarında bir ayakları içerde, bir ayakları dışarda bir korku ve panik hali içinde tükettiler. Öğlen saat 13.30 civarı büyük bir artçı deprem daha yaşandı. Bu ikinci büyük bir yıkıma yol açtı…

Gecenin şubat soğuğu bastırınca,  bu insanların çoğu bulabildikleri sağlam kalmış yerlere, kimileri açık alanlarda kendi imkânları ile kurabildikleri çadırlara sığındılar. Kimi arabalarında geceyi geçirdiler. Kimileri ise mecburen hasarlı evlerine sığındılar. Deprem bölgesindekiler birinci günü böyle yaşadılar.

Ben bu depreme Diyarbakır merkezde yakalandım:

Ben de Diyarbakır merkezde bu depreme yakalanan bir vatandaş olarak bütün bunları yaşadım.

Saat,04 civarı derin bir uykuda idim. Sonraları bu saatin 4.17 olduğu netleşti. Uykusu fazla ağır birisi değilimdir. Hanım büyük bir panik ile beni sarsıyor. Zar zor kendime geldim. Başım dönüyor. Kendime gelip deprem lafı duyunca aklıma ilk gelen çocukları uyandırıp kurtarmak oldu. Kızım yan odada, büyük oğlum aşağı katta yatıyor. Elimde telefonum. Üstüme bir şeyler giydim. Kıza koştum. Kız yatağı üzerinden panikten dolayı kilitlenmiş. Hiçbir şey yapamıyor. Kolundan tutup acele acele çekiştirdim. Bu yaşa geldim, böylesine şiddetli bir sarsıntıyı hiç hatırlamıyorum.  Biz toparlanınca oğlum aşağıdan bizi çağırıyor, kaçın kaçın diye. Apar topar aşağı indik. Sokağa indik ki, mahalle herkes sokağa dökülmüş. Tam bir kıyamet sahnesi. Herkesin kulağında bir telefon. Alo ha alo… Siren sesleri, imdatlar, çığlıklar, Köpek ulumaları, uğultular… Geride yarım asırlık bir ömür bıraktım. Bu yaşa gelmişim. Pek çok felaket ve olay yaşadım. Yangın, Sel, Kan Davaları, Silahlı çatışmaları gördük. Köylerimiz boşaltıldı. Ama bu  geceki sahne, bu depremin şiddeti ve sonradan göreceğim manzaraları hiçbir zaman ne görmüşüm, ne de kolay kolay unutabilirim, sanırım.

Ertesi günü bir gurup arkadaş telefonlaştık. Geçmiş olsun dileklerinden sonra güç ve imkânlarımız nispetinde neler yapabileceğimiz konusunda görüş alış verişinde bulunduk.

Bizimle gönül bağı olan bir gurup doğasever sporcu arkadaşımız depremin birinci günü, kendi aralarında organize olup Van’dan, Urfa’dan Adıyaman’a gönüllü kurtarma ekibi olarak enkazların başlarında yer alıp, insanları kurtarmaya başladılar. Kendilerine canı gönülden minnet ve şükranlarımızı sunuyoruz.

Bizler de Perşembe günü yola çıkmak üzere deprem bölgelerine gitme kararını aldık. Çünkü bizim içimizde bazı arkadaşlarımız farklı illerde yaşıyorlar. Bazılarımızın ciddi sorunları vardı. Aramızda,  o esnada Kalp ’ten Bypass olmak için İstanbul’da hastanede yatan arkadaşlarımız dahi vardı. Bu yüzden ancak organize olabildik. 3 arkadaşımız Van’dan geldiler. Ben de Diyarbakır’dan onlara katıldım.

Böylece  gurubumuz oluştu. Ve 3 gün sürecek ziyaret ve incelemelerine başlamış oldu. Cuma günü ikindi sularında Malatya’ya vararak ilk deprem bölgesine yetişmiş olduk.

 Bu ziyarette  temel amacımız:

Bu ziyaret ile iki temel amacı hedefledik: Birincisi, bu ağır felakette yaşanan acıları, paylaşmak. Bu dramı yaşayan insanlarımızın yanında olmak, acılarına ortak olmak. Elimizden geldikçe enkazlardan bir canı daha kurtarmak, kurtarabilmeye katkıda bulunmak, bir yaralarına merhem olabilmek. O enkazlardan kurtulanlara ve onları kurtaranlara maddi, manevi destek sunabilmek…

Bu acıyı yaşayan kardeşlerimizin, Vatandaşlarımızın yanında olabilmek. Acılarını paylaşıp Taziyelerinde bulunmak. Yaralılarına şifa dileklerinde bulunabilmek…

İkincisi, bu memlekette yaşayan, suyu ve ekmeği ile büyümüş bir gurup arkadaş olarak bu acı felaketin yol açtığı yıkım, sıkıntı ve sorunları sıcağı sıcağına yerinde gözlemlemek. Deprem öncesi ve sonrasında yaşanan sıkıntılar ve eksiklikler hakkında gözleme dayalı bir rapor hazırlamak. Bu rapor ışığında Devlet, Hükümet, Siyasi ve Sivil kurum yetkililerine görüş ve önerilerimizi sunmak.

Böylece bu sıkıntılar yüzünden yaşanacak acıların mümkün olan en aza indirgenmesine katkıda bulunmak. Sonrasında bu çalışmalarımızı halkımızla, kamuoyu ve basın ile paylaşmak…

Yaptığımız gözlem ve incelemeler:

Malatya:

ilk durağımız Malatya oldu. Cuma günü geç ikindi vakti Malatya’ya vardık. Dağlarda ve şehrin bulvarlarında bembeyaz bir kar örtüsü vardı. Şehrin etrafını kuşatan Dağlar sanki beyaz bir gelinlik giyinmişler. Öylesine güzel bir manzara oluşturmuşlardı.

Ama bu güzelliğe rağmen Şehrin atmosferine buz gibi soğuk; bıçak gibi keskin bir hava ile birlikte Depremin oluşturduğu yıkıntılara civa gibi ağır ve akışkan bir matem ve hüzün çökmüştü.

Şehrin girişinde, girdiğimiz ilk iki büyük markette stoklar tükenmiş. Temel yaşam maddelerinin hemen hiç biri yok. Aradığımız hiç bir şey yok. Kurtarma ekibimiz için götürmeyi tasarladığımız Su, ekmek, Süt, Meyve gibi temel ihtiyaçlar bile yok. Sonra çarşı içinde açık büyük bir markette bu ihtiyaçlarımızı temin edebildik. Artçı şokların korkusundan herkes çok tedirgin. İçeriye tanımsız bir korku, panik ve telaş hâkim. Raflardan düşen bir peçete rulosunun oluşturduğu bir sallantı dahi deprem korkusunu tetikliyor.

Malatya’nın en işlek caddesinde in cin top oynuyor. Görünen insanlar, kurtarma ekipleri ve enkazların başında yakınlarını bekleyenlerdir. Bina sakini insanlar hiç görünmüyor. Bu caddede ortalama dört-beş binadan biri yıkılmış. Yıkılan binaların çoğu blok binalar ve eski görünüyorlar.  Cadde boyunca hala ayakta olup ciddi hasar görmüş binaların çokluğu dikkat çekiyor.

Bir enkazın başında tanıdık bazı dostlarla karşılaştık. Kurtarma ekibinde görev almışlar. Ayakta içilen bir çay eşliğinde yapılan Sohbetin temel konusu deprem. Anlatımlar her açıdan içler acısı. Ağzını açan hemen herkes devletin, Afatın geç müdahalesinden şikâyetçi. Şehirde her açıdan bir kaos, keşmekeş hakim.

Yatsı sıraları Adıyaman’a doğru yol alıyoruz.  Bizi Adıyaman’a götürecek Çelikhan yolunun kapalı olduğu bilgisini alıyoruz. Yolda çökme oluşmuş. Gölbaşı yolunu ise sorarak yola girmemizi önerdiler. Yol durumu için bölgedeki pek çok yerel jandarma birimlerinin telefonunu arıyoruz. Maalesef bize cevap veren yok. Gelen giden araçlardan yolun açıklığını teyit ediyoruz şekil yol alıyoruz…

Adıyaman-Gölbaşı:

Gece yarısına doğru Gölbaşına yaklaşıyoruz. Gölbaşına yaklaştıkça depremin yaptığı yıkım yolun her iki yakasında da daha fazla göze çarpıyor. Galiba depremin fay hattı, yolu tam ortalamış sanki. Yolda ciddi çatlaklar ve kırılmalar göze çarpıyor. Seyir halinde iken ciddi sıkıntılar yaşayıp kazalar ile burun buruna geliyoruz.

Erkenek ve Gölbaşı ilçelerinin içlerinden geçerken, gece karanlığı olmasına rağmen gördüğümüz manzaralar karşısında yüreğimiz sıkışıyor. Caddelerin her iki yakasında tek tük yıkılmamış bina görüntüleri var. Gerisi hep yıkık.

Gölbaşından iki defa geçmiş olduk. Bir Malatya’dan Adıyaman’a giderken gece yarısı. Bir de Adıyaman’dan Maraş’a doğru giderken gündüz. Gündüz gözü ile Gölbaşı ve yol kenarındaki bağlı köylerine baktığımızda hemen hemen sağlam bir yer kalmamış gibi… Kaç ölü kaç yaralı var. Şu anda net bir şey söylememiz doğru olmaz…

Adıyaman:

Adıyaman’a gece saat 01.00 civarı vardık. Şehre girer girmez virane yıkıntılar. Korkunç bir uğultu, Ambulansların siren sesleri, ağır araçların çıkardığı gürültü arasında yürekleri dağlayan Kürtçe ve Türkçe ağıtlar tırmalıyor kulaklarımız. Şehrin ufkunu kaplamış kesif bir duman ve zifiri bir karanlığı saran buz gibi bir soğuk karşılıyor bizi.

Navigasyon’dan Arama-Kurtarma Ekibi arkadaşlarımızın bulunduğu noktayı bulmaya uğraşıyoruz. Hangi caddeye, hangi sokak ve çıkmaz sokağa sapıyorsak ciddi birkaç yıkım ve enkaz yolumuzu kesiyor. Korkunç bir kaos ve sağlıklı işlemeyen bir trafik keşmekeşi şehrin her yerini sarmış. Üç beş adımda bir bir Ambulans sireni çığlık çığlığa yol istiyor.

En sonunda yıkılmamış ama terk edilmiş, ışıkları bile yanmayan Adıyaman Hükümet binasının yakınında bir okulun taş duvarlı, hasar görmemiş kantininde konumlanmış arkadaşlarımızı buluyoruz. Okulun bahçesi ve etrafındaki caddeler afetzedelerin kurdukları çadırlar sarmış.

Arkadaşları görünce, ortalama yirmi kişilik bir gurup, herkes ağlamaklı gözlerle birbirlerine sarıldı. Sanki bizler ve onlar, bir an için, o enkazlardan kurtulanlarmışız gibi bir ruh hali yaşadık. Oysa onlar daha ilk günden arama kurtarma için orada yerlerini almışlardı. Biz de onlara desteğe gelmiştik. Eksiklerini gidermeye, onlara manevi desteğe gelmiştik.

Gecenin ilerleyen saatlerine kadar avluda kurulu büyük bir varil içinde güçlü alazıyla  yanarak geceyi aydınlatan ateşin etrafında depremin sebep ve sonuçlarını, insanları, yaralıları kurtarma hikâyelerini, insan, canlı kurtarmanın  insana verdiği sevinci, ölümün boğazları düğümleyen acılarını, en çok da Adıyaman’da olmayan, adeta enkaz altında kalan,  depreme geç müdahale ettiği halde, erken müdahale etmek isteyenlere destek değil adeta köstek olan, deprem öncesi görünür hiçbir çalışması olmayan devlet ve hükümet olgusunu konuştuk… Onca  felaketin tam ortasında Adıyaman, devleti temsilen görevini hiç yapmayan, deprem felaketi hakkında yanlış bilgi veren Valinin  apar topar merkeze alınışını konuşuyordu.

Zihin ve vicdanlarda bir devlet organizasyonu olgusu niçin vardır? Ne için vatandaşlardan vergi toplar? Bu vergileri nerelere harcar. Kimlere verir? Yollu cevapsız kalan yığınlarca soru Adıyaman’ın atmosferini çok kesif bir şekilde kaplayan toz ve duman bulutunun içine karışıp durdu.

Nedense, iki kurtarma öyküsü zihinlerimizde asılı kaldı:

Birincisi, Arkadaşlarımız enkaz altında orta yaşlı bir adama rastlıyorlar. Adama soruyorlar. Bir yara beren, kırık çıkığın var m? Adam hamd olsun, yok, demiş. O zaman bekle seni yarın kurtaracağız, demişler ona. Adamı hıçkırıklar tutmuş. Bir iki saat sonra tekrar adama dönmüşler. Amca nasılsın? Adam ağlamaklı bir sesle nefes alamıyorum, diye yakınmış. Bunun üzerine adamı sağ salım kurtarmışlar.

İkincisi, yine orta yaşlı bir adamı kurtarıyorlar. Adam diyor ki, az ötede bir dolabın üstünde bir vazonun içinde biraz dolarım var. Onu da çıkarın… Adama diyorlar ki, amca bu kıyamette ne yapacaksın dolarları?  Ödül olarak sizlere vereceğim. Siz hayatımı kurtardınız. Oradaki herkesi hoş bir gülümseme, bir tebessüm sarıyor…

Bu acı felaket kim bilir daha ne kadar farklı içerikte yaşanmışlık, hikâye ve roman, Kılam ve Sıtran, acı yüklü türkü üretecektir. Belki de asrın bir felaketi olarak ciddi bir sinema malzemesi veya diğer sanatların konusu olacaktır…

Bu arada her iki hikâye de Kürtçe yaşanıyor. Şunu belirtmekte fayda var. Adıyaman bilinenin aksine onca şeye rağmen hala Kürtçe konuşabilen bir Kürt şehridir.

Bu minvalde gece geç saatlerde yirmi civarında insan paltolarımız, Bere, atkı ve eldivenlerimizi hiç çıkarmadan yer yataklarında bulabildiğimiz battaniyeyi üstümüze çekerek uyumaya çalıştık. Ama uyuduk mu, yoksa sadece kâbuslarla mı boğuştuk?  İşte orası pek belli değil. Doğrusu bu durum bize hiç de ağır gelmedi. Çünkü o anda yanı başımızdaki enkazlarda belki de sadece bir atletle çok ağır beton yığınlarının arasında nefes alıp verenlerin hali hep geldi gözlerimizin önüne. Bir de baktık ki gün aydınlandı.

 Erkenden kalkıp ayaküstü bir şeyler atıştırarak açlığımızı gidermeye çalıştık. Sonrasında hep birlikte ayaklandık. Kurtarma ekibi işlerine yoğunlaştılar. Bizler de saatlerce toz bulutu ile kaplanmış ağır makinaların çalıştığı enkazlar arasında dolaştık. Yabancı devletlere ait kurtarma ekiplerinin varlıkları dikkat çekti… İnsan tipleri ve elbiseleri, çadırları üzerindeki yazılardan tanıdıklarımız Güney Kürdistan Bölgesi, Arap ülkeleri, Japonlar, Azeriler…

Gördüğümüz şu, ismi zaten Adıyaman olan bu şehir, her halde başka bir yede artık Acıyaman ya da Acısıyaman olarak kurulacak. Çünkü burada bu hali ile yeniden bir şehir kurgulamak çok zor. Zira on yapıdan sadece birisi ayakta kalmış da ne haldedir belli değil. Öğlene kadar bir iki arkadaşın taziyesine gittik. Ardından tekrar Gölbaşı yolu üzerinden Maraş’a doğru yol aldık.

Maraş-Pazarcık:

Maraş’a doğru yol alırken tekrar Gölbaşından geçerken, yıkımın yarattığı manzara tüm gerçekliği ile gözlerimizin önünde idi. Fay hattı muhtemelen Anayolun altı ya da çok yakını idi. Yoldaki asfalt bazen halı gibi katlanmış, bazen kıtır kıtır doğranmış gibi. Yol kaldırımın dibine, kaldırımlar da binaların dibine kaymış, göçmüştü. Maraş- Pazarcık’a kadar ve ondan sonrası da yolda gördüğümüz binalar, köylerdeki evlerin çoğu haraptı. Tek tük sağlam yapılar görebildik.

Pazarcığın merkezine vardığımızda trafiğin bir şeridi bizi epey bekletti. Bitiş noktasına vardığımızda koca bir binanın Enkazının Ana caddeye doğru yıkıldığını gördük. Pazarcığın Ana caddesinde ve Dağa yerleşik kısmında fazla bir yıkım göze çarpmıyordu. Ama diğer kısmında yıkıntılar fazla idi.

Maraş:

Maraş, “Edebiyatın baş şehri”. Şehrin giriş tabelasında öyle yazılmıştı. Doğrusu Maraş bu unvanı hakkediyor. Pek çok şairi ve edebiyatçıyı yetiştirmiş şehirdir. İlk defa bu şehre ayak basıyorum. Etraf yem yeşil dağlarla çevrili, doğası güzel. İlk etapta alt yapısı düzgün, gelişmiş ve temiz bir şehir izlenimi veriyor insana.

Şehrin merkezine doğru gittik. Deprem daha çok şehir merkezini vurmuş. Maraş’ta ilk göze çarpan, çok geniş blok ve entegre binalar, Modern yeni yapılar da yıkılmış. Eski yapılar da. Deprem dairesel bir yıkım yapmış. Bu deprem Maraş’ı da çok fazla, çok feci yıkmış ne yazık ki…

Maraş şehir merkezinde ilk etapta dikkat çeken polis, Asker sayısı ve kırmızı plakalı lüks siyah araçların fazlalığı oldu. Devlet ve hükümet yetkililerine ait oldukları her hallerinden belli oluyordu. Bu da gösteriyor ki, devlet ve hükümet yetkilileri, ne zamandan beri buraya gelmişler, onu bilemeyiz ama fazlası ile gelmişler. Bir de yabancı devletlere ait kurtarma ekiplerinin fazlalığı dikkat çekiyordu. Geç İkindi sonrası Maraş’ı terk edip geceyi Adana’da geçirmek hesabı ile  yola çıkıyoruz.

G.Antep-Nurdağı:

Bu Deprem, Maraş ve etrafını ne kadar yıkmışsa Nurdağı’nı da o kadar yıkmış. Zira Nurdağı her ne kadar Antep’e bağlı ise de, G.antap-Adana-Maraş üçgeninde yer alıyor. Depremin fay hattı etkisinde kalmış. Dolayısıyla Nurdağı’nda da ciddi bir yıkım yapmış.

Gün batarken yaralı bir yürek, hüzün dolu bir kalp ile Nurdağı’ndan geçip Gâvurdağı tünellerine giriyoruz… Gece saat 11 civarı Adana merkeze varıyoruz. Akşam yemeğinden sonra biraz deprem sohbetinden sonra hepimiz uyuklamaya başlıyoruz. Zira hepimiz uykusuz ve yorgunuz. Derin bir uykuya dalıyoruz..

Sabah güneş doğar doğmaz Hataya doğru yola çıkıyoruz. Oradan da Hataya. Ceyhan’da kahvaltı ediyoruz. Ceyhan da etkilenmiş.  Sokak aralarında yer yer deprem çadırları görüyoruz. Ama pek bir yıkıntı görmüyoruz. Kahvaltıdan sonra yola çıkıyoruz.

İskenderun:

İskenderun’a girer girmez depremin yıkıntıları yine gözlerimizi tırmalıyor. Limanda çıkan yangın sönmüş. Geniş bir yer kapkara bir yangın izini taşıyor. Şehir merkezinden geçerken yolun sağı solu enkazlar ile dolu. Belen yokuşunu tırmanıyoruz, ardından aynı yokuşu iniyoruz.

Hatay-Antakya

Belen yokuşundan aşağı inince yavaş yavaş Hatay’ın içine giriyoruz. Hatay’ın Doğası insanı çarpıyor. Kuzey tarafı yem yeşil, uçları karlı Amanos Dağları, aşağısı renklerin tüm tonlarını barındıran düz bir ova, Zeytin Bahçeleri, üzüm bağları, her türlü yeşilliği barındıran bağ-bahçeler ardı sıra uzayıp gidiyor…

Şehrin içine doğru ilerlediğimizde yıkıntı ve enkazların hem sayıları, hem çapları giderek artıp büyüyor. Şehrin merkezine doğru inen alt geçiş köprüsünde yollar tıkandı. Trafik karmaşası ve şehre hâkim olan arapsaçı bir kargaşa başladı. Merkeze doğru zor bela gidebildik. Merkezden etrafa bakıldığında gözün görebildiği bütün cadde ve sokaklar enkaz ve yıkımlarla dolu. Bir saatten fazla şehri gezdik. Gözlerimiz yıkım ve enkazdan başka bir şey göremedi desek abartı olmaz sanırım.

 Bir hasar tespit uzmanı ile görüştük. Uzmanın bize aktardığı: “Hatay-Antakya adlı bir şehir artık % 90 civarında yıkım halinde.% 70’i yıkılmış,% 20’si de yıkılacak.”

 Ne kadar yerinde bir öneri olur doğrusu bilemeyiz ama. ibreti alem için, atayın fiziki haline hiç dokunmadan bir Deprem müzesi olarak bu şekil korunarak gelecek nesillere aktarılmalı, belki onların yöneticileri kalıcı önlemler alırlar. Sağlam binalar yaparlar. İnsanlık, bir daha böylesi bir drama tanık olmaz.

Objektiflerimize takılanlar:

Fotoğrafların bir dili elbette vardır. Bütün mesele o dili anlayabilmek O dile göre çözümler üretmek. Her şehir, il, ilçe, kasaba, köye dair dikkatimizi ne çektiyse fotoğraf ve videolarını çektik…

Yıkımsız, ölümsüz, yaralısız ve felaketsiz bir yaşam için yapılması gerekenler:

Li binê dîwarên xerabe runenin. (gotinê pêşiyên kurda)

Yıkık duvarların dibinde oturmayın. (kürt atasözü)

Bu ülke, bir deprem kuşağında yer alıyor. Dolayısıyla ilk defa deprem denen bir olgu ile karşılaşmıyor. Tarih boyunca pek çok bölgesi, ili, ilçesi, köyü depremlerle yıkılıp viran olmuş. Yakın tarihlerde büyük dram ve yıkımlara yol açan Lice, Erzincan ve en son Marmara depremi hafızalardaki diri canlılıklarını hala koruyor.

Ama buna rağmen bu ülkeyi yönetenler nedense sanki bu ülkede hiç deprem olmamış gibi, bir ruh halı içindeler. Marmara depremi sonrasında gelen yardımlar, kampanyalarla toplanan paralar, alınan vergiler nereye gitti? Ne için harcandı? Bunu hiç birimiz bilmiyoruz. Maalesef bunu sorup sorgulamak bile sıradan vatandaşlar için devlet ve hükümet aleyhinde işlenen bir suç her halde.

Bütün bunlardan ders alamadığımız için 6 Şubat 2023 Pazartesi gecesi sabaha doğru saat 4.17 civarı meydana gelen deprem, 10 ilde, bazı ilçelerinde ve o ilçelere bağlı köylerinde, mezralarında büyük bir yıkıma yol açan yüzyılın felaketi olan bir deprem unvanını aldı. Depremin kendisi bir kaderin eseri olabilir. Ama yol açtığı devasa hasar ve yıkımlar. On binlerce ölü, yüzbinlerce yaralı ve devasa bir sefaletin ortaya çıkarttığı felaket asla bir kader değildir. Kendi cehalet, bilgisizlik, akılsızlık, tedbirsizlik, hırsızlık ve arsızlıklarımızın toplamının eseridir.

Demiri, betonu, işçiliği, kontrolü ve hukuku çalınmayan hiç bir bina ve yapı ne yıkılır, ne de öldürür…

Depremin oluşumunu önlemek belki insanoğlunu aşa bir olay ancak, yol açtığı yıkımı azaltmak, en aza indirgemek kesinlikle insanoğlunun elinde. Çünkü dünyanın gelişmiş ülkelerinde bunun somut örnekleri var.

Dolayısı ile depremin yıkıcılığı bir felakete dönüşmeden önce önlenebilir. Onun için:

Deprem öncesi:

Depremin yıkıcı etkileri, daha deprem meydana gelmeden önce azaltılır. En aza indirgene bilinir. Bunun için alınması gerekli iki temel önlem almak gerekir.

1-Bina ve mekânların yapımlarının bütün aşamalarında devlet, hükümet, yapı denetim elemanları, inşaat firmaları, ev veya işyeri sahipleri… Herkes, yer seçiminden en son noktaya kadar işin gereği her ne ise gerekenleri yerine getirdikleri taktirde kesinlikle bu gün ortaya çıkan tablo ile karşılaşmayacağız. Çünkü sahada şunu gördük. Dağlık zemine kurulan ve işin usulüne, doğasına göre  yapılan yapılar yıkılmamışlardı. Ama ovalarda yapılanlar yerle bir olmuşlardı.

Bu nedenle diyebiliriz ki demiri, betonu, işçiliği, kontrolü ve hukuku çalınmayan hiç bir bina ve yapı ne yıkılır, ne de öldürür…

2-Devlet, hükümet, belediyeler ve diğer yerel kurumlar günlük, haftalık, aylık ve yıllık programlarla o yerleşim birimine yetecek düzeyde profesyonel arama-kurtarma elemanlarını yetiştirip onlar için gerekli hız ve donanıma sahip araç, gereç ve takım aletlerini çalışır vaziyette teyakkuzda beklettiği taktirde ve o ekipler depremin ilk dakikalarında oraya yetiştikleri taktirde kesinlikle bu günkü tablo ile karşılaşılmayacaktır.

Vatandaşların: “nerede bu devlet, nerede hükümet, nerede yetkililer? Haklarımızı, vergilerimizi helal etmiyoruz…” şeklindeki feryatları ile yeri göğü çınlatmayacaklardır…

Deprem anı:

Depremin ilk anı doğal olarak büyük bir kaos ve kargaşa anıdır. Tam da o birkaç dakikalık anlardan hemen sonra bazı temel çalışmalar çok hızlı bir şekilde işler hale gelmeli.

-yaralıları kurtarmak ve diğer hizmetlerin görülmesi için yolların açık, trafiğin işler halde olması gerekir.

– yaralılara acil müdahale ve sağlık hizmetleri- ambulanslar etkin çalışabilmeli.

-arama kurtarma hemen devreye girmeli.

-barınma, çadır, kış aylarında ısınma, seyyar beslenme, su, seyyar tuvalet… gibi hizmetler anında iş görür hale getirilmeli.

-salgın bir hastalığın önüne geçmek için temizlik hizmetleri aksatılmamalı.

-ölüsü, yaralısı, enkaz altında yakını olan, evi, barkı yıkılmış vatandaşlara, hasta, özürlü insanlara, hamile kadınlara, kadınlara, yaşlılara ve çocuklara öncelik tanınmalı.

-moral motivasyon için herkes deprem bölgesinin imdadına koşmalı.

-devlet akıl ve vicdan temelli bir koordinasyon, kolaylaştırıcı bir rol üstlenmeli.

-sivil vatandaşlardan, ülke dışından gelen yardımlara el koymak, sadece belli kanallara kanalize etmeye zorlamak, gelmesini önlemek, günümüz dünyasında insanlık vicdanın kabul edebileceği bir şey değildir.

Bu bağlamda bizzat kendimiz bu tarz bir engel ile karşılaşmamak için elimizdeki bütün imkânları nakdi olarak yaptık. Oysa bu el koyma korkusu ve endişesi olmasaydı, belki kamyonlar dolusu ihtiyaç malzemesi ile yola çıkabilirdik.

-bu nedenle depremin olduğu ilk anda, o yer için yıkımın çapına ve büyüklüğüne göre otomatikman bir seferberlik hali ile bütün kurumların eş güdümü ile olay mahalline intikal ve müdahale temel bir prensip haline getirilmeli.

Bir deprem vakasına iki üç gün sonra müdahale etmenin insani bir izahı olamaz. Pek bir fayda da sağlayamaz. Zira o depremde insanlar enkazlarına altında öldükten, kalıcı olarak sakat kaldıktan sonra, yer yurt harap, hayvanlar, eşyalar telef olduktan, hane virane olduktan sonra geç gelen bir müdahale ve yardımın kimseye bir hayrı dokunamaz…

Deprem sonrası:

Deprem sonrası, yaraları sarma aşamasıdır. Depremden hemen sonra bu hizmetler eksiksiz yapıldığı taktirde yaralar büyük ölçüde sarılıyor anlamına gelir. Böylece çok daha büyük felaket ve dramların önüne geçilmiş olur.

Depremden hemen sonra yukarıda sayılan bütün ön hazırlıklar yapıldıktan sonra:

1-cenazelerin defni hızlı bir şekilde yapılmalı.

2- seyyar beslenme ve sıcak yemek hizmetleri ile insanların yemek, gıda, su gibi temel ihtiyaçları giderilmeli. Bunlara paralel olarak portatif tuvalet hizmetleri ve çevre temizliği ilgili işler hemen devreye girmeli ki, salgın hastalıkların önü daha çabuk alına bilinsin.

3- çadır ve konteyner hizmetleri ile evleri yıkılan insanlar barınabilecek bir yere kavuşabilmeli. Bu yerlerin ısınma problemleri kurulum aşaması ile birlikte giderilmeli.

Sonuç ve değerlendirme:

Depremler bir kaderin eseri olabilir. Ama yol açtığı devasa hasar ve yıkımlar. On binlerce ölü, yüzbinlerce yaralı ve devasa bir sefaletin ortaya çıkarttığı felaket asla bir kader değildir. Kendi cehalet, bilgisizlik, akılsızlık, tedbirsizlik, hırsızlık ve arsızlıklarımızın toplamının eseridir.

Demiri, betonu, işçiliği, kontrolü ve hukuku çalınmayan hiç bir bina ve yapı ne yıkılır, ne de öldürür…

Depremin oluşumunu önlemek belki insanoğlunu aşar ancak, yol açtığı yıkımı azaltmak, en aza indirgemek kesinlikle insanoğlunun elinde. Çünkü  yaşadığımız dünyada gelişmiş ülkelerde bunun somut örnekleri vardır…

Dolayısı ile depremin yıkıcılığı bir felakete dönüşmeden önlenebilir. Onun için sadece bu ülkede değil dünyanın her yerinde devlet, hükümet ve millet olguları, yani bir bütün olarak insanlar deprem öncesi, deprem anı ve deprem sonrası üzerlerine düşen görev ve sorumlulukları hakkıyla yerine getirdikleri taktirde, bir doğa eseri olan deprem olgusunun oluşumu belki önlenemeye bilinir, ama bu olayın büyük bir yıkım ve felakete dönüşmesi, on binlerce ölü ve yaralı oluşturması kesinlikle önlenebilir.

10 ili kapsayan geniş deprem haritasında yaptığımız gözlemlerde, oralarda yaşayan vatandaşlardan birebir dinlediğimiz şikâyetlerden ve edindiğimiz duyumlardan şu hususlar somut olarak ortaya çıktı.

1-bu ülke, bir deprem kuşağında yaşadığı halde, bu topraklarda her birkaç yılda bir büyük yıkımlara yol açan depremler yaşandığı halde, bu toprakları yöneten devlet, hükümetler ve yerel yönetimlerin akıl ve vicdanları bu yıkımı önleyecek ciddi tedbirler almamış, alamamış ne yazık ki. Hem yapıların inşasında, hem yıkımı önleyici faaliyetler hususunda, bu yıkımların felakete dönüşmesini önleyebilecek ölçüde bir çalışma ve çabanın içine girilmemiş. Var olan hizmet ve çabalar çok çok cılız kalmış maalesef.

2- Devlet hükümet, afad her yere aynı hızda ve  aynı güçte müdahale etmemiş. Bazı yerlere iki- üç gün sonra gitmiş. Köylere, kırsal kesimlere hemen hiç gidilmemiş.

3- Devlet ve hükümeti temsilen güvenlik güçleri kurtarmaya gelen ekiplere ciddi zorluklar çıkarmışlar. Bunun niçin yapıldığını bilemiyoruz. Sivil vatandaşlardan  gelen yardımlara el konulmuş. Gelen yardımlara, eşyalar, zor ve cebir kullanılarak afata yönlendirilmiş. Bu durum hem yardım eden vatandaşlarda güven sorunu oluşturmuş, hem de depremden mağdur olmuş, yaralanmış vatandaşların daha fazla mağdur olmalarına yol açmıştır.

4- sahada çok ciddi bir barınma, kış, kar ve soğuk olması nedeniyle ısınma, çadır sorunu vardı. Battaniye ve giyecek kalın bir elbise bile bulamayan insanlar vardı.

5-gelen yardımların dağıtımında ciddi bir koordinasyonsuzluk sorunu vardı. Kimi yere pek çok kalem eşya, aşırı bir yığılmadan dolayı, özellikle yaş gıda, ikinci el giysi bütünüyle boşa gidiyordu. Kimi yerde ise ihtiyaç duyulan pek çok kalem eşya ne yazık ki yoktu.

6- bazı bölgelerde kar yağışı ve depremden dolayı yollar bozulmuş, köprüler yıkılmıştı. Depremin 5-6’ıncı günlerinde bile hiç bir hizmet ve yardım alamamışlardı. Enkazları olduğu gibi duruyor. Belki kendi imkânları ile çıkarabildikleri cenazelerini gömdüler ama diğer sorunlarını çözemediler. Temel geçim kaynakları olan hayvanları telef oldu.

7- bu deprem, çok geniş bir alanı kapsayan, yıkıcı şiddeti çok  fazla olan bir depremdi. Bu da başta devlet-hükümet- belediyeler ve varlık sebepleri topluma hizmet olan bütün kurumları kendi  mevcut durumlarını, duruş ve pozisyonlarını, sağlıklı bir akıl ve vicdan ile  ciddi bir sorgulamadan  geçirip yüzleşmeye itiyor. Vatandaştan topladıkları vergilerin, bu vergiler ve diğer gelirler ile oluşturdukları bütçelerin ne için ve nerede harcanması gereğini, acilen bir kez daha  gözden geçirmeyi ortaya koyuyor.

Çünkü bu deprem bütün israfları ve lüksleri yerle bir etti. Aklı ve vicdanı yerinde olan herkesi en kutsal olan insan hayatına ve sağlığına, insanca barınmasına sahip çıkmaya mecbur etti.

8-böylesi felaketlerde devletlerin ve hükümetlerin varlıklarının asli sebebi, o topraklar üzerinde yaşayan ve oralara bir şekilde yolu düşmüş, misafir olmuş bütün insanların can, mal, ırz, namus, şeref, onur, hukuk, ontolojik olarak müktesep (kazanılmış) bütün haklarını korumaktır. Bu sayılı ögelerden biri tehlikeye girdiği taktirde hiç ayırımsız bir şekilde, anında korumak, müdahale etmekle mükelleftir.

 son söz olarak bir daha böylesi bir felaketi yaşamamak için herkesi bu depremden almaları gereken dersleri çıkarıp kendilerine çeki düzen vermeye çağırıyoruz.

Bu acı felakette yaşamlarını yitiren bütün vatandaşlarımıza merhameti bol olan yüce Allah’tan rahmet, yakınlarına baş sağlığı ve sabır, bütün yaralılarımıza acil şifalar diliyoruz. Milletimizin başı sağ olsun. Hepimize geçmiş olsun. Bir daha böylesi bir felaketi görmemek duası ve dileğiyle…

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.