Sedat Doğan: Linç, Gasp Ve Talan, Yüz Kızartıcı Bir İnsanlık Suçudur

05.07.2024

Temiz bir vicdanın, dürüst ahlakın, herkesin hak, hukuk ve adaletini adil ve eşit bir şekilde vermeyen bir sistemin hükümran olmadığı bir havzada ve dünyada ırkçı linç, katliam, gasp, talan, kan ve gözyaşı asla eksik olamayacaktır.

Milletperverlik/vatanperverlik, bir toprak parçası üzerinde meşru bir yaşamı olan farklı din, millet, mezhep, meşrebe mensup herkesi insanca bir yaşam hakkına sahip ve layık görüp ona göre söz ve tavır geliştirmektir. Irkçılık ise kendinden başkasına hayat hakkını tanımayan bir barbarlıktır.

Bu topraklarda kimi aklıevveller bu iki kavramı karıştırıyorlar ne yazık ki. Ya da karıştırmış gibi yapmak hep işlerine geliyor.

Bu nedenle, ülkesinde yaşamakta olan herkesin huzur içinde yaşamalarının tarafı olanlar, ülkelerinde her kim kime, hangi kesime karşı ırkçı bir linç, katliam, gasp, talan, kan, tedhiş girişiminde bulunursa, onları insanlığa karşı yüz kızartıcı suç kapsamında, caydırıcılığı olan ağır bir hüküm ile yargılayıp cezalandırmak zorundalar. Yoksa ülkeleri huzur ve barışa hasret bir kaosa mahkum olurlar.

Bu bağlamda Suriyeli mültecilere yönelik ırkçı linç ve talana baktığımızda karşımıza şu tablo çıkıyor: Suriye’deki tekçi totaliter rejimin ürettiği zulümlerin Arap Baharı’nın tetiklemesiyle Suriye’de bir krize dönüştüğü günden bu yana, Türkiye’nin gündemine mülteciler ve Suriyeli mülteciler yoğun bir şekilde girmeye başladı. Buna Türkiye’nin yangından mal kaçırma duygusuyla oraya hesapsız atlaması da işi içinden çıkılmaz bir hale getirdi. Bugün de iş artık ırkçı linç, katliam, gasp, talan, kan ve gözyaşı evresine sıçramış durumda.

Zira ülkesinde yaşayan vatandaşlarının yarınlarını, huzur ve geleceğini düşünen, ülkenin ortak bir akıl ve vicdanı ile hareket eden bir ülkenin yöneticileri, ekonomik sıkıntılar ve enflasyon ile mücadelede nefesi tükenmek üzere olan hiçbir ülkenin yöneticileri kapılarını ve sınırlarını böylesine hesapsız, kitapsız bir şekilde devinen yoğun bir göç dalgasına açık hale getiremez. Yarınlarını böylesine riskli politikalara kurban edemez.

Temiz vicdanların, dürüst ahlakların, herkesin hak, hukuk ve adaletini adil ve eşit bir şekilde vermeyen bir sistemin hükümran olmadığı bir havza ve dünyada ırkçı linç, katliam, gasp, talan, kan ve gözyaşı asla eksik olamayacaktır.

Yaşanan olaylar ve görünen tabloya bakıldığında görünen odur ki, bu işe karar verenlerin, sıradan vatandaşların öyle kolay anlayamayacakları bir hesap kitapları var maalesef. Bu cenderede ise sıradan vatandaşa sadece kader adına çizilen kirli oyunu oynamak, çekilecek çileyi çekmek düşüyor.

Bu ülkede Cumhuriyetin kuruluş süreci ve sonrasındaki yakın tarihine baktığımızda buna benzer pek çok olayın yaşandığını görüyoruz. Mesela o süreçte Rumlar ile yaşanan nüfus mübadelesi, Turancı İttihat ve Terakki aktörlerinin masum sivil tepkiler adı altında 6-7 Eylül olayları arifesinde İstanbul, Adana, Diyarbakır ve daha pek çok yerde çıkarılan yangınlar, Ermenilerin başına getirilen trajedi. Cumhuriyetin kuruluşundan hemen sonra Kürtlere yaşatılanlar: Koçgiri, Dersim, Piran, Zilan Ağrı katliamları.

33 Kurşun Katliamı, 1943 yılının Temmuz ayında Van’ın Özalp ilçesinde, 33 kişinin hayvan kaçakçılığı iddiası ve 3. Ordu Komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın emriyle yargısız olarak kurşuna dizilmesi ve 32’sinin ölümü, birinin kaçması ile sonuçlanan olay. 70’ler ve sonrasında Maraş, Çorum ve Sivas’ta Alevilere yönelik yaşanan linçler, insanları diri diri yakma olayları, 80-90’larda Kürt bölgesinde yaşanan köy yakmalar, boşaltmalar. Devlet, illegal örgütler, korucular kıskacında Kürtlerin çürütülen sivil yaşamları ve insanlık onurlarının travmaları bugün hala da farklı bir şekilde devam ediyor.

Dolayısıyla bugün Suriyeli mülteciler üzerinden oynanan senaryo ve olup bitenler nedense bizleri hiç şaşırtmıyor.

Bu nedenle sözü burada kesip 1997’de uğradığım bir linç olayı ile konuyu saygıdeğer okuyucunun dikkatine sunmak istiyorum. Yaşadıklarımızı kitaplaştırdım. Ben eminim bu hikaye ve bu kitaptaki yaşanmış diğer hikayeler sizlere çok farklı bir bakış açısı sunacaktır.

“Hem Kum Kaçakçısı Hem de “Terörist” (!)

Çok tuhaf, anlamsız ve hukuksuz şeylerin yaşandığı bir ülkede yaşıyoruz. Allah, kimseyi isteği dışında doğup büyüdüğü yerden başka bir yere göç etmek zorunda bırakmasın. Şayet bırakırsa da bu göç, ister geçmişte, isterse hala canlılığı olan, siyasi bir rengi ve kokusu olan bir sebepten dolayı olmasın.

Çünkü böylesi bir durumdan dolayı yerinden, yurdundan göç etmek zorunda kalmışsan ve o sorun hala çözüme kavuşmamışsa, bu sorunla aşinalığı olan gittiğin her yerde doğduğun yer, bir yakınının ismi, dilin, bizatihi varlığın, giyiniş tarzın, herhangi bir alışkanlığın, önemsediğin bir renk, hatta kullandığın arabanın plakası bile başına çok ağır sorunlar açabilir. Varsın hiçbir siyasi düşüncen olmasın. Veya göçmene sebebiyet veren o siyasi görüşe, ideolojiye yüzde yüz karşı olsan bile yine de bu durumdan yakanı kurtaramazsın. Hiç ummadığın bir yer ve zamanda başına hiç ummadığın bir belayı açabilir.

Evet, çok tuhaf bir ülkede yaşıyoruz. Bir ülke hukukuyla, siyasi ahlakıyla, ekonomisiyle, insan psikolojisiyle ayakları yere basan, farklılıklarını zenginlik olarak algılayan, insanı yücelten barışık bir dil kazanamamışsa, o ülkede başınıza her an her şey gelebilir. Masum iken asi, mazlum iken zalim, alim iken cahil, veli iken deli, suçsuz iken suçlu ilan edilebilirsiniz. Veya bütün bunların tam tersi de olabilir. Bunu bir türlü önleyemezsiniz. Hiç hak etmediğiniz halde, böylesi bir belaya bulaştığınızda yakanızı kurtarana kadar akla karayı seçebilirsiniz.

Nasıl mı? Anlatmaya çalışayım. Benim başıma gelen hiç hesapta olmayan bela, bütünüyle arabamın plakası yüzünden geldi. Çünkü plakanın dışında hiçbir şeyim doğulu veya Kürt olduğumu ifşa etmedi. Zira ben ve muhatabım, birbirimizi rüyalarımızda bile görmemişiz. O kadarki hiç karşılaşmamışız. Memleketimizde süre gelen terör belası yüzünden ailecek Osmaniye’ye yerleşmişiz. Yıl 1996 olmalı. Çünkü buraya yerleşeli daha iki üç yılımız dolmamış. Herkese, her şeye yabancıyız. Adeta yaralı bir ceylanın ürkekliğini yaşıyoruz. Tanıdık veya tanımadık insanlara merhaba bile demekten ürken bir ruh halini yaşıyoruz.

Çünkü tanımadığımız yerleşik halk çok mecbur kalmadıkça selamımızı bile almaya taraftar görünmüyor. Öyle ya, ülkeye terör yayan bir bölgeden (!) yeni gelmişiz. Onlara göre belki de bir asker veya polis öldürdüğümüz için buralara kaçmışız.

Oralara çok eskiden yerleşmiş memleketlilerimizin bir kısmına da yanaşmak istemiyoruz. Çünkü onların bazı toplumsal fiil ve davranışlarını tasvip etmiyoruz. Kendilerine özgü bir yapıları var. Irkçılık ve şiddeti öykünen siyasi bir dili onaylamıyoruz. Bu temelde siyaset ürettiğini sanan siyasi oluşumlara, gönülden onaylamadığımız bir siyasi görüşün savunucusu pozisyonuna düşmek istemiyoruz. Bu yüzden onlarla da fazla hemhal olmak istemiyoruz. Çünkü onları pek tanımıyoruz.

Zira evimizi, barkımızı, bağımızı, bahçemizi sahipsizliğe terk edip can derdiyle buralara kadar bir çeşit kaçmak zorunda kalmışız. Bu yüzden burada da yeni bir bela ile hiç mi hiç karşılaşmak istemiyoruz.

Bir traktörümüz var. On beş nüfusluk ailenin ekmek teknesi. Babamın emekli maaşını saymazsak, ailenin tek geçim kapısı. Küçük kardeşim askere gitmiş. Traktörü mecburen ben kullanıyorum. Şubatın sonları olacak. Güneşli, sıcağımsı güzel bir gün, babamı da yanıma aldım. Hem o biraz açılsın, temiz bir hava alsın. Hem biraz çevreyi tanımış oluruz. Hem de dönüşte bir römork kum getiririz. Evimizin, avlumuzun biraz tamirat işleri var. Kumu orda değerlendiririz. O niyetle evden çıktık…

Osmaniye’nin kuzey tarafındaki Kadirli yolu üzerinde Cevdetiye diye bir kasaba var. Şehre üç- beş km uzaklıktadır. Oradan bir ırmak geçiyor. Ceyhan’ın bir kolu olmalı. O ırmağın deltasına vardık. Oradan kum çıkaracağız.

Bilmeyenlere belki garip gelecek ama oradan kum çıkartmanın yasak olduğunu gerçekten de bilmiyoruz. Veya bu yasak sadece bize mi yönelik onu da bilmiyoruz…

Dört-Beş el arabası kadar kum hazırlamışım. O sırada bize doğru bir traktör geldi. Gazla çalışan eski, ufacık bir şey. Üzerinde Cevdetiye Belediyesi yazıyor. Yanı başımızda durdu. Şoför bize selam verdi. Selamını aldık.

– Arkadaş, buradan kum çıkartmak yasak.

Ben:

– Arkadaşım vallaha kusura bakmayın, inanın yasak oldu ğunu bilmiyorduk. Bilseydik gelmezdik. Tamam, bir daha gelmeyiz, dedim.

– Tamam, bu son olsun… Diyerek gitti yanımızdan. Yaradan şahittir, aramızda kırıcı en ufak bir tartışma, söz falan geçmedi. O gidince, babam:

– Haydi, buradan gidelim. Elin memleketinin yabancısıyız. Başımıza bir hal gelmesin, dedi.

Ben:

– Başımıza ne gelecek baba?

Römorku dolduralım öyle gi delim, dedim. (Bu arada Çukurova’nın mahalli ağzında römorka naylon diyorlar)

Babam:

– Hayır, olmaz oğlum. Bu kadar yeter, dedi.

Onu kıramadım. Çıkarttığımız, yedi- sekiz el arabası hacmindeki kumu römorka attım. Eve geliyoruz.

 Asfaltın girişinde, beyaz bir minibüsün yolun ağzında dur duğunu görüyorum. Ama doğrusu neden durduğunu bilmiyorum. Hele bizim için durduğunu tahmin bile edemedim. Yanlarına vardığımızda, iki zabıta memuru ve az evvel yanımıza gelmiş olan şoför genç, arabadan indiler. Zabıtalar hemen römorkun içine baktılar.

Biraz yaşlıca olan zabıta, arabada fazla bir kum görmeyince şoförü tersledi:

– Hani, sen kum kaçakçısı var, diye ortalığı velveleye verdin. Hani kum?

– Amirim ben yanlarına gittiğim de bu kum yoktu. O öyle deyince, ben daha yeni olayın vahametinin farkına vardım. Genç arkadaşımızın niyeti, bize suçüstü yaptırıp ceza kestirtmekmiş.

Ben sözünü kestim:

– Amca bey, arkadaşlar merhaba. Ya kusura bakmayın. Buraların yabancısıyız. Çevreyi tanımıyoruz. Babam biraz açılsın diye ırmağın kenarına geldik. Doğrusu gelince de biraz kum götürelim diye düşündüm. Evde biraz tamirat işimiz var. Bu işin ticaretini falan yapmıyoruz.

Bu arkadaşımız geldi, bize selam verdi. Merhabalaştık. Son ra burası belediyenin malı, kum çıkarmak yasak dedi. Biz de kabul dedik. Herhangi bir itirazımız olmadı. Aramızda kırıcı bir söz falan da geçmedi. Babam aramızda geçene şahittir. So rabilirsiniz.

– Hayır, yalan söylüyorsun. Sen bu kumu sonradan çıkardın.

– Ya arkadaşım, söylediğin ayıp değil mi? Sen ne dediğinin farkında mısın? Sana bir borcum falan var mı ki,yalan ifade sini kullanıyorsun?. Sen beni tanımıyorsun. Ben seni tanımı yorum. Ortada yalanı gerektirecek bir şey de yok. İstediğin bu kum ise onu da buraya boşaltır, giderim evime.

 

Bunun üzerine yaşlı zabıta babamdan özür diledi. Kusura bakmayın. Yalnız burası yasak bölgedir. Belediyenin malıdır. Bir daha buralardan kum almaya gelmeyin. Belediyenin emridir. Ceza yazmak zorunda kalırız. Karşılıklı bir teşekkürle ve güzellikle ayrıldık oradan…

Ama bu genç şoför arkadaş, benim plakayı çok feci bir şekil de kafaya takmış olmalı. (21 FS…) Aradan bir iki hafta geçti. Yine o kasabadan geçeceğim.Kadirli ilçesinin bir köyüne gideceğim. Yalnızım. Kasabanın içine doğru inerken yol biraz eğimli. Seyir halindeyiz. Arkamda kum yüklü Fatih bir kamyon var. Korna çalıp benden yol istiyor. Ben ona yol versem bile o, önümdeki traktörü geçemeyecek. Çünkü yolu ortalamış.

Önümde yine belediye traktörüne benzer bir traktör var ama tanımıyorum. Çünkü arkasında her hangi bir şey yazmıyor ve ben geçenlerde yaşadığımız hadiseyi unutmuşum bile. Ayrıca pek usta bir şoför de sayılmam. En ufak bir dalgınlık konsantremi bozuyor. Sırf bu endişe ile korna çalıp yol istedim.Başını çevirip bana bakan şoför, yine benim o adamım çıkmasın mı? Yanında da iki kişi var. Adamım korna sesiyle başını arkaya çevirince arabamın plakasını, dolayısıyla beni tanıdı. Hiç istifini bozmadı. Bir korna daha çaldım. Çünkü kamyon beni sıkıştırıyor. O, sanki hiçbir şey duymamışçasına, müstehzi bir gülüş atarak yoluna devam ediyor. Üçüncü kornayı da çaldım. Adam istifini hiç mi hiç bozmuyor. Arabamı kurtaracağımı kestirince onu sollayıp geçtim.

Tehlikeli hiçbir durum yaşamadık. Ben onları geçerken, onların tarafına baktığımı bile hatırlamıyorum. Tam tersine tanımamazlıktan gelip yoluma devam ettim. Yalnız hem arkadan hem de önden gelecek arabalardan kurtulmak için biraz sürat yaptım. Çünkü hemen önümüzde köprü var ve yol çok dar. Bunun dışında anormal bir durum hatırlamıyorum. Şayet anormal bir durum yaşansaydı, olay yerinden bu kadar rahat ayrılmazdım her halde.

Ama onları sollamam genç adamın çok zoruna gitmiş meğer. Bu yüzden hemen dönüp traktörü belediyeye bırakıyor. Belediyenin minibüsünü alıp üç arkadaşıyla birlikte peşime düşüyor. Benim de hiçbir şeyden haberim yok.

Yaklaşık beş km yol gitmişim. Seyir halindeyim. Baktım beyaz bir minibüs beni geçti. Elli metre geçmeden önümde durdu. İçinden dört adam çıktı. El işaretiyle durmamı istediler. Ben, traktöre dair bir iş soracaklar veya arabaları bozuldu, çekmemi isteyecekler, sandım. O niyetle durdum. Durduğum vakit traktör şoförü de arabadan indi. Ben, adamların niçin durduklarını hala anlamış değilim.

Fakat durur durmaz dördü birden bana saldırdılar. Hiç beklemediğim bir şey bu. Adeta şok geçiriyorum. Üzerimde savunmamı yapabileceğim hiçbir alet yok. Kendimi savunmak için yol kenarında ne buluyorsam onlara fırlatıyorum. Doğrusu fazla üstüme de gelemiyorlar. Ama beni epey hırpaladılar. Bütün  karşı çabama rağmen yeteri kadar dayağımı yedim…

Fakat Allah’a şükrediyorum ki o gün üstümde kesici, delici bir alet veya bir silah falan yoktu. Yoksa kesinkes cinayet iş lerdim. Çünkü olay o kadar zoruma gitmiş o kadar sinirlenip öfkelenmişim ki anlatamam. Bir köyün girişindeyiz. Bizi ayırmak için köyden kimse en ufak bir müdahalede bulunmuyor. Sadece seyrediyorlar. Yorgunluğumuz bizi  birbirimizden ayırdı. Kendi kendimize durduk.

Yol kesen adamım, ruhsat ve kimliğimi istiyor. Seni karakola götüreceğim,diyor.

Sinirimden, ulan oğlum yol kesen siz, adam döven siz. Şahsi eşyalarımı gasp etmeye kalkışan sizsiniz, siz dört kişisiniz ben tek başınayım. Biz memleketimizde terör var diye çıkıp buralara sığındık. Meğer asıl terör burada imiş. Benim suçum ne? Ben size ne yapmışım ki bütün bunları bana reva görüyorsunuz. Gidin karakola şikâyetinizi edin. Bu memlekette adalet varsa bunu fitil fitil burnunuzdan getireceğim. Siz kendinizi ne sanıyorsunuz?

Adamların üçü karakola gitti. Biri de başımda nöbet tutu yor. Kaçacağımı sanıyor. Karakolda benim hakkımda şu suçlamayı yapmışlar: “Efendim biz bir adamı kum sahasından kovaladık. Bizi dövmeye kalkıştı. Bizi tehdit etti. Bana Diyarbekir’li derler. Ben adamı yerim…” falan epey bir yalan ve yakıştırmayı boca etmiş. Bu ithamları, karakola gittiğimizde komutanın benim için sarf ettiği sözlerden anlıyorum.

Onlar gittikten beş-on dakika sonra askeri bir araç bize doğru geldi. Yanımızda durarak:

Askerin biri, Kum kaçakçısı sen misin diye sordu?

Ben:

– Hayır. Kum kaçakçısı falan değilim. Ama traktör şoförü benim.

– Hakkında şikâyet var. Haydi karakola.

– Tamam geliyorum.

Traktör ile onları takip edip karakola vardım. İçeri girdik. Gençten bir astsubay beni görür görmez, kollarını çemreye rek çok sert bir ses tonuyla:

– Sen eşkıya mısın, dayı mısın, terörist falan mısın? Hem kaçakçılık yapıyorsun hem de adam dövmeye kalkışıyorsun. Onun da niyeti beni dövmek. Bu her halinden belli oluyor. Ben dirayetimi yitirmeden ve sakin bir ses tonuyla:

– Bir dakikanızı rica edeyim beyefendi. Önce ifademi dinle yin. Ondan sonra ne gerekiyorsa yaparsınız. Siz komutansınız. Gerekirse döversiniz, bu size kalmış bir olay. Ama lütfen önce ifademi dinleyin.

– Anlat o zaman. Nedir ifaden?

Daha önce kum sahasında başımızdan geçenleri özetledik ten sonra:

– Benim açımdan, bu gün yaşadığım olay geçenlerde yaşadığımız hadisenin bir çeşit devamı, tek suçlu arabamın plakası.

Ben bu arkadaşın kullandığı traktörü mecburiyetten dola yı solladım. Çünkü kum yüklü kamyon beni sıkıştırarak benden yol istiyordu. Sollama hadisesi arkadaşın zoruna gitmiş. Dönmüş yanına üç adam da alıp minibüsle peşime düşmüşler. Dördü bana, sorgusuz sualsiz bir şekilde saldırdılar.Dövebildikleri kadar da dövdüler.

Beni niçin dövmeye kalkıştıklarını da bilmiyorum. Kavga esnasında uydurmaca sebeplerini açıkladılar. Bütün bunlar yetmediği gibi şahsi belgelerimi gasp etmeye kalkıştı lar. Esas ben bunlar hakkında davacıyım. Ben bu memleketin yabancısıyım. Buraları hiç tanımıyorum ki, kaçakçılık falan yapayım.

– Şimdi sen kum sahasından kaçmadın mı?

– Ya ne kaçması komutan?. Arabamda kürek bile olsaydı ben bu adamları şimdi komalık etmiştim. Bunun üzerine komutan bir askere emredip:

– Git bak bakayım, arabada kazma kürek falan var mı? Asker çıktı, döndü:

– Yok komutanım. Arabada hiç bir şey yok. Durum netleşince ve galiba biraz da Türkçemin düzgünlüğü beni komutan dayağı yemekten kurtardı.

– Tahsilin ne?

– Üniversite terk.

– Hangi üniversite?

– Marmara üniversitesi ilahiyat fakültesi.

– Niye terk ettin?

– Daha çok maddi sıkıntıdan.

– Ne arıyorsun bu memlekette? Plakan 21…

– Terörden dolayı göç ettik.

– Nasıl yani? PKK mı sizi zorladı? Yoksa PKK’ya yardım falan mı ettiniz?

– Hiç biri?

– Nasıl hiç biri? O zaman niye göç ettiniz?

– Anlatması çok uzun sürer ama kısa tutacağım.

Bizim köyün arazisinde koruculara pusu kuruldu. Kim yaptı bilmi yoruz. Ama bu tarz organizeli saldırılar genelde örgütlerin işi olur. Birkaç korucu öldürüldü, bir kaçı da yaralandı. Bu olaydan sonra hem korucular hem de karakol, 1500 nüfusluk köyde hayatı çekilmez hale getirdiler. Karanlıkta iki defa evlerimiz yaylım ateşine tutuldu. Hepimiz ölümden döndük. Kim yaptı bilmiyoruz. Bunun üzerine karakol komutanı, can güvenliğinizi sağlayamıyorum, kendinize güvenli bir yer bulun, dedi. Biz de göçüp buralara geldik. Ama galiba burada da rahat yüzü göremeyeceğiz?

Bu soru ve cevaplardan sonra bu sefer onlara dönüp özellikle de şoföre;

– Ayıp değil mi sizin yaptığınız?

Onların hepsi başlarını önlerine eğdiler. Şoför, söylenecek söz bu lamayınca:

– Ama komutanım o bizi tehdit etti. Dört kişi beni dövmeye kalkışırsa ben de hem dövmeye kalkışırım hem de tehdit ederim. Elimden gelen her şeyi yaparım.

Bu arada söz alıp:

– Komutanım, ben onlara, hukuk ve adalet yoluyla hakkımı arayacağımı söyledim. Eğer bu tehditse aynı şeyi burada da söylüyorum. Dağ başında mı yaşıyoruz? Ben bu adamların peşini bırakmayacağım.

– Olan olmuş bir kere. Hadiseyi büyütmeyin bence. Barışın.

Ben:

– Adana’da amcam, akrabalarım var. Amcama bir telefon açayım. Ona göre kararımı vereceğim.

– Tamam açabilirsin.

Amcamı aradım. Durumu izah ettim. Amcam, şikâyetçi olma. Olayı başka türlü çözeriz. Sana bir şey olmuş mu? Hayır. Biraz hırpalandım. Ama hakarete uğramışlığımı içime sindiremiyorum.

– Bir şey olmaz. Sen canını sıkma.

Komutan bizi dinliyor.

– Ne diyorsunuz yahu?

– Bir şey dediğimiz yok. Ben bu adamlarla barışmıyorum. Şikâyetçi de olmuyorum. İcap ederse sonra şikâyetçi olacağım.

– Bu ne demek?

– Fazla detayına girmek istemiyorum. Ama müsaadeniz varsa ben evime gitmek istiyorum.

– Gidebilirsin. Ama barışırsan iyi olur.

– Sağ olun. O benim takdirime kalmış bir olay.

– Bak barışmazsan seni bu yolda her gördüğümde yakalarım.

-Benim gayri meşru hiçbir iş ve uğraşım yok. Buna rağmen yakalayacaksan yakala.

– Neyse sonra demedi deme. Diyerek beni etkilemeye çalışıyor. Çünkü şikâyetten niçin vazgeçtiğimi çok iyi tahmin ediyor.

Bu arada benim adamlarda renk namına bir şey kalmadı bu telefon üzerine. Hırpalanıp hakarete uğrayan ben olmuşum. Ama korkanlar onlar. Komutana teşekkür ederek oradan ayrıldım.

Eve geldim. Mahalle başıma yığıldı. Amcalar mahalleye telefon açmış. Mahallenin çoğunluk nüfusu Kürt ve hemen her kes birbirini tanıyor. Mahallenin Kürt ve HADEP çizgisinde sol ağırlıklı bir yapısı var. Bu durum bizim hemşerilerimiz arasında daha belirgin görünüyor.Özellikle siyasetle uğraşanlardan bazı yaşı başını almış adamlar gençleri etkilemeye çalışıyorlar.

Toparlanın. Kasaba ya baskına gideceğiz. Bir Kürdü nasıl döverler? Dört kişinin bir kişiyi dövmesi hangi ahlak ve adalete sığar…

Ben bütün bu tartışma ve niyetlerin önünü kestim.

– Bakın arkadaşlar benim yüzümden bu şehirde bir Kürt Türk kavgasının çıkması taraftarı değilim.

Bu bir. İkincisi beni dövenleri tanımıyorum bile.

Bunlar kimdir? Kimin oğludur? Manyak-Psikopat mıdırlar? Bir örgüt üyesi falan mıdırlar doğrusu hiç bilmiyorum. Kalkıp hurra diye bir kasabayı falan basmak, hiç akıl karı bir iş değil. Haklı iken haksız duruma düşeriz. Ben buna izin veremem. Önce bir araştıralım. Gerekirse bunu yapan adamın ifadesini uygun bir şekilde alırız. Hepinize çok teşekkür ediyorum. Hepinizden Allah razı olsun. Ben kavgayı sevmiyorum. Tekrar ediyorum, benim yüzümden bu şehirde büyük bir kavga çıksın istemiyorum.

 

Bu arada o kasabada daha önce çiftlik yapmış Urfalı bir ar kadaş var. Kasabayı çok yakından tanıyor. Ailece diyaloğumuz iyi. O da olayı duydu. Bizden habersiz olayı araştırıyor. Bu hadiseyi çıkaran aktör belediye başkanının yeğeni imiş, Belediye Başkanı da Fazilet Partili imiş. Başkana durumu izah ediyor. Eğer özür dilemeye gelmezlerse bu olayın büyütülüp kötü sonuçlar doğuracağını söylüyor. Bizim ailenin durum ve konumunu da belirtiyor. Başkan özrün bir işe yarayıp yaramayacağını soruyor. O özrün olayı kapatacağını söylüyor.

Olayın üçüncü günü evdeyiz. Amcamlar da gelmişler. Başka misafirlerimiz de var. Bir minibüs ve iki taksinin kapımızda durduğunu gördük. Geçmiş olsuna gelen misafirler olduğunu sandık. Gelenleri içeri buyur ettik. Yeni misafirler kendilerini tanıştırıp hemen konuyu açtılar.

Belediye Başkanı:

– Hocam kusura bakmayın. Hem sizden hem de büyükleri nizden özür dilemeye geldik. Benim yeğenim çok affedersiniz bir… yedi. Bizi bağışlamanızı istiyoruz. Bir hasarınız falan ol muşsa da ödemeye hazırız…

Bunun üzerine sözü almak zorunda kaldım:

– Başkan, yanımızda benden yaşça büyük insanlar oturuyor. Hepinizin huzurunda edep dışı sözler sarf etmeyi doğru bul muyorum. Özrünüzün kabulü büyüklerimize kalmış bir olay.

Ama lütfen gençlerinize, cahillerinize biraz insanlık öğretin. Neyin, nerde ve nasıl yenileceğini öğretin. Bu memlekette iki insan bir araya gelince bölücülükten, ülkenin birlik ve be raberliğinden dem vuruyor.

Ama iş pratiğe gelince en büyük bölücülüğü buradaki ev sahipleri, yani sizler yapıyorsunuz. Buraya göç eden insanlar yeterince dertliler, mağdurlar. Hemen herkes bir şeylerini terk ederek buralara sığınmış.

Bu insanların bölücülük gibi bir dertleri olsaydı daha doğuya, dağlara giderlerdi. Saddam’a sığınırlardı. Buralara gelmezlerdi. Mesela Benim hadisemde dua edin ki, mağdur benim. Ve ben şöyle ya da böyle aydın bir insan sayılırım. Eğer benim yerime cahil ve ırkçı duyguları kabarık bir insan bu hadiseyi yaşamış olsaydı, dünden bu yana bu şehirde çoktan bir Kürt -Türk kavgası çıkmıştı. Sizin gibi dini duyarlılıkları gelişkin insanların çocukları böyle cahilce işler yaparlarsa, ırkçı duyguları ön planda olanlar neler yapmazlar. Bu işlerin sonu nereye varır, onu siz tahmin edin.

Bunun üzerine:

Başkan ikinci özür beyanıyla bol ayetli, hadisli bir sohbete girişti.

Bu arada anamın iki gözü iki çeşme:

– Oğlumun biri asker, hepimizin sığınağı, başımızın gölgesi bu oğlumdur. İki çocuğu var. Çocuklarım bir karıncayı bile ezme taraftarı değiller.Tabi bunu Kürtçe söylüyor. Türkçe tercüme ediyoruz.

 

Adamlar çok mahcup bir ruh haliyle duygulanıyorlar. Amcam-babam, aile şerefimiz hatırına bu olayı kapatacaklarını, buna benim de rıza göstermemi istiyorlar. Bu hal üzre ben de şeytana lanet getiriyorum. Çünkü böyle hesapta olmayan şeylerle uğraşıp daha fazla yıpranmak istemiyorum. Zira yeteri kadar yıpratıyor beni, onaylamadığım bir yaşam şekli ve sığınmak zorunda kaldığım bu şehir ve bu mahalle.

Böylece hem Allah, hem türk milleti nezdinde hem kum kaçakçısı (!) hem de terörist olmadığım resmen onaylanmış oluyor. Ama devlet katını bilmiyoruz…

Ama hüznümüzü içimize gömerek bu mağduriyetin karşımıza daha neler çıkaracağını kestiremeden hayata tutunma ya çalışıyorum. Bu ve buna benzer hadiseler enson canıma tak ediyor. Köye dönüş izni çıkınca bizimkiler tekrar köylerine döndü. Ben de Diyarbekir’in merkezini mesken eyledim. On bir yıllık göçmen hayatından sonra bu sefer kendi memleketimde, doğduğum topraklarda hayata tutunma mücadelesine girdim.

 

Hayat devam ediyor. Mücadele de. Birbirimizi nereye kadar götüreceğiz? Onu ancak Allah biliyordur. Bu yaşadıklarımıza ve bu memlekette yaşanan onca şeye rağmen ülkede her şey güllük gülistanlık gidiyor, hiçbir soru numuz yok, kuzu kuzu, koyun koyuna, kucak kucağa ve kar deşçe yaşıyoruz diyenlere ithaf olunur. Osmaniye / 1998 ”

 

Son söz niyetine. Yaradan önce bizleri, sonra bütün insanlığı böylesine barbar  ve ırkçı linçlerden korusun.Bütün insanlığa aklı selim,Temiz bir vicdan ve dürüst  bir ahlak ve hukukun herkesin başta yaşam hakkı olmak üzere  bütün haklarını güvence altına aldığı bir yaşam modeli nasib etsin. Bu kan ve göz yaşları son bulsun…

 

Diyarbakır/ 04.07.2024

______________

 

(*) (Büyükler için KART KURT KÜRT MASALLARI -Sedat Doğan s.240-251- Çıra yayınları.2022)

 

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.