Ümit Aktaş Yazdı: Asya’nın İsyanı

09.04.2021

Yirminci yüzyıl, birçok başka hususiyetleri bir yana, büyük ölçüde Batı dünyasının Asya üzerindeki egemenliğini pekiştirme ve Asya’nın da bu tahakkümden kurtuluş çabası içerisinde geçti. İki dünya savaşı yanında, iki önemli devrimin, sosyalist ve İslamî devrim(ler)in de temel meselesi bu idi.

Kuşkusuz ki Avrupa’nın, Atina’dan itibaren başlayan ve günümüzün Batı’sını özgülleştiren yanına dair hemen hiçbir şeyi yoktur ki kökeni Asya (Mısır, Babil, Fenike, Pers, Hint, Çin, Yahudilik, Hıristiyanlık, İslam…) olmasın. Ve yine, günümüzün Asya’sında da hemen hiçbir şey bulunmamaktadır ki kökeni Batı’da (Avrupa, ABD) olmasın.

Sözgelimi Birinci Dünya Savaşı içerisinde Rusya’da gerçekleşen ve savaşın olduğu kadar dünyanın da kaderini büyük ölçüde etkileyen sosyalist devrimin kökleri Marx ve Engels gibi Avrupalı düşünürlere dayanır. Ve bu sosyalist devrim, akabinde Çin’de ve sair başka Asya ülkelerinde gerçekleştirilen devrimlerde de etkilerini sürdürmüştür.

Hindistan’da bağımsızlaşma mücadelesi veren Gandi de bu mücadeleye dair temel stratejisini Hindu örfü kadar, İngiltere’deki eğitimi sırasında tanıştığı “sivil itaatsizlik” düşüncesine dayandırmıştır. Sivil itaatsizlik ise Henry David Thoreau, John Ruskin ve Tolstoy gibi Batılı düşünürlerin şiddet dışı direniş anlayışlarına dayanmaktadır.

Osmanlı’nın 1908 ihtilali ile birlikte içerisine girdiği bunalımdan çıkışı da, Kemalizm’in dayanağı olan Fransız Devriminin cumhuriyetçi fikirlerinin izleğinde ve buradan devşirilen ulusalcı bir fikriyat çerçevesinde gerçekleştirilmiş; bu tür bir modernleşme yordamı, birçok İslam ülkesini de doğrudan ve dolaylı bir biçimde etkilemiştir.

Yirminci yüzyılın son önemli siyasal eylemi olan İran İslam Devrimi de, Ali Şeriati’nin Fransa’daki eğitiminden devşirdiği devrimci fikirler yanında, Humeyni’nin geleneksel Şii düşüncesini mezcettiği cumhuriyetçi fikirlere ve devrimci düşüncelere dayanmaktadır.

Bu süreç içerisinde emperyalizmi kıtadan kovan Asya halkları, modernite karşısında girilen krizin ve modernitenin etkisinde kalmaktan kurtulamadılar. Gandi’nin bu etkiyi savuşturmak için özgürleşmeyi bağımsızlaşmanın önüne alan stratejisi ise, modernitenin ve ulusçuluğun etkisi altındaki siyasal liderler (Cinnah, Nehru…) tarafından reddedildiği için, bağımsızlaşma ölü bir doğuma dönüştü. Kemalizm’in imparatorluğu ulusal bir cumhuriyete indirgeme tavrı da, farklılıkların hukukunu gözetmeyen bir modernleşme tutkusuyla ardında yüz yıldır çözüme kavuşturulamayan sorunlar bıraktı. İran İslam Devrimi ise, olgusal anlamda mezhepçi bir ulusal cumhuriyeti gerçekleştirebildi. Sosyalist düşüncenin insanlığa farklı açılımlar öneren toplumculuğu ise, Çin ve Rusya gibi ülkelerde baskıcı ve ulusal cumhuriyetlere dönüştü.

Modernitenin etkisiyle kadim geleneklerini reddeden bu toplumlar, sonuçta ortaya kötü bir Batı taklitçiliği, baskıcı otoriterlikler ve çoğul kimlikleri reddeden asimilasyoncu politikalar koymaktan başka bir şey gerçekleştiremediler. Batı’yı taklit etmenin ötesinde, Batı ile rekabete kalkışan bu modernleşme biçimleri, ortaya kendi halklarını modernleştirme gayreti adına uygulanan zulümlerden başka bir seçenek de koyamadılar.

Aslında Gandi, tüm bunları öngörerek, Batı modernitesine karşı, toplumunu kadim geleneklere dayanarak ıslaha girişti ve bunu kendi öz edimleriyle gerçekleştirmeye yönelik bir strateji geliştirmeye çalıştı. Esası tabiatla, gelenekle uyumlu ama yeni(lenmiş) bir bakışla geleneksel çıkmazları aşmaya çalışan köy topluluklarına ve tarımsal bir üretime, toplumsal özerklikler ve insani özgürleşmeye dayanan bu model,  tabiatla olduğu kadar farklılıklarla da barışık bir tutumla, Batı endüstriyalizmini, tabiatı dikkate almayan köleci fabrika üretim modelini, rekabetçi çatışmayı ve dahası silahlanmayı ve savaşı reddeden bir modeldi.

Zira ona göre fabrika üretim sistemi kadar çatışmacı Batılı siyaset biçimleri de doğrudan şiddet üreten ve bunu topluma ve tabiata yayan biçimlerdir. Zihnini kendini özgürleştirme üzerinde düşünmeyi sağlamak yerine, emperyalizmden bağımsızlaşmaya odaklayan ulusalcı modeller, sonuçta farklı bir biçimde de olsa Batı’ya bağımlılığını sürdürecektir.  Hatta bu bağımlılığı daha da derinleştiren bir biçimde, Hindistan ve Pakistan ayrışmasından başlanarak, giderek Bangladeş, Sri Lanka gibi ayrışmalarla ve Keşmir gibi bir sorunla çatışma noktalarını çoğaltan bir rekabetçiliğe sürüklenilecektir. Dolayısıyla giderek çokuluslu Batı şirketlerine fason imalat yapan köleci toplum biçimine geri dönülecektir. Bu ise Gandi’nin teşhisiyle, bağımsızlaşıldığı halde özgürleşilemeyen, bağımlılığın sadece biçim değiştirmiş bir halidir. Ahlakiliği hiçe sayan ve sadece güce önem veren bu değişme biçimleri, sonuçta emperyalizme karşı temel sorununu, Batı sistemi kadar zihniyetine de bağımlılığı aşamayan nihilist yıkıcılıklardan başka örneklikler üretemediler.

Avrupa’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasında çekildiği Asya, onun hayaletiyle boğuşmaktan kurtulamadığı gibi, kendi temel sorunlarına karşı da körleşti. Ulusalcı modernitenin çizdiği sınırlarla boğuşan bu yetersizlik, kendi gerçekliği üzerinde düşünmeyi başaramadığından, bu gerçekliğin yerine Batılı tahayyülleri koydu. Kendine yabancılaşmanın bu hali, Batı’nın izlediği olumlulukları bile kavrayamadı. Sözgelimi federalist uygulamalar yerine, kötü bir Batı taklitçiliği olan ulusallıklar, farklılıklara yaşama hakkı tanımadığı gibi, farklılıkların benzeştirilmesi uğruna şiddete dayalı otokratik siyasetleri toplumsal kurtuluşun yegâne biçimiymiş gibi kendi halklarına dayattı. Halklarının refahından kıstıkları zaten kıt olan kaynaklarını ise, kendi halklarını bastırmak ya da komşularıyla didişmek için ihtiyaç duydukları ve kaynakları çoğu kez Batılı silah sanayileri olan alanlara sarf edildi. Böylece Batı’ya olan bağımlılık daha da katlanarak devam etti.

Aslında kadim dünyanın bilgeliklerine sahip olan Asya’nın üstlenmesi gereken sorumluluk, dünyayı cehenneme çevirmeye çalışan kapitalizm ve modern bilime, yani Alain Badiou’nun deyişiyle dünyaya karşı belirgin bir sorumluluğa sahip olmayan bu ilk uygarlığa karşı, sürdürülebilir, dünyayı umursayan ve kapitalist çılgınlığın hezeyanlarına boyun eğmeyen bir öncülüktür. Ama görülen o ki Asya, terbiye edilmiş bir fil gibi, hâlâ terbiyecisinin ayak izlerini takip etmekte.

Yüzyılın ardından Asya toplumlarına baktığımızda, o yoğun mücadelelerin sonucu, derin düş kırıklıklarından başka bir izlenime yer bırakmamakta. Ama yaşanılan süreç, belki en kötüsü de olsa sonuçta bir deneyimdir. Elbette bu deneyimin geriye dönüşü imkânsızlaştıracak ağır sonuçları da bulunmakta. Kaldı ki bu geriye dönüşün de özenilecek bir tarafı bulunmadığı gibi, hiçbir insani deneyimin tam olarak çıktığı noktaya dönmesi gibi bir imkânı da bulunmamaktadır. Zira geçilen süreçlerin tortuları, benliklerin olumlu ya da olumsuz dönüşümlerini de biriktirmektedir. Artık başka bir noktada bulunulmaktadır ve arkada bırakılan tarihin silinip atılması da mümkün değildir.

Dolayısıyla artık yapılması gereken, bu deneyimlerin üzerinden yeni ve akilane girişimlerin başlatılmasıdır. Ama bu tür olumlu girişimlere ilişkin ne bir niyet ne de cesaret göze çarpmakta. Otokrat baskıcılıkların ya da Batı tipi kalkınmacılığın hoyratlığının terkine dair bir niyet gözükmediği gibi, yaşanılan acı tecrübelerden ders alındığına dair bir izlenim de göze çarpmamakta. Korkarım ki bu yüzyıl da acı bocalamalarla ve ne yapacağını bilememeye ilişkin bunalımlar ve budalalıklarla tüketilecek ve Asya toplumlarının makûs tarihi kendisini yenileyebileceği bir itidal çizgisine yine yaklaşamayacaktır.

Ümit Aktaş’ın Tüm Yazıları

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir