Ümit Aktaş Yazdı: Çöllerde Vaha, Göller Bölgesinde Ada

17.12.2021

İnsanın büsbütün silikleştiği, tarihin ve toplumun derin sularında kaybolduğu, çamurların arasında debelendiği, kendisi gibilerle didiştiği ama bir türlü suları dalgalandıramadığı ve o asude göller bölgesinde bir damla gibi kaybolduğu vasatta bir ada, bir yükselti, bir kurtuluş ve özgürleşme arzusu, yani göller bölgesinde bir ada olmak; veya çöllerin yangın yerine çevirdiği o uçsuz kumullar arasında bir vaha gibi yürekleri serinletmek… Muhammed (as) nasıl o uçsuz çöllerde bir vaha idiyse, Buda da göller bölgesinde bir ada idi.

Cemil Meriç de kendi ikliminde, entelektüelin neredeyse bir vebalı muamelesi gördüğü o şartlarda duymuştu koyu karanlıktaki yalnızlığı; dahası ise o meşum ıssızlıktaki çığlığının yankısızlığıydı. Sosyoloji tahsilini Sorbonne’da tamamlayan ama ülkesinde derin bir sükûtla karşılanan Ali Şeriati’ye karşı duyduğu yakınlık, biraz da bu hissiyatla ilgiliydi kuşkusuz. Yaşamakta olduğu o “çöl”de kıymeti bilinmeyen, başka yerlerde ise salt bir Şiilik suçlamasına kurban kılınan Ali Şeriati’de aradığı cesaretin, öfkenin, tecessüsün ve irfanın izlerini bulacak ve onu, Şeriati’nin Buda’ya dair tanımını ödünç alarak, “göller bölgesinde bir ada” olarak nitelendirecektir: “’Yalnızlık kâbusundan kurtulmak için Tarih’e sığınınca karşıma ilk çıkan Ayn al-Kuzat oldu. Ömrünün baharında yakılarak öldürülen Ayn al-Kuzat. Suçu şuurdu, duyarlılıktı, düşüncesini haykırmaktı Ayn al-Kuzat’ın… Evet, cehalet çağlarında bir cinayettir şuur, mazlumlar ve zeliller toplumunda ruh ve gönül yüceliği’… Buda’nın deyişiyle ‘göller bölgesinde bir ada olmak affedilmez bir günahtır’ diyen genç mücahit, Ayn al Kuzat’ın  akıbetinde kendi istikbalini görüyordu.

Gerçi hakikati görmezlikten gelen, hakikati umursamayan bir çağda şuur ve hassasiyet, serazat düşünce ve gönül yüceliği değildi artık. Entelektüellik ikbal ve mevki hırsına dönüşmüştü. ‘Ahlaksızlığa katılmayacak kadar ödlek, dört yol ağzında şaşkın ve mütereddit bekleyen, başarısızlıktan korktukları için karara yanaşmayan’ entelektüelleri acı bir tebessümle iğneler Şeriati. Ona göre bir yol seçmek, ‘ilk adım’ı atmak değildir, hayatın bütününü tayin etmektir. Duraksama ve kuşku, bugünkü entelektüel köleliğimizin, başka deyişle entelektüalizmin bir sonucu. Şeriati, çok kısa fakat verimli hayatı boyunca düşüncenin ve insanlığın bu kadim ve tanınmış düşmanıyla savaşacaktı.”[1]

Muhammed’in çığlığı da uzun süre yankılandı çölün derinliklerinde. Bu yapayalnızlık, bu karşılıksızlık, bu derin ve çıldırtıcı sessizlik… Susmuştu herkes ve o da, onun bu her biri fırtınadaki kumlar gibi suratlarında patlayan sözcükleri de, bu derin sessizlikte boğulsun istemekteydiler. Ama yetmemişti bu suskunluk, bu duymazlıktan ve görmezlikten gelme. O zaman gerçekten boğmak istediler bu aralarındaki “yabancı”yı. Daha şimdiden her birinin ailesine kadar sokulmuş, kardeşleri birbirine düşürmüş bu sözcükleri boğmak ve yenilemek istediği geleceklerini “kurtarmak” için ayaklandılar. Ama tutmadı o cahillere özgü stratejileri de; çünkü yoksundular irfandan ve hikmetten. Cehaletleri şaşırtıcıydı ama yine de her biri kavimlerinin seçkini ve efendisiydi. Bu zorbaca efendilik kendilerini sahipleri oldukları develer gibi kibirlendirse de, çoğu kez bu kibrin arkasında saklanmakta, kibirlerini kendilerine bir cehalet peçesi haline getirmekteydiler.

Onlarınki de, tıpkı Sokrat’ın Atinalıların yüzlerine çarptığı o en derin cehalettendi: bilmediğini bilmemek. Bunun farkına vardıklarında Muhammed aralarından ayrılmıştı her ocaktan bir bilgeyi de muhaceratına katarak. Onlar ise yüreklerini çölleştiren bu kavmî bağ(ımlılık)larından, yani cahiliyeden uzaklaşarak, sadece kavimlerini değil, dünyayı da cahiliyenin bu tasallutundan kurtarmak için ayaklanmışlardı. Mekke’den doğan bu ışığın yalımları ise daha şimdiden şarkta ve garpta parıldamaktaydı. Medine’deki karmaşık ve sürekli çekişmeler ve çatışmalar içerisinde olan toplumu birleştiren ise “nebi”nin karizmatik ve “semavi” varlığıdır. “Yurtluk çorak bir toprak haline gelmiştir ama semavi bir yabancı gelip yurtluğu yeniden kurar; ya da toprağı yeniden yurtlandırır.”[2] Buraya bir barış iklimini, kitabı ve hikmeti getirir. Oysa “gazavât” edebiyatı bu dönemi neredeyse savaşlarla geçen bir süreç olarak resmedecekti.

Müşriklerin yitirdikleri, sadece oğulları ya da kızları değildi. Onlar, o sermayedarlar, o şımarık ticaret ehli, zenginliğin Batı ile Doğu arasındaki akışını kavramış olan o nobran Kureyş, Arap’ın uluları, şimdiye değin hiç kimseye, hiçbir hükümrana boyun eğmemiş ve itaat etmemiş olan bu mütekebbirler, cesaretlerini Doğu’da ve Batı’da sınamış olan bu cengâverler, yakında bileceklerdi aslında kof ve tıpkı bir örümcek ağı gibi savunulamaz bir dünyada yaşamakta olduklarını. Kibirlerinin ve nobranlıklarının utancını yüzlerine çarpacak olan ise bizzat kendi oğulları ve kızları olacaktı. Ve bir zaman kardeş saydıkları ama pek de kıymet vermedikleri birinin dudaklarında yalımlanan sözler karşısında nasıl da çaresiz kaldıklarını anlamaya çalışmaktaydılar; – ki pek de umursamadıkları ve anlamak için gönül indirmedikleri o sözlerdi işte şimdi önünde boyunlarını eğdikleri. Sermaye ve deve sürüleri değil, cesaret ve kılıçlar da değil, doğrudan kıymet vermedikleri ve anlamak için hiçbir istek duymadıkları bu sözler silmişti onları tarihin sahnesinden. Akıllarını ve zenginliklerini aşan bu yeni dünyayı kuran sözcüklerin aydınlattığı bir iklimde kendilerine yer yoktu. Orada yıldızları parlayanlar kadınlar, köleler, siyahiler, gençler, yabancılar, acemler, rumlardı.

Sadece bu nobran Kureyş değil, Batı’nın ve Doğu’nun birbirine yakınlaştırdığı iktidarlar, bir tahakkümün, bir cepheleşmenin zorbalaştırdığı o kendilerini yeryüzünün tanrıları bilen zalimler de değil; vaktiyle kurtarıcı birer çağrıyla halkları benzeri baskıların içerisinden çıkarmış olan, şimdilerde ise özgürlük çığlıklarını bastıran, susturan ve buralardan farklı köleleşme biçimleri üreten kadimlerin semitik çağrılarının izlerine ram olmuşlar da bu çağrının, bu kurtuluş ve özgürleşme çağrısının karşısında kör ve sağır kalacaklardı. Karmaşıklaştırılmış bir ilahi öğretiyle aklı karıştırılan yoksulları baskıları altına almış olan finans tapınaklarının ortakları ve sözcüleri, ruhbanca bir biçimcilikle hayattan uzaklaşmanın bedelini Nietzsche’nin deyişiyle bir köle ahlakına çeviren ve tam da bunun üzerine kendi kiliselerinin gotik formunu oturtan, ilahi seslenişi Atina mülkiyetçiliğinin ve oligarşisinin diliyle karıştıranlar da iştirak edeceklerdi bu yeni seslenişi suskunluklarıyla boğmaya. 

Belki de asıl onlardı bu seslenişin muhatapları ve onlarsa bilmekteydiler bunun anlamını. Daha hazırlıklı olsalar da, çaresizdiler. Ve belki de çare daha geniş bir cephe tarafından, bu sesleniş sustuğunda, Kureyş’in bezirgânları, ruhbanlar ve finans kapitalin o antik temsilcileri tarafından birlikte kotarılacaktı. Bilgi, iktidar ve sermaye göllerin sessizliğinin ve çölün ıssızlığının ötesine doğru akmalıydı ve akacaktı. Çünkü köle ahlakı, daha doğrusu köleleştirilmiş halkların karıştırılmış ve acze düşürülmüş (mustazaf) akılları yeniden ve yeniden yenik düşecekti bu kıblesini yitirmiş (müşrik) tahakkümlere. Muhammed’in ve seleflerinin seslerini duyulmazlaştıran ise bu cephelerin ortak girişimlerinden ziyade, öğretinin, yani ilahi seslenişin anlamını kavramaktan giderek uzaklaşan, uzaklaştıkları gibi selameti de bu kendi yanlış anlamalarında, daha doğrusu akıllarının çelinmesine rıza gösterdikleri bir “köle ahlakı”nda bulan; Sina’da çıkarıldıkları o özgürleşme yolculuğuna emek vermek yerine sarımsak ve soğan arayanların bu kölece siftlenmelerdeki tahakküm arzusundadır. Ezilmelerinin tadı damaklarında kalmış olan bu kölece riayetin mecburiyetini taşıdıkları omuzlarındaki çökkünlük, cesaretini ve umudunu yitirmiş bir cehaletin tortusudur. Özgürlük korkusu onları, her kanatlarını açmaya yeltenenin sözcüklerini tersine çevirerek ve hatta büsbütün okunulamaz ve anlaşılamaz hale getirerek, yeniden bir yük hayvanına dönüştürecek, ruhbanların ve zorbaların sürüsüne katacaktır.

Muhammed elbette ki verili dünya kurgusunun içerisinde değildir; hesapta yoktur yani. Bu yüzden yabancı, anlaşılmaz ya da dışarıdan bir sesi vardır ve bunlar ise onu hesaba katmamayı haklı çıkaran bahanelerdir. Ona savaşımları kazandıran ise sözündeki güçtür. İsyanı ve itaati kendi mecraında birleştirerek, insanlığın akışını olmaya bırakan söz. Ve hatta bu bile değil belki. Ama farkına varılamayan, muhkem sanılan surların, inançların, sözlerin ve kurguların içinin boşluğudur. Çölün kenarında bir yerde, bir kelebek kanatlarını çırpmıştır sadece. Ama kendine özgü, taklide dayanmayan, güç metafiziğine değil sözün gücüne inanan, Tanrı’nın sözlerini gökselliğe yazılmış hurafelerden kurtararak yere, sıradan insanların diline indiren bir çırpınış. Bu yüzden aslında çok şey yapmış değildir Muhammed. Sadece bir dış ses olarak, oyun dışı karakterini koruyarak konuşmuş ve göz ardı edileni dillendirmiştir. O yüzden de yıkıcılığından ziyade yapıcı, keskinliğinden ziyade de onarıcıdır bu ses. Muhataplarının bu ses karşısındaki dayanıksızlığı ise, içlerindeki, bu sesteki o yumuşak çağrıya doğru akan insanlıklarıyla ilgili bir zaafa dayanmaktadır.

Evet, insanları akrabası oldukları o hayvanlar arasından çekerek göklere yakın kılan da işte bu zaaftır aslında; bu duyarlılık, iştiyak, umma ve aramadaki o heyecan. Ve işte bu yüzden arkaik dünyanın ihtişamı çökerek zayıfların sesi yükselmiş ve yeni bir dünyanın imkânı zuhur etmiştir. Çeperlerinde Avrupa, Hint ve Çin’in arkaizmlerinin korunduğu bir dünya. Öyle ki Hıristiyanlık Avrupa’ya kaçarak kendisini koruma altına almış değildir. Tam aksine Avrupa, Latin dünyası, bu sese karşı bir bağışıklık sağlamak için Hıristiyanlığı Latinleştirerek Avrupa’ya taşımıştır. Dolayısıyla Müslümanların solukları kesilse de, İslam’ın, bu tanrısal seslenişin misyonu henüz bitmiş değildir. Kitlelere insaniyetlerini hatırlatacak olan ise şiddet ya da buyurganlık değil, bu sözlerdeki o üzerlerinde henüz yeterince tefekkür edilmemiş, açılımlarına kavuşturulamamış olan bilgelik, sermayedarların baskısından kurtulabilmeye dair yitirilmemiş umuttur.

[1] C. Meriç, Kırk Ambar, İletişim Y. c. 2, s. 205, 206

[2] G. Deleuze, F. Guattari, Felsefe Nedir, YKY, s. 81

Ümit Aktaş’ın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.