Ümit Aktaş Yazdı: Devrim ve Terör

25.03.2022

Tülin Bumin, “Hegel – Bilinç Problemi, Köle-Efendi Diyalektiği, Praksis Felsefesi” başlıklı kitabında, “Hegel’e göre… terör, devrimin özüdür…” demekte ve Hegel’in Fransız Devrimi’ne bakışına dair sözlerini şöyle sürdürmekte: “Devrimden sonra yönetimi ele alanlar, genel istemin temsilcileri olarak, kendilerine karşı çıkan tikel her istemi, genel istem ya da halk düşmanı olarak görüp mahkûm etmeye, yok etmeye yöneldiler. Hegel’e göre, mutlak birlik ilkesi üzerine kurulu olan ve bu nedenle de, tikel istemle genel istem, bireyle bütün arasında, ampirik olanın, tarihsel olanın beraberinde getirmesi kaçınılmaz olan karşıtlıklara kesinlikle katlanamayan tüm düzenlerde olduğu gibi, Fransız Devrimi’nde de görülen bütün ‘temizlik’ ve terör olaylarının nedeni budur. Kendilerinin tümel istemle, halkla özdeş oldukları iddiasının, ampirik dünyada, fenomenler dünyasında bu tür bir teröre yol açması kaçınılmazdır.”[1]

 “Kant’a göre de insanın özü özgürlüktür” diyen Tülin Bumin, Kant’ın “Devrim”e bakışını ise şöyle özetlemekte: “Aslında Devrim de her şeyi hakiki bir insan idesi üzerinde yeniden kurma tasarısıyla işe başlamıştır; ama sonuçta anlaşılan, insan idesinin yalnızca metafizik düzlemde, öz olarak geçerli olduğudur; çünkü onun hakiki gerçekliği görüngüler düzleminde bulunmamaktadır.”[2]  Hegel’e göre ise Kantçı öznel ahlak, nesnel ahlaka ulaşmada yetersiz kalacaktır. Bu anlamda öznel bilinç, Hegel’in tanımıyla “mutsuz bilinçtir”; çünkü tahayyüllerine ulaşma yetisinden uzaktır.

Yani devrimin tam anlamıyla gerçekleşmemesi halinde -ki gerçekleşmeyecektir-, evrileceği sonuç terör ve özgürsüzlüktür. Dolayısıyla da devrimler, Slavo Zizek’in deyimiyle, “hepsi değil”dirler. Hiçbir devrimci girişim tüm kuvvesini ya da tahayyüllerini tam olarak fiiliyata geçiremediğinden, bütün devrimler eksik kalır ve tam olarak gerçekleş(tire)emez. Bu, bir açıdan da olgu ile ütopya arasındaki farktan kaynaklanır. Bu farkı dikkate almayan devrimciler, tahayyüllerle fiiliyat arasındaki giderilemeyen mesafeyi, şiddetle kapatmaya çalışırlar. Ya da devrimci olayın kifayetsizliği sonucu akim kalan ütopya, terörle (şiddet yoluyla) ikmal edilmeye çalışılır. Michael Löwy’ye göre ise, ütopyacı olmayan Benjamin’in yakın olduğu trajik dünya görüşü de aynı dertten mustariptir; bu ise, “inanılan otantik değerlerle ampirik gerçeklik arasında aşılmaz bir uçuruma dair derin bir duygudur.”[3]

Benzer çelişkiler ve bunların yol açtığı süreçler, Rus ve İran devrimlerinde de yaşanmış; devrimci süreç kendi ideallerine ulaşamayınca, bu kez fiili durumunu idealleştirmek için mevcudu bütünselleştirmeye çalışmış, bunu da terör ve katliamlar yoluyla gerçekleştirmekten başka bir çare bulamadığından, bu kez de ister istemez “kendi evlatlarını yemek”ten başka bir şey yapamamıştır. Yani idealler gerçekleştirilemeyince, gerçeklik idealleştirilmeye çalışılmış; bu ise çelişmelerin tasfiyesini amaçlayan terörü doğurmuştur. “Evrensel eşitlik ve özgürlük şeklindeki saf düşünce, kendini toplumsal varlığa dayatınca, Terör’ü doğurmuştur. Marx ise buna karşılık olarak, kendi devrimci teorisinin geleceğe yönelik ütopik bir tasarı olmadığını ileri sürer: Bu teoride sadece şu andaki eğilimler ve olasılıklar tespit edilmektedir.”[4] Ama yine de yeri geldiğinde ütopizme düşmekten de kurtulamamıştır. Zizek’e göre ise, şimdiki zamanın rasyonel bir bütünlük olarak kavranabileceği varsayımı da doğru değildir. Çünkü her toplumun özselliğinde gizli ya da açık bir antagonizmik yarılma/karşıtlık ister istemez süregitmektedir.

Bir ihtilaf halinin biçimsel negatifliğine karşı, Bakara Suresinin 213. ayetinde de zikredildiği gibi, ihtilaf, toplumsal durağanlığı aşmaya yönelik bir zuhuru sağlayan kritik haldir. Peygamber’in ve kitabın zuhuru, bu ihtilaf halini ortaya koyduğu kadar, aşmaya da çalışır. Toplumun katılaşmış ve nihai bir birlik hali içerisinde olduğu durum ise idealize edilecek bir hal olmayıp, tarih dışı kalmışlığa işaret eder. Çünkü verili toplum kat edebileceği tüm izlekleri tüketerek biçimsel bir bütünsellikte kımıltısız bir hale gelmiştir. Artık kendisini tekrarlamaktan başka bir şey yapamayan bu durum, toplumun kendi biçimselliğinde sınırlandığı sahte bir cennetin durgunluğudur.

İşte tam da o zaman zuhur eden düşünsel ya da toplumsal bir kıvılcım ya da yarılma, bu biçimsel bütünleşmeyi çatlatarak ihtilaflaşır ve de verili sınırı aşmak için ilk adımlar atılır. Bu başlangıç ve buna dair ilk sözler ise giderek bir gelecek çağrısına dönüşür; yani doğa(sallaşma) durumundan tarihe dönüş başlamıştır. Bu süreç peygamberin ya da devrimci bir önderin de çağrı(lma)sıdır. Yani bu noktada aşkınlık ile içkinlik ortak bir arzuda, bir seslenişte veya çağrıda, bir kıyam veya yola çıkışta elbirliği içerisindedir. Dolayısıyla bu ihtilaf, biçimsel olumsuzluğuna karşı gerçekte olumlu bir durum (olay)’dur ve verili toplumsal durgunlaşmayı aşma çabasıdır. Ama ihtilaf, iktidar etrafındaki bir çatışma ya da gerilim olarak da tezahür edebilir. Ki bu ihtilaf iktisadi, dinî, siyasi, ahlaki veya düşünsel temellere de dayanabilir. İhtilaflar ise, ürettiği gerilimle toplumu aktifleştirse de, olumsaldır ve üretken (olumlu) olduğu kadar yıkıcı (olumsuz) sonuçlara da yol açabilir. 

Olumsuzlukları aşma ya da olası olmayan bir ütopyayı gerçekleştirme aracı olarak terör(ün kaçınılmazlığı), bütünlüğün (hakikatin) elden kaçırılmasına karşı, onu yeniden (çünkü devrim olayı bu imkânsız olana adeta temas etmiş, gökselliği yere indirmiştir) ama bu kez zor yoluyla oluşturma çabası olarak da zuhur edebilir. Yani, devrimden beklenen ama bir türlü gerçekleştirilemeyen o ütopik adaletin, biçimsel olarak da olsa gerçekleştirilme çabası olarak. Ama son tahlilde bu da, toplumsal bütünlüğü kapsamayan bir ideoloji veya cemaat vasıtasıyla o bütünlüğü gerçekleştirme hevesinin çaresiz bir stratejisidir.

O nedenle değil mi ki Muhammed (as) bu tür “ümniyye” (olmayacak beklenti)’lerden, yani ütopyalardan sakındırılır ve ona sık sık insanlar üzerinde baskıcı bir zorba olmadığı, olmaması gerektiği hatırlatılır. “Bu Kuran’ı sana sıkıntıya giresin diye değil, Allah’tan çekinenlere öğüt veresin diye indirdik.”  (Taha, 2, 3.)  “Şayet Rabbin dileseydi herkes iman ederdi. Öyle iken inanmaları için insanlara sen mi baskı yapacaksın. Bir kimse ancak Allah’ın bilgisiyle (‘özgürce’) iman edebilir. Aklını kullanamayanlar ise kötülükleriyle baş başa bırakılır.” (Yunus, 99, 100.)  İşte bu nedenledir ki Peygamber (as), münafıkları bildiği halde hiçbir zaman onları dışlamak ya da “temizlemek” gibi bir yola başvurmamıştır. Çünkü bunun toplumsallığın kaçınılmaz bir hali olduğunu bilmektedir. Tıpkı ensest ve eşcinsellik gibi, “temizleme”ye çalıştığınız her kertede yeniden zuhur edecek olan bir ayrıksılık. Homojen bir toplumsallığı idealize eden “radikal” (Jakoben) devrimcilerin yanılgısı da budur ve devrimci süreç içerisinde ilk “temizlenecek” olanlar da kendileridir. Çünkü köktenci farklılıklar aslında onlardır; sular durulduğunda ilk göze çarpan ayrıksılar.

Peygamber (as) sonrasında da, nebevi toplumu aile (Ehlibeyt), cemaat (Haricilik) veya devlet (Hilafet) olarak bütünleştirmeye veya homojenleştirmeye çalışanlar, bu temel nebevi hakikati, yani toplumun farklılıklardan oluşan bir kaçınılmazlık olduğunu kavrayamadıklarından, kendi tahayyüllerini idealleştirmeye kalkıştıklarında, aynı mahut kaderi yaşamak zorunda kalmışlardır. Daha Sakife’de “Hilafetin Kureyşliliği” tezine dayanan ve Ensar’ı eksilten bu iktidar bakışı, Ebubekir’in hilafetiyle beraber, zekât vermeyenlere savaş ilanıyla devletleşmek gibi bir temayül içerisine girmiştir. Ancak artık Peygamber (as) yoktur ve merkezî otoriteyi bir “Hakikat” merkezi olarak asıllaştırmayı sürdürmek ya da belli güç odaklarının ellerinde dolaşan bir sabitliğe dönüştürmek (Haşr, 7), sonuçta elimizde bu merkezin toplumu terörize ede(bile)ceği bir tortu bırakır. Aksi ise belki bir dağılmaya yol açabilir. Ama en doğrusu bu ikisi arasındaki o kritik dengenin; ütopya ile dağılma arasındaki o “ara yol”un istikrarıdır. Peygamber (as) zamanında ise merkezî olan devlet değil, toplumdur. Mescit, pazar, gönüllülük esasına dayanan ordu, sözleşmeye dayanan toplum gibi nitelikler, toplumsal/toplumcu sınırların sonuna değin zorlanmasını ama buna rağmen devletsel bir mantığa geçilmemesini ve bu kritik durumun imkânını göstermektedir.

Kurucu olan toplum, doğal olarak bu niteliğini devletsel bir erke teslim etmek istememektedir. Nitekim bu bilinç, Fatıma’nın Ebubekir’e itirazı kadar, Ömer’e karşı söylenilen, “gerekirse seni kılıçlarımızla düzeltiriz” sözüyle de ortaya konulmuştur. Daha sonra Osman’ın kendisine yönelen muhalefeti dinlemek ve hatalarını düzeltmek yerine, seçimle geldiği makamı ilahileştirmesi (“Allah’ın giydirdiğini ben çıkaramam”) ise, devletçiliğinin, daha doğrusu iktidarın sorgulanmasını ya da eleştirisini önlemeye matuf bir kutsamanın ilk adımlarıdır. Ali ise artık nebevi doğasından uzaklaşmış olan toplumu bütünleştiremediğinden, bunu savaşlar yoluyla yapmaya çalışmış ya da bu amacını engelleyen ve gerek ütopizm (Haricilik) gerekse iktidar hevesi içerisinde olanların (Ümeyyeoğulları)  yöneldiği savaşlara (teröre) sürüklenmiş; Muaviye’nin devletçiliği/hilafetçiliği ve kendisini “Allah’ın halifesi” olduğuna dair kutsamayı resmen ilan etmesiyle “devrimci” süreç de sona ermiştir.

Muaviye’nin kurguladığı dört başı mamur devletsel yapıya (iktidar mantığına) giden yol, olağanın ikmal edilememesi sonucu, ya salt şiddet yoluyla ayakta tutulma veya yine bu yolla ele geçirilme çabalarının ürettiği terörün taşlarıyla döşenir. Bu anlamda ise terör, ütopyanın ikamesi için olduğu kadar, devlet merkezli bir yapıya ulaşmak için de bir hesaplaşma ve “fazlalık”ların budanmasıdır: idealizmin, ahlakçılığın, ütopizmin, hak ve adalet mantığının, aile hukukunu besleyen törelliğin, nostaljilerin ve tarihsel beklentilerin… Bu süreç, iktidar mantığı ile hak ve adalet mantığı arasındaki gelgitlerin ve ütopizm ile reelpolitikçilik arasındaki devletçiliğe doğru gidişatın önlenemeyen gelişimine dair çatışmaların öyküsüdür. Peygamber’in artık olmadığı bir tarihin kavranamazlığı, dolayısıyla da bunu bir ideal ya da bir sorun olarak aklında tutanların süreci zorlaması, olağan bir siyasete geçişi de imkânsızlaştıracak; bu ise tam da devrimin kalbinde beklemekte olan reelpolitikçi Ümeyyeoğulları için bir fırsat haline gelecektir. Benzeri bir durum Fransız Devrimi için Napolyon, Rusya için Stalin, İran için Ali Hamaney örnekliğinde, devrimlerin hazin ama muhtemel sonlarına/sınırlarına işaret etmekte değil midir?

[1] Tülin Bumin, Hegel, Bilinç Problemi, Köle-Efendi Diyalektiği, Praksis Felsefesi, YKY, s. 148, 149.

[2] Age, s. 149.

[3] M. Löwy, Walter Benjamin: Yangın Alarmı, “Tarih Kavramı Üzerine” Tezlerin Bir Okuması; Versus Y. s. 142.

[4] S. Zizek, Hiçten Az, Encore Y. s. 260.

Ümit Aktaş’ın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.