Ümit Aktaş Yazdı: Din ve Asi

12.02.2021

Colin Wilson, Din ve Asi’de, kendilerinden hoşnut olmayan huzursuzları, yani bir Hakikat olarak vazedilen mevcut durumu kabullenmeyerek Hakikat arayışlarını sürdüren sıra dışı insanları Ötekiler olarak tanımlamakta. Kimlerdi bunlar: Sokrates’tan başlayarak Jacob Böhme, Blaise Pascal, Van Gogh, Beethoven, Mallarme, Soren Kierkagaard, Bernard Shaw, L. Witgenstein gibi düşünürler ve sanatçılar. Var olanla yetinmeyen, verili gerçeklikle kalpleri yatışmayan, klişe cevaplarla tatmin olmayanlar. Gelenekselleşmiş kabullerin, olağan duygular kadar düşüncelerin, sözcükler ve kavramların dışına çıkmak, sınırları aşmak isteyenler.

Hakikate ulaşmak, dahası ahlaki bir kişilik oluşturmak için meşakkatli yolları tercih eden bu insanlar, şahsiyetlerini bu çileli yolculuklar veya inzivalar içerisinde oluşturdukları için, yazar tarafından varoluşçular olarak tanımlanmakta. Kendisini Avrupa geleneğiyle sınırlayan yazar, düşünsel yolculuğuna mehaz olarak Hz. İsa’yı seçer. Bu ise oldukça doğal bir başlangıç noktasıdır. Çünkü Allah’ı insana açan, insan düşüncesindeki Allah tasavvurunu, koparılmış ya da yozlaştırılmış bağları onaran, esasen peygamberlerdir.

Günümüzün Hıristiyanlığı ise İsa’dan çok Pavlus’a dayanmakta. Pavlus tarafından kendisine iman edenlerin günahlarının kefaretçisi olarak takdim edilen İsa fikri geniş kitlelerce benimsense de Nietzsche veya Kierkegaard gibi düşünürler açısından bu makul değildi. İnsanlar özgür ve sorumluydular çünkü ve onları kurtaracak olan doğrudan kendi edimleriydi. Kazanımları kadar günahlarını da hiçe sayan bir kefaretçiliği doğru bulmamaktaydılar. Ama Pavlus, tüm hayatını meşakkatli bir mücadele ile, insanları özgürleştirme ve Hakikate yakın kılma çabasıyla geçiren İsa’nın timsal olacağı bir din yerine, özgürlük fikrinin bile kendilerine oldukça ağır geldiği sorumsuz ve umursuz kalabalıkları selamete ulaştıracağını vazettiği bir fikir üretti: İsa’yı sevmek.

Gerçekte ise “İsa’nın öğretisi Nietzsche ve Buda’nın öğretisiyle aynıydı: ‘Kendi kendinin efendisi ol; mükemmel olmak için çaba göster…’ Pavlus ise bunun yerine şöyle diyen bir İsa’yı koydu: ‘Beni efendin olarak gör ve ben senin için kıyamet gününde hususi bir savunma yapacağım’…” Yani size şefaatçi olacağım. Dolayısıyla da Pavlus’tan sonra Hıristiyanlığın kitabı, “’kendini kurtarmak’ İncili olmaktan çıktı ve ‘izin ver seni ben kurtarayım’ İncili haline geldi”.[1]

Buna itiraz edenler ve gerçek İsa’nın meşakkatli yolunu, adaletin ve özgürlüğün yolunu arayanlar oldu elbette ama Kilise’nin, yani yine İsa’ya ait olmayan başka bir öğretinin, ruhbanlığın gücü tüm bunların üstesinden gelerek, popüler bir Hıristiyanlığın va’zı sürdürüldü. Hatta Papa’ya karşı çıkan Protestan Luther bile, İsa’nın “kendini kurtar” va’zı yerine “İsa’nın kurtarıcı olduğu düşüncesine Papa’dan daha fazla önem verdi.”[2] Öyle ki imanla yetinme, yani kurtuluşu imanla (İsa sevgisiyle) “gerekçelendirme fikri Luther öğretisinin esası haline geldi”.[3]

Oysa insanı edilgenleştiren, özgürlüğü kadar sorumluluğundan da uzaklaştıran bir din fikri kadar peygamberlerin öğretilerine aykırı bir şey olamazdı. Ama süreç içerisinde ikincil öğretmenler, giderek insanları bu temel sorumluluklarından ve özgürlüklerinden uzaklaştırarak, onları peygamberlerden de öte, ikincil öğretmenler (kutsal kişilikler) tarafından da kurtarılabilecek bağımlı zavallılara dönüştürdü.

Tebliğlerinde şahsiyetlerden çok kitlelerin kabulünü dikkate alan bu takipçiler, dinî öğretileri popülerleştirerek vasatlaştırırlar. Böylece kendilerini arındırmak ve hatta kemale ulaştırmak için çabadan ve tefekkürden yoksun olanlar, rahatlayabilecekleri toplumsal bir gölgelik, bir umut ve çıkar yol bulurlar. Öyle ki bu atmosferde artık din, etrafında insanlığın düşünce ve edimlerini derinleştirebileceği bir mücahede çizgisi olmaktan çıkarak vasatlaşır. Bu ise düşünsel bir derinleşme ve ahlaki bir mükemmelleşme çabası yerine, kendilerine kurtuluş vadeden istismarcı otoritelere tabiliğin galebesidir.

İnsanların hayatlarını anlamlı kılacak olan ise verili duruma tâbi olmaktan ziyade, kendilerine özgü bir kemâlât çizgisini ortaya koyabilmeleridir. Bu ise salt ahlakçı ve zahidane bir tutum olmaktan ziyade, hak ve adalet mücadelelerinde, düşünsel derinleşmelerde, şiir veya sanat yoluyla da ifade edilebilecek olan arayışlar ve anlatımlarda vücut bulur. Esasında insanlar, dilin anlatabildiklerinden daha fazlasını tahayyül edebilir ve sanatsal yollarla anlatabilirler. Duygu ve düşünceler, ancak verili sınırları aşabildiğince sahicileşebilir ve Hakikate yakınlaşabilir. Toplumsal alışkanlıklar ve gelenekler ise, insanın ancak kendi yalnızlığı içerisinde yönelebileceği Hakikate dair endişelerden yoksundur. Sahih din, toplumsal bir psikoloji olmaktan öte, insanın bu yalnızlık içerisindeyken duyduğudur. Bu sahici içsel duygu ve düşünceler, maddeciliğe olduğu kadar, insanı dünya ile sınırlılığı içerisinde yücelten hümanizme de karşıdır.[4]

Kierkegaard tarafından bireyleri görmezlikten gelmekle eleştirilen Hegel açısından da “felsefenin nesnesi, Tanrı’dan başkası değildir ve böylelikle özsel olarak rasyonel teolojidir ve hakikatin hizmetinde olup Tanrı’ya mütemadiyen ibadettir.” Tanrı ise soyut ve klişe öğretimlerle değil, “ancak yaşamla kavranılabilir.”[5] Yaşam ise bilmenin mutlak olanı kavramasıdır. “Hegel için Tanrı’nın özü, nihayetinde Hıristiyan teolojisi ve özellikle de üçleme öğretisi içindeki özgül Hıristiyani Tanrı bilincinde kendini serimlemektedir. Üstelik Hıristiyan teolojisinin bu dogması, Antik Çağ metafiziği olmaksızın düşünülemez.”[6] Zira Georges Dumezil tarafından Mit ve Destan’da ortaya konulduğu üzere, pagan topluluklarda toplum kadar Tanrı’nın da bunu yansıtan üç işlevi bulunmaktadır. Daha doğrusu toplumsal egemenlik savaşçılar, ruhbanlar ve üreticilerden oluşurken (benzeri bir tasvir Platon’un Devlet’inde de bulunmaktadır), göksel egemenlik de üç tanrı(sal bileşen)den oluşmaktadır ki bu anlayış, İsa sonrası Hıristiyanlığına da sızmıştır.

Bu durum, Avrupa düşüncesinin Antik Çağ mitleri ve felsefesi kadar Hıristiyani bir dolayımla da teşekkülünün, sınırlılıkları kadar bağımlılıklarının da ifadesidir. Toplumsal alışkanlıkların ve örfün (kültürün) insan düşüncesini belirlemedeki bu gücü ise, Hakikat arayıcılarının nasıl bir zorluklarla karşı karşıya olduğunu ortaya koymakta. Tabi ki verili kültür, dine veya düşünceye bir itibar ve meşruiyet kazandırdığı gibi, üzerine yerleşebileceği hazır kalıpları ve yolları da sunmaktadır. Bu ise bir filozofu veya dinsel öğretiyi bile yoldan çıkarabilecek olan bir cazibeyi haizdir. Bu cazibeye kapılmamak ise ancak Nietzsche veya Van Gogh gibi sıra dışı insanlar için mümkündür. Tabi ki bedelini de ödemek şartıyla.

 

[1] Colin Wilson, Din ve Asi, Hece Y. s. 144

[2] Age, s. 147

[3] Age, s. 147

[4] Age. s. 293

[5] M. Heidegger, Hegel’in Tinin Fenomenolojisi, Alfa Y. s.167

[6] Age, s. 168

Ümit Aktaş’ın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir