Ümit Aktaş Yazdı: Filistin Direnişi ve Darüsselam

16.05.2021

Giderek boğazına daha bir basılan ve kuşatılan Filistin halkı ve yine karşılıksız çığlıklar. Ve her çığlıkta biraz daha karanlığa gömülen Mescid-i Aksa; biraz daha sessizlik. İsrail’in hedefi belli. Arap nüfusunu ve direnişini mümkün olduğu kadar küçültmek ve etkisizleştirmek. Bu meyanda ise dünya kamuoyunu mümkün olduğu kadar yanına çekmek. Nitekim son on yıllık periyotta, özellikle Suriye etrafındaki küresel(leştirilen) savaşta, Filistin direnişi de epeyce kan kaybetti. Bölgedeki en önemli desteği olan Hizbullah da. Lübnan bir karmaşa içerisinde. Mısır ise İhvan’ın yenilgisinden sonra özellikle Hamas’a daha mesafeli. Golan tepelerindeki İsrail işgali ise neredeyse kabullenildi. Körfez ülkeleri ise büyük ölçüde artık birer İsrail muhibbi. En kötüsü ise İslam dünyasında bu konudaki ittifakın çökmesi. ABD ve AB çevrelerinde ise değişen bir şey yok.

Çaresiz kalan Filistin halkının zaman zaman denediği isyan çabaları da, bu koşullar altında etkisini giderek daha da kaybetmekte. İsrail daha fazla toprak işgal etmekte, daha fazla Arap’ı yersiz yurtsuzlaştırmakta. Oysa Filistin halkı başlangıçta Yahudi göçmenlere karşı misafirseverlikle davranmış; İ. Levinas’ın Filistinlilere çok gördüğü adaleti ve misafirseverliği onlara göstermekte bir beis görmemişlerdi. Ne var ki misafirler, özellikle de Siyonist ideali yücelten ırkçı fanatikler, bu hoşgörüyü istismar edip, misafir geldikleri evi işgal ederek, Avrupa’dan taşıdıkları hıncın maliyetini, Filistin halkına ödetmeye çalışmaktadırlar. Bu meselenin ezikliğini hâlâ unutamamış olan Batı toplumu ise, belki de bu suçluluğun etkisiyle İsrail’in aşırılıklarına göz yummakta ve hatta desteklemektedirler.

Filistin halkının giderek daha da daralan toprakları ve hayatları hakkında Müslüman cenahın belirginleştirilmiş bir stratejisi yok. İsrail’in varlığını yok sayma esasına dayalı strateji ise giderek etkisizleşmekte. Savaşı ve şiddeti öne alan söylemler ise İsrail devletinin ve uzun süreli liderleri olan Netanyahu’nun daha çok işine gelmekte. Sadece o değil, popülist politikacılar açısından dine veya ırka dayalı aşırılıklar ve çatışmalar her zaman sonuç getirici bir işleve sahip. Barışın adının bile edilmediği bir kıskaç içerisinde, savaşa dayalı bir politikanın İsrail’in işine geldiği ise ortada. Kırılmak istenilen ablukanın barışçı yollarla aşılması ise düşünülmemekte.

Oysa Kudüs’ün asıl adı Darusselam, yani barış yurdu, barışın mekânıdır. Ve gerek burası, gerekse Mekke ve Medine şehirlerine yakışan en belirleyici şiar da budur, bu olmalıdır. Yoksa bitmek bilmeyen savaşların harap ettiği, savaş ve korku beldeleri olmak değil. Nübüvvetin de esası bu değil mi: Barışı yaygınlaştırmak, insanları savaştan uzaklaştırıp konuşmaya, müzakereye çağırmak. Medeni bir iklimi tesis etmek. Çokuluslu desteğe sahip Mavi Marmara gibi örnekleri çoğaltmak. Bilindiği gibi Mavi Marmara’da Hıristiyan ve Yahudi destekçiler de vardı.[1] Dolayısıyla dilimizin de antisemitik ezberlerden temizlenerek, eleştiriler Siyonizm’e ve bütün ırkçı ve ayrımcı bakış açılarına yöneltilmelidir. Oysa şimdilerde barıştan ve sivil direnişlerden söz edilmesi bile neredeyse bir onursuzluk olarak telakki edilmekte.

Benzer bir bakış açısı Türkiye’nin Kürt politikası için de cari değil mi? Burada da hem Türk hem de Kürt tarafının aşırılıkçıları, sorunların ancak savaşla çözümleneceğine dair bir zehab içerisindeler. Savaşçı politikaların tarafları getirdiği yer ise ortada. Tabi ki bu tür politikaların ve belirsizliklerin mağdurları ise halklar, özellikle Kürt halkı. Bu konuda da gerek Kürt gerekse Türk tarafının popülizmi ve savaşçı söylemin eril dili tüm eleştirel, muhalif ve barışçı dili yerinden sökmekte. Geriye kalan ise sadece tüccarları kazandıran silahların ölümcül ve sonuçsuz dili. Aşırılıkçıların muteberleştirmeye çalıştığı bu dil yerine, barışı, sivil ve siyasi mücadeleleri ve direnişleri esas alan bir dilin yaygınlaştırılması, bir model olarak insanlığa da örnek olabilecektir. Kaldı ki bu tip bir modele her şeyden önce Müslümanların ihtiyacı bulunmakta.

Oysa İslam, temelde barışı öngörür. Savaş zorlayıcı sebeplerin yol açtığı arızi bir durumdur ve geçicidir. Kalıcılaştırıldığı durumda ise insanları medenilikten uzaklaştırarak, giderek vahşi hayvanlara ve barbarlığa dönüştürür; tıpkı meleklerin itirazlarında dile getirdikleri gibi, “yeryüzünde kanlar döken ve fesat çıkaran” mahlûklara yani. Barışın esası ise karşılıklı hakların kabulü ve tarafların onurunun korunmasıdır. Özellikle yerleşim hakları, politik haklar ve dinî özgürlüklerin de korunulması. Dünya zaten artık coğrafi sınırların anlamsızlaştığı bir sürece doğru gitmekte ve esasında bu sınırlar hiçbir zaman anlamlı da değildi. Önemli olan bu sınırların ayrıştırmadığı insanlığın, kozmopolit bir tefekkürün ve farklılıkların kendilerini ifade edebildikleri bir kültürün yaşanılabilirliğidir.

Sağlanması gereken ise özellikle kutsal mekânların dokunulmazlığı ve özel hayatların mahremiyetinin korunmasıdır. Sözgelimi Türkiye’nin Ayasofya’yı, daha barışçı ve olumlu bir çözüm dururken, kitaba ve sünnete mugayir bir biçimde camileştirmesi, karşılıklı saygıya uygun değildir. Her olur olmaz yerde kitaptan ve sünnetten bahsedenlerin, sultanların âdetlerini topluma din diye dayatmaya hakları yoktur. Bu tip davranışlar popülist siyaset açısından muteber olsa da, özellikle İbrahimî geleneğe uyarlı değildir. Ayasofya’nın ibadethane olarak açılması ise en azından Hıristiyanlara da orada bir ibadet mekânı sağlanmakla doğru bir davranış olabilirdi. Kılıçlı gösterilerle yüreklere korku salınarak değil.  

Kudüs’te de gerek Mescid-i Aksa, gerekse Süleyman mabedinden geri kalan Ağlama Duvarı’nın barışçı bir biçimde kullanılması, Hz. Ömer’den beri sürdürülen bir gelenektir ve bu gelenek devam ettirilmelidir. Bu geleneğe saygı gösteren Müslüman yönetimler ve toplumlar, buradaki halkları da yüzyıllarca barış içerisinde bir arada tutmuşlardır. Zira burada İbrahimî geleneğin üç önemli dininin hatıraları ve kutsal mekânları bulunmaktadır. Dolayısıyla da hiç kimsenin bu mekânları sadece kendisine aitleştirmesine hakkı yoktur. Bu tip bir davranış, İbrahimî geleneğin temel şiarına uygun düşmez ve bu, ümmetten ziyade ulusçu bir bakışa işaret eder.

Ama modernlik sonrasının ulusçu ve ırkçı bakış açıları meselelere kendi ulusal egemenlikleri açısından bakmakta, dini de bu ulusallıkların bir çimentosuna dönüştürmeğe çalışmaktadırlar. Oysa İbrahimî dinlerin bu konudaki ilkeleri ibadet mekânlarının dokunulmazlığına saygıyı esas alır. Bu temel ve evrensel ilke ise hiçbir ulusallığın, ibadethaneleri ulusal zihniyetlerin gösteri alanlarına dönüştürmesine elveremez. Bu mekânlar tüm insanlığın buluşma alanlarıdır. Nitekim Resulullah, Necran Hıristiyanlarını Medine mescidinde karşılamış, onları orada ağırlamış, orada ibadet etmelerine imkân sağlamış ve onlarla görüşmelerini de burada yapmıştır. Hz Ömer de, Kudüs’ün fethi sonrasında, gelecekte bu tip bir gerekçeyle kilisenin camiye çevrilmesine yol açmamak için, kendisine ibadet amacıyla tahsis edilen kilise yerine kilisenin dışarısındaki açık alanda ibadet etmiştir. Bizim tarihimizdeki muteber örnekler bunlardır. Bunun dışındaki örnekler, sultanların hükümranlık gösterilerinden başka bir şeye delalet etmez, edemez.

 

[1] 32 farklı ülkeden 663 yolcu bulunan filoda Almanya, İsveç, Kuveyt parlamentosundan milletvekillerinin yanı sıra Holokost’tan sağ kurtulan kişilerden Hedy Epstein, Nobel Barış Ödülü sahibi Mairead Corrigan ve İsrail parlamentosu milletvekili Hanin Zuabi de bulunmaktadır. Filodaki 663 kişiden 380’i Türkiye, 38’i Yunanistan, 31’i Birleşik Krallık, 30’u Ürdün, 28’i Cezayir vatandaşıdır. (Vikipedi)

 

Ümit Aktaş’ın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir