Ümit Aktaş Yazdı: Garabet

14.01.2022

Nurcu akımı yenileyen ve küresel bir misyona uyumlu hale getiren Fetullahçılık, İran devriminden sonra, İran (Devrim)’ı kuşatmaya çalışan oldukça güdümlü bir politik cemaat oluştururken, kamusal yüzü itibariyle ise adeta bir tür “new age” tarikatıdır. Ama bu “yeni” durum, hiç de “masum” bir “Tanrı”yı arayış çabasından ibaret değildir. Fetullah Gülen, hakkında söylenenlere bakılırsa daha 1970’li yıllarda tanışmıştır istihbarat çevreleriyle. Dolayısıyla İran Devrimi gibi oldukça beklenmedik bir Devrim karşısında CIA istihbaratçıları, eski defterlerini karıştırırlar ve onu İzmir’de bulurlar. Nurculuktan bir tür modern “tarikat” yaratma peşindeki Gülen’in gözleri bu buluşmadan sonra daha bir açılır. Tarikatının tüm modernliğine rağmen, söyleminin ve edasının “garabet”i, belki de Nurculuktan tevarüs ettiği yegâne “göbek bağı”dır. Türk milliyetçiliği ve mezhepçiliği ise yeni dönemin ruhuna uygun birer sostur.

Benzeri bir mevzuya, İsa’nın tanrılığıyla ilgili bir bahiste değinen Slavoj Zizek, “Hegelci Hıristiyanlık” başlığı altında şunları söylemekte: “Sadece Hıristiyanlık Tanrı’nın, tümüyle Tanrı olabilmek için, bir kral olduğu kadar bir isyancı da olmak zorunda olduğunu hissetmiştir… Ateizmin standart biçiminde Tanrı, ona inanmaktan vazgeçen insan için ölür; Hıristiyanlıkta, Tanrı kendisi için ölür.”[1] Zizek’e göre, felsefesini Pavlosçu Hıristiyanlığın teslis (Tanrı’nın üçlenmesi) öğretisi esası üzerinde oluşturan Hegel’in kabul edemediği ise “Musevilik-Hıristiyanlık-İslam üçlemesidir. Önce onun dolayımsız karakteri için ödenecek olan bedel olarak, belirli bir etnik grupta (Yahudilikte) cisimleşmek zorunda olan dolayımsız/soyut tektanrıcılık, daha sonra kendi üçlemesiyle/teslisle Hıristiyanlık; sonunda hakiki evrensel tektanrıcılık olarak İslam.”[2]

  1. K. Chesterton içinse Hegel, “modern nihilistik ‘Alman filozofların’ en kötüsü olsa da, o (Chesterton)’nun teolojik paradokslarının Hegelci diyalektiğe yakınlığı fazlasıyla dikkatimizi çekmekten geri kalmaz… Tanrı-insan olarak Mesih, dışsal olarak önvarsayılmış Birlik/Uzlaşmadır: Önce dolayımsız birlik; daha sonra Kutsal Ruh görünümünde dolayımlanmış, yüklemi sevgi olan Mesih’ten, bir özne olarak sevginin kendisine geçeriz… Burada Hegel’in temel kavrayışına ulaşırız: Uzlaşma doğrudan olamaz, o önce bir ucube (monster) üretmek (onda ortaya çıkmak) zorundadır: Hegel, Uzlaşmanın ilk figürünü, Tanrı’nın sonlu, etten kemikten bir insan bireydeki görünüşünü tarif etmek için, aynı sayfada beklenmedik bir biçimde iki kez bu güçlü ‘garabet’ (monstrosity) sözcüğünü kullanır. ‘Bu, gerekliliğini gördüğümüz ucubedir.’ Sonlu, kırılgan insan bireyi, Tanrı’yı temsil etmek için ‘uygun değildir,’ o, ‘genel olarak uygunsuzluğun kendisi’dir; Hegel’in burada iddia ettiği tam anlamıyla diyalektik paradoksun farkında mıyız? Gerçek uzlaşma girişimi, ilk adımında, bir ucube, grotesk ‘uygunsuzluğun kendisini’ üretir… İki kutup, Evrensel (Kutsal Ruh’un gücül sonsuzluğu/ölümsüzlüğü) ve Tikel (gerçek sonlu/ölümlü inançlılar topluluğu), yalnızca Mesih’in ucube tekilliği aracılığıyla dolayımlanabilir.”[3]

Bu tür bir tasvir ise, Hegel’in diyalektik mantığının adımları (tikel’le evrensel’i uzlaştırmanın tekil üzerinden gerçekleştirilen dolayımı) ve bu adımların ”teoloji”ye uyarlanması açısından, “Tanrı’nın oğlu olarak İsa”nın çarmıha gerilişindeki garabeti izah için uygun olsa da, bu, peygamberlerde görülmeyen bir tuhaflık/aşırılıktır. Zira peygamberler, İsa da dahil olmak üzere, kendi toplumlarının sıradan bir mensubu, “içlerinden biri”dir. Ama bazen bu sıradanlığın olağanlığı, gösterilmeye çalışılan aşırılığa (mesela kurtarıcılığa veya tanrısallığa)  işaret etmek için yeterli görülmediğinden, söylemler, işaretler ve bezemelerle bu olağanlık abartılarak,  nebi, aşırılaşmış ve garip bir figür olarak öne çıkarılır.

Oysa risaletinin son döneminde, Medine’de, kendilerini toprak zeminli mescitte ağırlayan Muhammed (as), Necran Heyetiyle (Hıristiyan “din adamlarıyla”) yapılan görüşme öncesinde, onların şatafatlı dinî kıyafetlerini gördüğünde, bu kıyafetlerini çıkararak yolculuktaki sade kıyafetlerini giyininceye kadar, onlarla görüşmeyi kabul etmemiştir.[4] Zira Muhammed (as), Medine toplumunun içinden birisidir ve görünüş itibariyle onlardan hiçbir farkı yoktur. Ama ruhbanlar (din adamları) ya da münzeviler (çileciler), kendilerini olağan toplumdan ayırt etmek için şatafatlı ya da pejmürde kıyafetler giydikleri ve abartılı edalar edindikleri gibi, peygamberlerini de bu biçimde farklılaştıracak tasvirlerle bu olağanlığın dışına çıkarmaya çalışırlar. Böylece “Mesih” (“Tanrı’nın oğlu”) kadar Tanrı’yı temsil iddiasında bulunan “mehdi”ler de, giyim kuşamlarından öte, şahsiyet olarak da olağandışı tasvirler ve anlatılarla belirginleştirilerek yüceltilirler. Tabi bu örneklemeleri günümüze taşımak isteyenler de, bu kez ortaya garip kıyafetler ve edalar (Selefiler, şeyhler, Aczmendiler, Fetullah Gülen, Papa, Diyanet İşleri Başkanı vb.) veya sıradışı eylemlerle (El Kaide, IŞİD, Boko Haram veya Bahailer, Mormonlar, Amişler…  vb.) kendilerini işaretlerler ya da işaretlenirler. Böylece kendilerine aslında kendilerinde olmayan bir aura ekleyerek sözüm ona tanrısallaşmaya çalışırlar. Zira insanların ancak bu yolla bu aracılığın veya temsilciliğin farkına varabileceklerini düşünürler. Önemsizleştirdikleri sadelik ve özgünlükteki sahiciliğin kıymetinin ise farkına varmaz ya da bunu umursamazlar.

Bu tip davranışların ve tasvirlerin ne kadar abartılı ve anlamsız  tasvirler ve edimler olduğu ise ortada. Ama bu abartılı sözler veya imgeler yoluyla da olsa, İsa’nın siretinden bir Mesih imgesi ortaya çıkarılır. Sadece o yapılmaz elbette. Ortaya çıkarılan bu garabetin groteskliği ile, içimizden biri olan İsa imgesi ve onun yeryüzündeki mücadelesinin olağanlığındaki ihtişamı ve örnekliği de, yerine bambaşka bir imge konularak karartılır. Benzeri garabetler kimi siyasal liderler için de anlatıla gelinir ya da yakıştırılır. Böylece tahayyül edilen “cemaat” ya da lider de, özneleşme ile mutlaklaşma arasındaki bir yerlerde dalgalana durur. Tabi bu tip yakıştırmalarla amaçlanan ise, şahsın ya da olayın tanrısallığını kanıtlamak, yani “Hakikat”in tecessümü oluşlarına dair efsaneler üretmektir.

 “Mesih, bu sefil birey, bu saçma ve dalga geçilen soytarı kral etrafa yürüdüğünde, sanki dünyanın göbek bağı, gerçekliğin dokusunu bir arada tutan düğüm etrafta dolaşıyormuş gibidir. Mesih’siz gerçeklikten artakalan her şey, Gerçeğin anlamsız çokluğunun Boşluğudur. Bu garabet, dinin aracı olan dışsal yeniden sunma (re-presentation) vasıtasıyla Mutlağı tasvir etmek için ödemek zorunda olduğumuz bedeldir.”[5] Veya “Mesih”lerde olduğu kadar Hegel’in Tin’inde de öykülenen garabet, “Tanrı”nın kendi yarattığı evrendeki yürüyüşü için, bu yürüyüşe dair yolları önceden döşemesidir. Gerçi sair benzeri felsefî veya dinî öykülerde de, buna benzer sahneler bulunmaktadır. Ve hatta belki de bu konuda eksik kalmamak için, bazılarınca, Muhammed (as) için de Allah’ın, “sen olmasaydın bu âlemi yaratmazdım” gibi sözler söylediği de nakledilir. Tabi bu tür sözlerin ya da hikâyelerin çelişkileri de kendi içinde sırıtır ama bu çelişkiler bir türlü görülmez ya da görmezlikten gelinir.

Ama bir kez bu öykülemelere ve saptırmalara niyetlenildi mi, ortaya Pavlos gibi bir “halkla ilişkiler uzmanı” ve onun üretimi olan bir Mesih garabeti çıktığı gibi, bir Hitler garabeti de çıkabilir. Ve hatta Fetullahçılığın 1980’li yıllardan itibaren koyulduğu yolda, bu yolu siyasal cinayetlerle süsleyerek adeta kendi yürüyeceği yolları döşeyen ama tosladığı 15 Temmuz olayıyla da (bu olayın kendisi de ayrı bir garabettir gerçi) bu efsanenin sonuna da gelinebilir. (Ama kim bilir, belki bu da oynanmak istenilen rolün bir parçasıdır!..) Tabi orada uygulanan strateji de, kendisini, tüm Cizvityen akımlar gibi, “amaca götüren her yol mubahtır” gibi şu kadim (şeytani) ilkeye dayandırır. Yani, Pavlos’un da yaptığına benzer; “yasayı öldürerek ruhu diriltmek” gibi sihirli bir formüle.

Sonuç olarak, kimi zaman (sihirbazların da yaptıkları gibi) bazı aldatıların inandırıcı olabilmesi için olaya ucube (garabet) bir “boş gösteren”in eklenmesi gerekebilir. Bu yolla inşa edilen “Özne” veya “Olay”  ise bir kez ortaya çıktıktan sonra geçmişe dönük kendi ön-varsayımlarını da koyutlar. Mesela El Kaide ve 11 Eylül saldırısı, IŞİD’in hilafet devleti, Fetullahçılık ve 15 Temmuz darbesi… gibi. İşte bu gibi inanılabilmesi için kendilerine illa ki bir ek “imaj” eklenmesi gereken olaylar, kendilerini ancak bir garabet aracılığıyla izah ederler. Garabet, olaya eklenmiş ilave bir “boş gösteren”dir. Musa kıssasındaki sihirbazların yılanları gibi. Ya da bir el çabukluğu, gizemli bir sözcük ya da bakış… Belki de sadece aklımızı aldatan bir imge, bir görünüp kaybolan bir dolayımlayıcı… öyle ki hayallerimizi kışkırtsa ve canlandırsa da, bundan öte bir gerçekliği yoktur. Ucube (garabet) bir gösteren olarak görünüp kaybolur. Mesela sihirbazların gösterilerinde kullandıkları nesneler veya kâhinlerin baktıkları o ucube ve garip şeyler gibi. Gerçekte söyleyecekleri şeyler zihinlerindedir ama onu söylemek (okumak) ya da etrafını ikna etmek (büyülemek) için dışsal bir işarete, bir garabetin olağanı aşan kışkırtmasına muhtaçtırlar. Belki de burada önemli olan, garip, ucube, akıldışı ve hatta saçma olanın yüceltimindeki paradoksal şiddetin etkisidir. Garabete sadakatte asıl olan şeyin, garabetin zuhuru değil, buna sadakatin zuhuru oluşunun bilinmesi ve bunun bir biçimde bilenmesidir.

 

[1] Slavoj Zizek – John Milbank, Mesih Garabeti, Paradoks mu Diyalektik mi? Ayrıntı Y. s. 69

[2] Age, s. 122

[3] Age, s. 103, 104, 105, 107

[4] Fıkhus Sire, Muhammed Gazali, Risale Y. s. 464

[5] Zizek – Milbank, age, s. 113

Ümit Aktaş’ın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir