Ümit Aktaş Yazdı: İnsan Hakları Fikrinin Türkiye’deki Seyri

03.02.2023

İnsanların ve onları çevreleyen dünyanın öne alındığı ve hatta imtiyazlı kılındığı bir insan hakları kavrayışı, doğal haklar kadar, vahye ve akla da dayanabilir. İnsanı diğer varlıklardan farklı, özel ve hatta ayrıcalıklı gören bu yaklaşıma göre insanoğlunun yeryüzünde gerçekleştirmesi gereken bir amacı, ideali ve bunu gerçekleştirecek bir sığası bulunmaktadır. Bu haklar temel olarak zaruretler ve ihtiyaçların giderilmesi kadar yoksunluklar ve mecburiyetlerden kurtuluş anlamına da gelen negatif haklar ve özgürlüklerin sağlanması, iyiliğin, güzelliğin ve insaniyetin gerçekleştirilmesi yani pozitif haklar olarak mütalaa edilebilir. 

Özellikle 2. Dünya Savaşı akabinde yaygınlık kazanan insan hakları söylemi ve eylemi, süreç içerisinde Türkiye’yi de etkileyecektir. Batı’ya, hak söyleminin merkezine yakın ve hatta doğrudan bu merkezin mekteplerinde tahsil etmiş olanlar, liberaller ve sosyalistler atacaktır ilk adımları, İHD ile. Bunu kışkırtan biraz da, 12 Eylül rejiminin özellikle bu kesimlere yönelik şiddeti, gözaltılar, işten çıkarmalar, hak ihlalleri, yargıdaki adaletsizlikler, işkenceler, kayıplar;.. dahası ise idam cezalarını durdurma çabalarıdır. Ama bir açıdan da yeni bir perdenin açılışıdır bu. Şiddetin mektebinden geçenler, soluklanıp düşünürler bir süre olan bitenler üzerinde. Devlet, demokrasi, insanlık, özgürlük ve toplum(culuk) hakkında. İdeolojiler yumuşarken yerini somut sorunlar alır. Cezaevleri, şiddet, işkence, ötekileştirmeler; sınıf, ırk, inanç ve cinsiyet mevzuları… Kısacası yıllarca üzerinde uzun boylu düşünülmemiş ya da hep ertelenmiş konular bir bir dökülür ortalığa. O hiç görülmeyen, görülemeyen, belki de mücadelenin bir icabı olarak addedilen mevzular. Temel mesele ise demokrasinin, şeffaflığın, ifade özgürlüğünün, hak ve hukukun sağlanması, dolayısıyla da ayaklar altında çiğnenen insan onurunun savunulmasıdır.

1986 yılında kurulan İHD (İnsan Hakları Derneği) Türkiye’de yeni bir çığırı, insan hakları söylemi ve mücadelesinin çığırını açar. Gerçi faaliyetleri doğrudan buna yönelik olmasa da, Kürtlere yapılan hak ihlalleri de İHD’nin ilgi alanı içerisindedir. Ancak 28 Ekim 1990 tarihinde yapılan 3. Genel Kurulda, Diyarbakır şube başkanı Vedat Aydın’ın Kürtçe konuşma yapması, henüz bu konu ile yeterince yüzleşmemiş kesimleri rahatsız edecek ve bu nedenle ortaya çıkacak olan kriz, yeni bir dönemin de başlangıcı olacaktır. Ki Vedat Aydın, bu olaydan bir süre sonra, işkence ile öldürülecektir. Kürt sorununun insan hakları fikriyatı üzerindeki ağırlığı giderek artan bu etkisi ise oldukça tabiidir. Bu biraz da fiilî durumun icabıdır. Zira en çok onlar mağdur edilmekte, onların canı yanmakta ve doğal olarak da onlar feryat etmektedir. 

“80”li yıllarda İran Devriminin rüzgârına kapılmış olan İslami kesim ise “90”lı yıllara doğru bakışlarını devrim düşlerinden ülke içi bu meselelere çevirmek mecburiyetinde kalacaktır. Zira bir yandan başörtüsü meselesi hak ihlallerine uğrayan kadınları toplumsal failler olarak belirginleştirirken, öte yandan ise Kürt meselesi neredeyse ülkenin temel bir sorunu haline gelmektedir. Dolayısıyla da bakışlar ve dikkatler Afganistan, İran, Bosna gibi uluslararası sorunlar ya da kitaplar üzerinden sürdürülen nazari mülahazalardan ülke içi meselelerin oluşturduğu eşitsizlikler, haksızlıklar ve hak ihlallerinin, yankısı henüz “küçük” olsa da acısı oldukça büyük ve giderek tüm toplumda hissedilen etkilerine yönelecektir. Özellikle 1990’lı yıllarda başörtüsü sorunu etrafında ortaya çıkan hak ihlalleri ile mücadele edilmesi ve mağdurlarıyla da dayanışılması için İslamcılar tarafından 1991 yılında İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği (Mazlumder) kurulacaktır.

Tabi toplumsal sorunlara bu “insan hakları” merkezli yaklaşımda İHD’nin etkisi olduğu ortadadır. Devrimin rüzgârının dinmesi kadar, radikalizm ve siyasetin karşılaştığı sorunlar ve çıkmazların da… Beri yandan hemen her kesimde bir yenilenme yaşanmakta, o güne değin sadece iktisadi açıdan değil, düşünsel açıdan da “ithal ikameci” bir sınırlılık ve kapalılığın içerisinde tutulan Misak-ı Millî sınırları, Turgut Özal’ın neoliberal esaslı siyasetiyle küreselliğe açılmaktadır. Bu bağlamda ise Kürtlerin demokratik eşitlikçiliği talep eden mücadeleleri kadar kadınların eril baskılardan kurtulma ve kamusal alandaki eşitlikçi talepleri de insan hakları mücadelesini çeşitlendirecek, farklılaştıracak ve yükseltecektir. Kadın hareketlerinin bir yüzü başörtüsü mücadelesi iken, diğer yüzü ise feminist mücadelelerdir.

Mazlumder ve İHD’nin, yani toplumsal sorunlara o güne değin farklı açılardan bakan her iki kesimin bu “karşılaşmasının her iki taraf için de bir işbirliği ve dayanışma ilişkisine evrilmesi, itiraf etmek gerekiyor ki örgütlerde ‘İnsan Hakları Herkes İçindir’ bakış açısına sahip aktörlerin gayret ve çabalarıyla mümkün olmuştur ama bu çabayı kolaylaştıran koşulların varlığı da önemlidir. Kürt illerinde yaşanan ağır insan hakları ihlallerinin giderek yaygınlaşması, örneğin Diyarbakır’da bu ihlallere karşı ortak tavır alma ve dayanışma içinde müdahale etmeyi gerektirmişti. Her koşulda Mazlum-Der ve İHD biraz da ‘zulmün potasında birlikte eridikleri’ bilinciyle birbirlerini etkilediler.”[1]

Kuşkusuz ki başörtüsü mücadelelerindeki en büyük etken, dindar kadınların kamusal hayatla, özellikle de yükseköğrenim hayatıyla yüzleşmeleri ve bu bağlamda maruz kaldıkları inancını yaşamaya ve eşit haklara ulaşıma ilişkin verdikleri mücadeleler ve bu süreçte karşılaştıkları sorunlardır. Zira dindar erkeklerin okuyabildiği mekteplerin veya çalışabildikleri ve hatta hizmet aldıkları kurumların kapıları kadınların yüzüne kapatılmaktadır. Bu haksızlığın sorgulanması kimilerini sistemin mekteplerini protesto ederek evlerine döndürürken, kimilerini ise yurt dışına sürükler. Daha çok Avrupa mektepleridir tercih edilen ve orada başka bir Batı ile karşılaşılır. İnsan olmanın, kadın olmanın, öğrenci olmanın başka yüzleriyle. Demek ki insan olmanın inancı, ırkı, cinsiyeti ve kültürü bir yana ortak dertleri, sorunları, düşünceleri vardır. Ve kimi meseleler ancak elbirliği ve hatta gönül birlikteliği ile çözülebilmektedir.

O zaman işte, Ali Şeriati’nin de vurguladığı gibi, yapmadan önce düşünmenin, konuşmanın, tanışmanın önemi ve gereği fark edilir. Dolayısıyla da sistemin kurumlarının reddinden öte, sivil toplumsal mücadelenin zaruretinin ve meşruiyetinin de farkına varılır. Mazlumder işte bu kaygılar içinde ama yeni bir umutla kurulmuştur. Biraz da bu yol, siyaset dışı duruşun nispeten daha sivil bir biçimi olarak bir geçiş sürecidir. İşte oradan doğru siyasete ve hatta demokratik düşünüme ve eyleyişe doğru da patikalar açılır. Yine de bu süreç henüz sorgulanmamış, ayrıntıları üzerinde düşünülmemiş bir birliktelik havası içerisindedir ki zamanla sorgulamalar, kopuşlar ve arayışlar başlayacaktır. 1995 yılında kurulan İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı (İHH) doğrudan Bosna Savaşı ilgisinin bir sonucudur ve yoluna da büyük ölçüde o minvalde devam edecektir: Savaş, muhaceret, mültecilerle dayanışma gibi sorunlar.

Savaş, şiddet, yoksunluklar ise sadece orada ve sadece Müslüman halkların bir sorunu değildir ve süreç bunun farkına varılmasına doğru da evrilir. Başka coğrafyalar, başka ihtiyaçlar ve başka halklar keşfedilir. Ama bu, biraz İHD’nin, biraz Mazlumder’in veya başka kuruluşların inisiyatifine bırakılmış Kürtleri, yanı başımızdakileri, komşularımızın haklarını yani Kürt sorununu ikincilleştiren, uzaktakine bakarken yanı başında olanı ihmal eden bir bakıştır. Kaldı ki Mazlumder’in bakışı da belki gereği ölçüde kendi kuruluşunun önceliklerini, mesela başörtüsü mücadelesinin önceliklerinden uzaklaşmayı gerektirecek ölçüde Kürtleri yakınsayamamaktadır. Belki de haklar mücadelesinin gereği olan görece sol bakıştan giderek uzaklaşılmaktadır. Ve hatta belki de haklar mücadelesi hiç de sol bir bakışı gerektirmemekte ve daha çok dinî ve cemaatsel bir duyarlılığı gerektirmektedir. İşin “sol” yanı, solun haklar mücadelesini tavsayan emek ve sosyalizm mücadelesini takiben üstlenmesi veya işlevselleştirmesiyle de ilgilidir.

2000’li yıllardan itibaren, özellikle de Dünya Ticaret Merkezine yapılan 11 Eylül 2001 saldırısı akabinde geçilen güvenlikçi siyasetler sonrası genel olarak dünyadaki hak arayışlarının niteliği de değişecektir. Bu, hak meselesine bakış yanında, ideolojilerin yerini giderek kimlik meselelerine bırakmasıyla da ilgilidir. Türkiye de siyasal ve kültürel olarak dünyaya kapalı tutumundan uzaklaşırken, insan hakları teorisi ve pratiği açısından da giderek dünyadaki deneyimlerle bütünleşmektedir. Üstelik bu sadece hak örgütleriyle sınırlı kalmamakta, devlet de ister istemez kendi anlayışını ve mevzuatını bu konuya uyumlulaştırmaktadır.

“…İnsan hakları hareketinin ayrıcalıklı bir şekilde taşıdığı güç, insan hakları mücadelesinin adalet arayışının aslında bir hakikati ortaya koyma mücadelesi olmasından başka bir yerde aranamaz. Bu nedenle insan hakları mücadelesine 2000’lerden itibaren rengini verecek olan şeyi sadece uzmanlaşmanın, fonlar nedeniyle ortaya çıkan meslek olarak hak savunuculuğunun yarattığı mücadele pratiklerinde değil, hakikati ortaya koyma çabalarında aramalıyız.”[2] Bunda devletlerin ve devlet toplum ilişkilerinin giderek küreselleşen dünyadaki hayata bakışının da değişmesiyle doğrudan bir ilgisi bulunmaktadır. “Bir yüzleşme ve hesaplaşma yoluyla ihlal üreten bir yapıyı dönüştürme ve toplumsal bir-aradalığı onarma mücadelesi olarak okunabilecek tüm bu çabaların, hakikat sonrası çağın tüm özelliklerini kendi yönetme tarzına yerleştiren bir yeni rejim inşasıyla başarılamamış olması, hakikat arayışı eşliğinde bir insan hakları savunuculuk pratiğinin sürdürülme ısrarını görmezden gelmemizi gerektirmez.”[3]

Gerçi Mazlumder de emek, sömürü ve işçi hakları yanında Kürt meselesi, işkence, cezaevlerindeki hak ihlalleri, göçmenler ve mültecilerle ilgili duyarlılıkları haizdir ve bu da onu hakikat sorgulaması ve arayışının içerisinde bulundurmaktadır. Hatta Kürt meselesi konusunda iki kez de çalıştay düzenlemiştir. Ancak özellikle de Kürt meselesindeki duyarlılığın, dolayısıyla da hak ihlallerinin yoğunluğu, beri yandan insan hakları konusundaki kuşaksal bakış açısı ve duyarlılık değişimleri, bu cenahta 2017 yılında Hak İnisiyatifi Derneği adında yeni bir insan hakları kuruluşunu da ortaya çıkarmıştır. Elbette bunu bir ayrışma olarak görmek yanında, değişen ve genişleyen haklar yelpazesinin isterlerinin zorlamasıyla ilgili bir özgüleşme olarak da değerlendirebiliriz.

Kürt sorunun ağırlığı ise doğal olarak sadece bir cenahın ve sadece birkaç kuruluşun inisiyatifine bırakılamayacak ölçektedir ve sorun giderek daha da ağırlaşmaktadır. Meselenin çözümü içinse sadece hak ihlallerinin takibi ve bertarafıyla yetinilemeyeceği, çatışma çözümlerine ilişkin insanlık tecrübesinin de bu bölgeye taşınması ve bu deneyimlerden de yararlanılması gerektiği de ortadadır. Bu amaç doğrultusunda 2007 yılında oluşturulan Barış Meclisinin faaliyetleriyse 2016 yılı Mart ayında kurulan Barış Vakfı bünyesinde ve daha çok çatışma çözümleri alanında ve insan hakları ihlallerinin çatışma yerine müzakerelerle çözümlenmesi amacına matuf olarak sürdürülmektedir. 

2010’lu yıllar Türkiye’nin farklı bir iklime girdiği yıllardır. 2011 yılında ortaya çıkan Suriye meselesi, terörü, savaşı ve göçmenliği uluslararası sorunlar haline getirecektir. 2013 yılında Kürtlerle başlatılan Barış Süreci yürekleri umutlandırırken, aynı dönemde Taksim Gezi Parkının yapılaştırılmasına karşı çıkılan çevre duyarlıklı Gezi direnişinin şiddet yoluyla bastırılması ise umutları karartacaktır. Beri yandan iki yıl süren uğraşlar yeterli toplumsal ve siyasal destek bulamadığından ve Suriye’de IŞİD örgütünün Kobani’ye saldırısıyla başlayan çatışmaların da etkisiyle,   Barış Süreci de yerini adeta bir iç savaş havasına bırakacaktır. Ve yine bu dönemde Ak Parti iktidarı ile Fetullahçılar arasında yaşanan gerilim de 15 Temmuz (2016) darbe girişimiyle sonuçlanacak ve toplumsal barış bir kere daha sarsılacaktır.

Bu gerilimlerin en büyük faturası ise toplumsal desteği zaten yeterli olmayan barış faaliyetlerine çıkacak ve zuhur eden baskıcı siyasal şartlarda insan hakları mücadelesi giderek irtifa kaybedecektir. Muhtemelen yeni kuşağın da ilgi alanına girmeyen ve hatta negatif bir biçimde giren bu eğilimin en önemli sebeplerden birisi de, giderek tüm ulusları rahatsız eden ve insan haklarına karşı ulusçuluğa ve ulusal sınırlara kapanmaya dönüşü ve hatta ırkçılığı kışkırtan göçmenlik meselesidir. Sadece bu değil elbette. Pandemi ve akabinde gelen iktisadi kriz de, ulusların olduğu kadar insanların bakışını da içe büken yeni bir daralmacı eğilime yol açacaktır. Bu aynı zamanda çıkar merkezli, ötekini umursamayan ve hatta ona karşı tepkili bir kuşağın taleplerinde ifadesini bulan yeni bir krizin de habercisidir. Sanırım şimdilerde bu “yeni” meselelere doğru yoğunlaşmak, insanları içerisine gömülmeye başladıkları bu girdaptan çıkarmaya çalışmak, ihtilafları köpürtmekten daha olumlu bir tutum olacaktır.

 

[1] Türkiye’de İnsan Hakları Mücadelesinin Değişim Hatları, Hazırlayanlar: NİLGÜN TOKER KILINÇ, CANSU AKBAŞ DEMİREL, LÜLÜFER KÖRÜKMEZ, NERMİN BİTER), THİV (Türkiye İnsan Hakları Vakfı) yayını, Kasım-2021, s. 41.

[2] Age, s. 50.

[3] Age, s. 52.

Ümit Aktaş’ın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.