Ümit Aktaş Yazdı: İslamcılık Tartışmaları – 2

04.03.2022

Her ne kadar Ak Partinin kurucuları arasında bazı İslamcı isimler olsa ve iktidarının ilk döneminde kadrosunda bir grup İslamcı milletvekili bulunsa da, 2010 sonrasında bu “ayrık otları” bütünüyle temizlenmiş ya da teslim alınmıştır. Ak Parti’de artık cari olan Reis’in “dini” ya da ideolojisidir. Ak Parti yönetimince hiçbir zaman partinin İslamcı olduğuna dair bir şey söylenmemesine karşı, gerek bünyesindeki İslamcı olarak bilinen bazı isimler, gerekse uygulamalarda dini elden geldiğince kullanarak buradan siyasal kazanımlar elde etmeye dönük tutum nedeniyle, Ak Parti üzerinden dinle hesaplaşmalarını da sürdürmeye çalışan bazı Kemalist, laik, ulusalcı veya sosyalist kesimlerce Ak Parti İslamcılık, dinin siyasallaştırılması, siyasal İslam veya İslamofaşizm gibi terimlerle saldırıya uğramakta.

Bu saldırıların ya da eleştirilerin haklı olup olmadığı bir yana, kullanılan terimlere özen göstermeyen ve hatta hınçla hareket eden sol Kemalist kesimler ise, bir açıdan da Ak Parti iktidarının sonrasına yatırım yaparak, muhtemel bir iktidar kaybı halinde “kirli suyla birlikte bebeği de,” yani Ak Parti ile birlikte İslam(cı)lığı da fırlatıp atmaya çalışan haksız ve aşırı bir tepkiyle davranmaktalar.

Öte yandan, bir zamanlar Ak Partiye umutlarını bağlamış, işbirliği yapmış ama gerek siyasal sapmalar, gerekse umulanların bulunamaması nedeniyle kendilerini ihanete uğramış hisseden bazı eski İslamcılar ise, kimi yönlerden maksadını aşan tepkilerle İslamcılıkla ve hatta İslam’la da yollarını ayırdıklarını beyan etmekteler. Hesaplaşmalarını dinle hesaplaşmaya kadar götüren bu zevatın ötesinde, her şeye rağmen dindarlıklarını sürdürmekte olan bazı eski “İslamcı”lar ise, tepkilerinin dinî hassasiyetlerinden kaynaklandığını ifade etmekteler. Bu ise İslamcılığın sorumluluğunu Ak Parti’ye fatura ederek bu yıkıntıların arasından kurtulma çabası olmaktan başka bir anlama gelmemekte.

Sitemizin yazarı Kadir Canatan da, “İslamcılık Problemi” başlıklı yazısında, bu soruna değinmişti:  “İslam bir din, İslamcılık ise bir ideoloji. Bu farkı hepimiz biliyoruz. Ancak İslamoğlu’nun bu ikisi arasında kurduğu ilişki önemli. Diyor ki: ‘Dini ideolojiye dönüştürmek, bizzat dini kendi içinden vurmaktır. Din ideolojiye dönüşünce, din artık din olmaktan çıkar. Eğer bu ideoloji güç ve siyasetle buluşursa nur topu gibi bir faşizm ortaya çıkar. Bunun hiçbir istisnası yoktur.”

Gerçi bu, yani dinin ideolojileştirilmesi yeni bir mesele değil. Geçen haftaki yazımda İslamcılığın hangi şartlarda ortaya çıktığına değinmiştim. Verili İslamlığın/Müslümanlığın yeterli gelmediği bu şartlarda İslamcılık, öncelikle üzerlerine adeta bir “ölü toprağı” serpilmiş toplumlara belli bir hayatiyet ve aktivite kazandırmaya, bu toplumları siyasal ve düşünsel açılardan diriltmeye çalışmıştır. Bunun içinse din’in duruma özgü bir yorumuyla, tevhid, tecdit, ümmet, cihad gibi kavramlar etrafında ideolojik bir yorum(lar) kümesi ileri sürülmüştür. Ama İslam’ın güncelleştirilen bu yorumu/yorumları başlangıç koşullarında bırakılmayarak, yenilenen durumlara göre bu yorum(lar) da yenilenerek İslamcı akım sürdürülmüştür. Sürdürülmüştür çünkü İslam dünyası henüz bu kriz halinden çıkamadığı gibi, hayat hızla değişmekte olduğundan, değişen şartlara göre yenilenme faaliyetlerinin de kesintisiz bir biçimde sürdürülmesi gerekmektedir.

Bu yorumların dinin tevhid, nübüvvet, ahiret gibi temel ve olmazsa olmaz esaslarıyla ilgili olmayıp, hayata dair ve özellikle de siyaset ile ilgili olduğu ise oldukça açıktır. Bu meyanda üretilen bu yorumlar, Müslümanların önünü açmaya ve sorunlarını çözmeye matuf güncel ve bir açıdan ideolojik yorumlar olup, tartışmaya da açıktır. Sadece bu konuda değil, genel anlamda ideoloji üretiminin meşruiyeti yirminci yüzyıl içerisinde oldukça yoğun bir biçimde tartışılmıştır. Buna göre ideolojiler ilerici/olumlu bir işlev görebileceği gibi, tersi bir mahiyete de sahip olabilirler. Sözgelimi İslamcılığa karşı çıkan geleneksel akımlar, tarikatlar ve cemaatlerin uygulamaları da, adıyla anıldıkları şahıslar veya akımların geçmişte din adına yaptıkları yorumlar olmasına rağmen, sanki bunlar dinin özü imiş gibi bir gelenek olarak sürdürülmektedirler. Beri yandan dinin ya da bilimsel bir kuram olduğu iddiasına sahip tezlerin, sözgelimi Marxizm’in de ideoloji olamayacağını savunanlar olduğu gibi, kaynağı her ne olursa olsun toplumsallaşmış tüm akımların bu kerteden sonra artık bir ideoloji olduklarını savunanlar da bulunmakta. Hatta mesela İslam mezheplerinin bile ortaya çıktıkları tarihsel şartlar içerisinde ideolojik bir işlev gördüğü; bu meyanda, İslamcılığa bir ideoloji olduğu iddiasıyla karşı çıkan Süleymancılık, Nurculuk, Işıkçılık, Fetullahçılık gibi akımların da ideolojik nitelikleri oldukça açıktır.

Ve hatta kaynaktan topluma/hayata/uygulamaya doğru yönelen her söz, akım veya hareketin de ister istemez ideolojik bir yorum veya türev olduğu da söylenebilir. Zira metinle veya kuramla özdeş hiçbir saf okuma biçimi yoktur. “Okuma” derken bunu en geniş anlamıyla, yani anlama, yorum, ifade, bakma ve uygulama biçimleri anlamında kullanmaktayım. Hiçbir okuma kendisinin yansız, nesnel ve biricik bir okuma, bir hakikat olduğunu da iddia edemez. Kaldı ki bir ifadenin oldukça farklı açılımları ve anlamları olması metnin zenginliğini ve kapsayıcılığını gösterir. Beri yandan Kuran buna zaten değinerek, muhkem ve müteşabih ifadelerin ayrımından yorumsal çoğulluğa kapı aralamıştır. Dolayısıyla da her okuma biçimi metni, kendi anlağının çerçevesi içerisinde ve tarihsel duruma özgü olarak yeni bir biçimde okumakta, yani yorumlamaktadır. Kuşkusuz ki bu ideolojik yönelimler usulünce tartışılabilir ama bunlara karşı iddiaların da bir hakikat olmayıp farklı bir ideolojik yorum olduğu unutulmamak kaydıyla. Hakikat ise bilgi ile nesnesi arasındaki bu gerilimlerin ve çatışmaların uyuşmazlığında aranadurur; yoksa kimsenin elinin altında değildir. Dolayısıyla bu bize, hakikate dair yaklaşımlarımız açısından tevazu sahibi olmamız gerektiğini, pozisyonumuzun sadece bir anlama çabası olduğunu da öğretmelidir.

“Ortodoks” Marxistlerin de başlangıçta Kapital’in ve hatta Marxizm’in bir bilim olduğunu ileri sürerek, farklı okuma ve anlama biçimlerine bu nesnellik iddiasıyla karşı çıkmalarına rağmen, yirminci yüzyılda bu bakış değişerek, artık farklı okuma biçimlerine, yani ideolojilere de cevaz verilmekte.  Zira yanılgılar bir yana, her farklı okuma illaki bir “yanlış okuma/bilinç” olmayıp, farklı bir okuma/bilinçtir ve bu, izanıyla (bakışıyla, bakma biçimiyle, baktığı yerle ve zamanla) da ilgili ve oranlı olan bir yorum/bilinç anlamına gelmektedir.

Dolayısıyla ideolojiler ya da dünya görüşleri, salt ayrıksı bir okuma biçimi olmaktan öte, toplumların farklılaştıkları dönemlerde kuruculuk rolü üstlenen, yani düşünme ve anlama kadar uygulamaya ve eylemeye de çalışan iddialardır. Bu ise sıradan insanları “özne”ler olarak inşa etme çabası anlamına da gelmektedir. Ancak sular durularak bu iddialar geri çekildikçe ve/veya toplumlar sermaye, iktidar ve benzeri tahakküm biçimleri altında bir örnekleştikçe, ideolojiler/dünya görüşleri de etkisizleş(tiril)ir ve toplumlar sahte bir ışığın ya da iklimin altında mistifiye edilirler. Farklılıkların silikleştiği ve toplumsal hiziplerin belirsizleştiği bu kertede, hizipler (cemaatler, partiler, ideolojiler…) arasındaki rekabetler de yumuşadığından, siyasal iklim de yumuşar ve mücadeleler anlamını kaybeder. Sinsi bir sükûnetin, daha doğrusu sinizmin ve durgunluğun yaygınlaştığı bu şartlarda iktisadın cari dili, siyasetin ideolojilerle farklılaşan, didişen ve hatta çatışan dilinin yerini alır. Sömürüden ya da paylaşımdan değil, büyümeden ve refahtan söz edilmeye başlanır. Temel ödevi toplumu iyi(lik)den yana değiştirme olan siyaset popülizme yenik düşer. Dolayısıyla da büyüme, refah, birlik ve asimilasyon söylemi, bölüşüm adaleti, hakkaniyet, barış veya silahların reddi söyleminin yerine ikame olunur.

Tarihte din adına birçok cinayet işlenmiş ve birçok da haksızlıklar yapılmıştır. Ama bunların gerçekte iktidar kavgalarının bir parçası ve işlevi olduğu işin ehli tarafından gayet iyi bilinmektedir. Tüm bunları oldukça iyi bilen Mustafa İslamoğlu ve benzeri aydınların ayrım gözetmeksizin İslamcılığa karşı bir vaziyet alması, farklı bir yönelimi ortaya koymakta. İslamcılık ise bir akımlar yelpazesidir ve bu yelpazenin içerisinde İslamoğlu’nun yenileşmeci, akılcı ve Kuran’ı esas alan çizgisi de bulunmakta ve ideolojileri reddi bu gerçeği değiştirmemekte, yani kendi durduğu yeri bir hakikat haline getirmemektedir. Üstelik İslamoğlu’na karşı cephe almış ya da doğal olarak onun Kuranî çizgisine karşı olan gelenekçiler ve tarikatçılar da kendilerini İslamcı bir çizgide görmemektedirler. Ama onların ideolojilere karşı söylemleri kendilerinin de ideolojik bir tutumun türevleri olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Ve onlar da değişmektedirler ama bu yavaş ve son tahlilde İslamcı akımların açtığı yollarda, o da mahcup bir eda ile.

Kadir Canatan sözlerini şöyle sürdürmekte: “İslamcılık aslında bir ‘ilkeler demeti’dir; liberalizm, sosyalizm veya faşizm gibi kapsamlı, sistematik ve siyasi bir ideoloji değildir. Bununla birlikte ‘öze dönüş’çülüğü kendi içinde böylesi bir ideolojiyi de çıkartabilecek bir potansiyele sahiptir. Nitekim başından beri İslamcılar hem ekonomik hem de siyasi meseleler hakkında düşünerek, Batılı ideolojilere karşı ‘İslam ekonomisi’ ve ‘İslam devleti’ gibi kavramlar üretmişlerdir. Ama bunların siyaset üzerinden kullanımı ve bir iddia haline gelmesi 20. yüzyıl içinde İslami hareketlerin ‘siyasallaşması’yla gerçekleşecektir.”

Bu siyasallaşmanın kimi olumsuz çıktılarından hareket ederek dini bundan ari tutma adına İslamcılığın reddi ise, hayatla sınanmaya cesaretsiz, oldukça yavan bir tutum. Zira bu girişimlerledir ki ancak, dinle hayat arasında bir etkileşim ve denge hasıl olacaktır. Aksi halde ise dinin müdahil olmadığı bir hayat, kendi başına buyrukluğu içerisinde ve özellikle de günümüzde, kapitalizmin sınırsız egemenliğine boyun eğerek ve bambaşka mecralarda sürüp gidecektir. Bu ise egemen ve emperyal güçlerin tam da istediği o, dini vicdanlara (hangi vicdan?) kapatmak ve dil oyunlarının kısır döngüsüne gömülmekten başka bir anlama gelmemekte.

İslamcılık eleştirilerinin safdil bir biçimi ise, Türkiye laikliğinin ve buna uyumlu dindarlığının dinin siyasallaşmasının siyaset kadar dini de kirleteceğine dair iddiaları ya da kaygılarından kaynaklanmakta. Buna göre din yüce bir olgudur ve onu siyasallaştırmak, dünyevileşmesine, kirlenmesine yol açmaktadır. Bunu söyleyegelen, başta Kemalizm olmak üzere günümüze gelinceye kadar tüm iktidarlar, dini hem de oldukça hoyrat bir biçimde kullanmaktan da geri durmamışlardır. Buradaki temel sorun ise yine Türkiye laikliğinin “metafizik” zihniyetinin bir anlama biçimi olarak, toplumsal bir vaka veya olgu olan dinin veya başka herhangi bir toplumsal olgunun (mesela Aleviliğin veya Kürtlüğün) siyasetin dışında kalabileceğine, daha doğrusu kalması gerektiğine dair izansızlığı ya da stratejisidir. Çünkü bu yolla Türkiye’nin oldukça önemli bir kitlesi/kitleleri siyasetin dışında tutulmaya veya cari siyasetlere tâbileştirilmeye çalışılmaktadır. Kendileri bu yanıltıcı veya baskıcı siyaseti izlerken sanki ideolojik bir strateji izlememekteymiş ve de negatif bir yolla da olsa dini/dindarları siyasallaştırmıyorlarmış gibi (sözgelimi Nurcuların ve benzeri grupların şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınarak sağcı ve milliyetçi partilere tâbileştirilmesi ya da yeraltına sürülmesi/çekilmesi gibi), riyakârca bir tutumu sürdürmektedirler. O zaman ise mesele dönüp dolaşıp Türkiye’deki cumhuriyetin, anayasal ya da fiili dayatmalarla bir türlü demokratikleşememesine, yani her siyasal eğilimin kendi bakış açısını savunabileceği bir siyasal söyleme uygun partilerle temsiliyetine imkân veren bir demokrasi anlayışından uzaklığın sorgulanmasına gelmektedir.

                                                           ***

İslamcılık meselesini irdeleyen bir başka isim ise Fuat Kına. Sosyalist (toplumcu) bir Müslümanlığın imkânları üzerinde kafa yoran ve buna yönelik çeşitli girişimlerde bulunan “Emek ve Adalet Platformu”nun sitesinde yayınlanan ve Farklı Bakış’ta da alıntılanan yazısına şöyle başlıyor Fuat Kına: Bu yazı, “Müslüman dünya görüşüne içinde bulunduğumuz zaman-mekân şartlarından yola çıkarak politik bir öznelik kazandırma amacı güttüğü kadar, günümüz zulüm sistemlerine karşı en sahici mücadelenin nasıl ve hangi zeminlerde gerçekleşebileceğine dair bir akıl yürütme niyeti de taşımaktadır.” Fuat Kına’ya göre oldukça gelişigüzel kullanılan “siyasal İslam” ifadesiyle, “AKP iktidarının yozlukları ideolojik bir zemine referansla tarif edilmek isteniyor gibi gözüküyor. Ne kastedildiği ise asla aşikâr değil. Dinin siyasete ‘alet’ edilmesi şeklinde paketlenebileceği gibi, kendisini İslam’a nispet eden muhafazakâr elitlerin işledikleri cürümlere verilen genel ad olarak da düşünülebilir… ‘Siyasal İslam’ ifadesi ise iki büyük gerçeği örtbas etmeye dönük bir araç işlevi görüyor. Öncelikle gizlenen, bir dünya görüşü olarak İslam ile siyasalın yadsınamaz etkileşimi; ikincisi ise bu etkileşimin doğru sonuçlar ortaya çıkarma imkân ve ihtimali…” Ve bu yaklaşım, “Müslüman dünya görüşünün siyasal izdüşümlerini eşelemeye dair gayreti mahkûm etmekte. Öte yandan ise gerek siyasal İslam, gerekse İslamcılık kavramları, muhafazakâr elitlerin, ya da iktidar çevrelerinin içerisinde bulundukları siyasi yozlaşı halinin onların dininden (dini anlama/yorumlama biçimlerindeki bozukluklardan) kaynaklanıyor olduğunu ima etmekte.”

Bu tip gayretlerle yapılmaya çalışılan, tıpkı 28 Şubat sürecinde öğrenim görmek isteyen kızları başörtüleri nedeniyle okullara ve hatta neredeyse tüm kamusal alana sokmamaya yeltenen “laik” zihniyetin trajikomik “ilerici” edası ile rakiplerini (toplumun büyük bir kesimini) siyasal alandan uzaklaştırma ve bunlara öncülük edenleri de bir hizaya getirme çabasına benzemekte. Tabi bu eda, muhafazakârların neredeyse dinî bir tutum haline getirdikleri sinik zihniyetlerince de beslenince, ortaya belki “nur topu gibi bir faşizm” değil ama nur topu gibi bir İslamcılık rahatsızlığı çıkmakta. Bu rahatsızlık ise İslamcılığın sömürgeciliği püskürtmekle yetinmeyen, Kemalist, Nasırcı, Baasçı ulusalcı cereyanlara karşı da bir tez olmasıyla da ilgilidir elbette. İslamcı(lıkl)arın yerleştikleri bu mevzileri derinleştirememeleri, mesela “kurtuluşçu” veya “özgürlükçü” Latin kiliseleriyle kuramsal ve uygulamaya dayanan etkileşimler oluşturamamaları veya Gandi’nin mücadelesine bigâne kalmaları, antiemperyalizmlerini kapitalizm karşıtlığına dönüştürememeleri ve bu konuda Batı içindeki düşünsel yakınlık içerisinde oldukları muhaliflerle dayanışmaya girememeleri ise ciddi sorunlarıdır. Bu sorunlar üzerinde düşünülmesi ve bu sürecin bir özeleştiri fırsatına dönüştürülmesinin gerekliliği ise oldukça açık.

Sözü İslamcılığın oldukça dar bir sosyolojiye hapsedilmesi riskine getiren Fuat Kına’ya göre: “Dergi çevrelerinde biriken bir enerji olarak özgürlükçü bir İslamcılığın izlerinin bulunabileceğinden bahsedilebilir. Fakat evet, bir istisnadır. Böyle bir İslamcılığın çok dar kadroların dışına taşamadığını, Türkiye tarihi için ciddi bir politik yalnızlık ifade ettiğini söylemek zorundayız… Hiçbir ideoloji içine bırakıldığı sosyo-politik tecrübenin tamamen dışında deneyimlenemez, anlaşılamaz. Ne Kemalizm Osmanlı hanedanlığının yoz istibdadından bağımsızdır ne de İslamcılık kapitalist ilksel birikimin Müslüman coğrafyasında yarattığı sosyo-ekonomik tahribattan. İdeolojik akımlar etkileşim kurdukları zaman-mekânın politik hafızasının filtresinden geçmeden tesir edemezler. Türkiye’de ana akım sosyalistlerin Kemalist ve devletçi refleksleri, ne yazık ki ana akım İslamcıların mukaddesatçılığı ve muhafazakârlığı kadar sıradan.”

Kısacası İslamcılığın önündeki sorunlar henüz tüketilmiş olmayıp, kat edilecek daha çok yollar bulunmakta. Çığırından çıkmış olan bir neoliberal çağda işçi hakları, kadın hakları ve hatta çevre sorunu gibi meselelere karşı duyarsızlık ise, biraz da İslamcılığın içerisinde neşvünema bulduğu muhafazakâr çevrelerin kısıtl(ayıc)ı sosyolojisine dayanmakta. Bu bariyerleri aşan ve kendilerini oluşturulan dışlama mekanizmaları nedeniyle birkaç dergi veya dernek çevresinde ifade edebilen azın azı o düşünsel dinamizmin önü ise bu kez de bizzat kendi içlerinden çıkan sesler tarafından kesilmeye çalışılmakta. Ama bunların hepsi de “sevdâya dahil”; tabi ki bu sevdânın sapkın düşler kadar hoyrat yoldaşların aymazlıklarına ve ihtiraslarına kurban edilmemesi koşuluyla.

Ümit Aktaş’ın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.