Ümit Aktaş Yazdı: Rastlantı, Karşılaşmalar ve Bilim

29.10.2021

Roger Penrose, “Üçüncü Kültür” adlı derleme kitaptaki yazısında, rastlantısallığın (belirsizliğin) kuantumla ilgili ölçüm çalışmalarında ortaya çıktığını, dolayısıyla bu durumun mevcut ölçme araçlarımızın sürece etkisi kadar fizik anlayışımıza dair bir kısıtlılıktan da kaynaklandığın söylemekte.  Üstelik bu durum, sadece teknolojik kısıtlılığımızı ele vermekten ibaret olmayıp, bilgisayımsal (matematiksel) hale getirilemeyen deneysel süreçlere karşı bakış açımızı da ortaya koymakta. Zira günümüz bilim anlayışında bir nicelik bilgisayımsal bir biçimde (doğal olarak hesapçı bir akılla) ifade edilemiyorsa, yapılan işlemin bilimsel olmadığı kabul edilmekte.

Aşılmaya çalışılması gereken bu bakış açısını eleştiren Penrose, özetlemeye çalıştığım sözlerini şöyle sürdürmekte: “Bu fikir doktora öğrencisiyken gelişmeye başladı ve düşünce sürecimizde süregiden bilgisayımsal olmayan bir şeylerin var olması gerektiğini düşündüm. Her zaman bilimsel tavrı benimsedim, bu nedenle düşünce sürecimizi bir şekilde bilimsel terimlerle anlamamız gerektiğine inandım. Bilimin günümüzde anlaşıldığı (biçimde) olması gerekmiyor. Öte yandan, bugünlerde insanlar bir şeyi bilgisayarla ifade edemiyorsa, bilim olmadığına inanma eğiliminde gözüküyor.”[1] Dolayısıyla, Heideggerin de eleştirdiği bir yaklaşımla tabiatı salt teknolojik bir faydaya araçsallaştırmaya ve zora dayalı yollarla anlaşılma çabası gibi deneysel yaklaşımlar yerine, öncelikle tabiatı kendi özgünlüğü içerisinde anlamaya dayalı bir anlayışa yönelmemiz gerekmekte.

Aslında bu durum, tabiatın bizim “maceracı” müdahalelerimiz karşısında hiç de edilgen veya nesnel/nötr bir uzam olmadığını da ortaya koymakta. Kendine özgü “ince” bir akla ve buna bağlı bir tepkiye sahip olduğunu da söyleyebiliriz. Kimileri bu “doğal bilinçlilik”ten (fraktallık, simetri, altın orta veya Fibonacci sayısı gibi örüntülerden) veya tabiattaki işbirliği örneklerinden yola çıkarak tabiatın “canlı”/”bilinçli” bir varlık (gaia[2]) olduğunu da iddia etmekte. Farklı nesnelerde gözlemlenen birörneklilikler, işbirlikleri, simbiyotik hayatlar… bu intibaı vermekte. Oysa tabiatın tarihine yöneltilmiş en popüler bakış olan Darwin’in bakışı bile mekanizmden ari değil. Bu ise oldukça karmaşık olayları tesadüflere bağlayan veya tabiattan örtük bir bilinçsel özne (fail) gibi söz eden bir bakış. Öte yandan tabiata yönelik belirli bir irfandan ve incelikten yoksun müdahalelerimiz, oldukça hoyrat ve kaba bir biçimde tabiatı kendi güdük amaçlarımız için araçsallaştırma heveslerimize dayanmakta. Bu tip bir düşünsel derinlikten ve incelikten yoksun yaklaşımların maliyetleri ise ortada. Kendimizi içerisinde bulduğumuz ve kıymetini çok da takdir edemediğimiz karmaşık çeşitliliğin ahenginden, giderek yaşanamaz hale gelen bir tekdüzeleşmeye ve çölleşmeye doğru vahim bir gidiş.

Dolayısıyla onca “pozitivist” çabaya karşı henüz kâinatın asli diline tam olarak vakıf olduğumuzu söyleyemeyiz. Şimdilik yapabildiğimiz, sayısız ölçme ve denemeler sonucu tabiatın tam olarak çözemediğimiz dilini belli teknolojilere münhasırlaştırabilmek için ona yasalar dayatmaktan ibaret. Bilincimizin ürettiği bu yasalar ise, karmaşık talepkârların (piyasa, egemen güçler, hastalıklar, savaşlar…) üzerinde çok da düşünülmemiş olan heveslerini ve amaçlarını gerçekleştirmeye ayarlı. 

Bu yasalaştırma girişimleri ise her ne kadar belli sonuçlar üretse de, henüz bazı kısıtlı mekanik veya dijital teknolojiler üretiminden öteye gidilebilmiş değil; üstelik bunlar da verili kaynakların hoyratça kullanılması ve tabiatın tüm dengelerinin bozularak türsel çeşitliliğinin yok edilmesi pahasına gerçekleştirilmekte. Tabiatın akıcı ve neredeyse plazmatik diline vukufiyetten oldukça uzak bu teknolojiler, bazı şeyleri yaparken birçok şeyi de yıkmakta veya yok etmekte. Kısacası henüz tabiatın nesnelliğini doğrudan kavrayacak ve ifade edebilecek bilimsel bir derinliğe ve inceliğe sahip olunamadığı aşikâr. Kant sonrası dünyada buna çok da ehemmiyet verilmemekte. Zira asli belirleyici (fail veya özne)’nin doğrudan insanın kendisi olduğu kabul edilmekte. Dolayısıyla geldiğimiz bu aşamada artık tüm bu hoyratlıkları bir kenara bırakacak ve aşacak ciddi bir yöntem/paradigma değişikliğine ihtiyacımız bulunmakta.

Roger Penrose’a göre mevcut kuantum kuramı da henüz eğreti bir kuram. “Bugün kullandığımız şekliyle kuantum mekaniği ve Einstein’ın genel kuramını içeren klasik fizik şu anda sahip olmadığımız bir kuramın sınırları. Benim iddiam elimizde olmayan kuramın bilgisayımsal olmayan yönler içereceği. Bir şeyi kuantum seviyesinden ‘ölçümde içerilen’ klasik seviyeye büyüttüğünüzde bir rol oynamalı. Bu günlerde buna yaklaşım, standart kuantum kuramına rastlantısallığı katmak. Rastlantısallık[3] gelince kuantum kuramı olasılıkçı bir kuram oluyor. Ama rastlantısallık da kuantumdan klasik seviyeye gidince ortaya çıkıyor. Eğer kuantum seviyesinde kalırsanız rastlantısallık yok.”[4]

Yani ölçüm için kuantum dünyasına müdahale edince, süreç bundan etkileniyor ve adeta bir tepki ortaya çıkıyor. Bu da atom altı evrenin bizim madde adını verdiğimiz bir tür plazma (akıcılık ve hatta içkin bir bilinç) gibi bir esasa dayandığını ama bizim oraya kaba araçlarla ulaşmaya çalıştığımızda bu araçlardan veya yöntemden etkilenerek ölçülemezleştiğine veya belirsizleştiğine işaret etmekte. Dolayısıyla mevcut ölçme tekniğiyle bir parçacığın ya yerini ya da ivmesini veya onu ya bir dalga ya da parçacık olarak gözlemleyebiliyoruz. Elde edebildiğimiz istatistiki sonuçlar ise deneysel verilerden yola çıkarak bilgisayımsal (bilgi işlemsel) hale getirdiğimiz, yani kabaca ölçülür kıldığımız duruma dair ihtimallerden ibaret.  

“İnsanlar bir şeyin bilgisayımsal olmayabileceğini ama yine de son derece bilimsel, matematikte kusursuzca tanımlanabilir olabileceğini fark etmiyor. Benim bütün bunlara matematik art-yetişimiyle varmam bilgisayımsal olmayan ama kusursuzca iyi matematik olan şeylerin mevcudiyetini takdir etmemi kolaylaştırıyor.

 Bilgisayımsal değil dediğimde rastlantısalı kastetmiyorum. Anlaşılmaz da demek istemiyorum. Bilgisayımsal olmayan ve matematikte bilinen açık biçimde tanımlanmış şeyler var. En ünlü örneği tam sayıların cebirsel denklemlerinin çözümüyle ilgili Hilbert’in onuncu problemi. Size bir cebir denklemleri ailesi veriliyor ve ‘bunları tam sayılarla çözebilir misiniz?’ diye soruluyor. Bu soru -belli herhangi bir örnek için evet ya da hayır- biçiminde bir bilgisayarın sonlu bir zamanda cevaplayabileceği bir soru değil. Yuri Matisayeviç sayesinde bu soruya cevap vermenin bilgisayımsal bir yolu olmadığını ispatlayan ünlü bir teorem var.”[5] Nitekim “toplamları bir tek sayı olan iki çift sayı nedir?” sorusunun cevabını da “akıllı” bir işlemciden alamadığımız halde, böyle bir sayının olmadığını hiçbir hesaba başvurmaksızın verebilmekteyiz.

Dolayısıyla insan bilincinde olduğu kadar tabiatta da bilgisayımsal biçime konulamayacak olan bazı problemlerin ve çözümlerin olduğu ortada. “Hibert’in onuncu problemine göre evrimleşmiş bir evren hayal edebilirsiniz. Bu evrim tamamıyla belirlenimci olabilir ancak yine de bilgisayımsal olmayabilir… Kısmen bilgisayımsal olmamanın bizim bilinçli düşüncemizin bir özelliği olduğuna ve bunun yine de kusursuz bir bilimsel bakış açısı oluşuna (doğru) gidecek bilimsel bir fikre ulaşmağa çalışıyor(d)um.”[6]

Penrose da, Karl Popper gibi, muhatap olduğumuz ya da içerisinde yaşamaya çalıştığımız üç dünyadan söz etmekte: fiziksel dünya, matematiksel formların Platoncu dünyası ve bilinçli algılarımızın dünyası.[7] Bu dünyalar doğal olarak etkileşim içerisindedirler ve dilleri elbette ki birbirine çevrilebilir ve birbirlerini anlamaya çalışabilirler. Sonuçta farklı biçimlerde de olsa insan zihninin açtığı düşünsel topoloji (mekân, yerleşke, habitus)’lere yerleşmişlerdir. Ama birbirlerine yakın oldukları kadar uzaklardır da. Belki bu bölüntüler, zihnin anlamaya çalıştığı nesneleri parçalayarak çözme eğilimi nedeniyle belli bir bütünlükten uzaklaşmalarının; ve belki de tabiattaki parça ile bütün arasındaki ilişkilere dair farkındalığın sağladığı kolaylaştırmaların da bir sonucu. Zihin, içselleştirdiği tarihsel deneyimleriyle, kendi doğallığı içerisinde bu dünyaların dilini birbirine çevirmekte ve onları anlaş(ıl)abilir kılmakta. Zira bilmekteyiz ki insan aklı toplumsallaşmış bir akıldır ve toplumsal bellek, tabiat gibi, anlamaya muvaffak olduğumuz ölçüde, yani yanlış anlamalarla birlikte, zihnimize ait bir örüntü haline gelmektedir.

Konuya haftaya devam edelim…

 

[1] Niles Eldredge (editör), Üçüncü Kültür, Derleme, Alfa Y. s.242

[2]. Age. s. 143

[3] Belirsizlik, hesaplanamazlık.

[4] Age, s. 242

[5] Age, s. 242, 243

[6] Age, s. 243

[7] Roger Penrose, Zihnin Gölgeleri, Alfa Y. s. 546

Ümit Aktaş’ın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir