Ümit Aktaş Yazdı: Taşra ve Kozmopolitizm

02.04.2021

Devrimci duyguların hayatı değiştirmeye azmetmiş hırçınlığına karşı, durmuş oturmuş dünyanın bilgeliği öne çıkaran kozmopolitizmi, sabır kadar irfana da dayanır. Ve burada, ister istemez, bir hücre bölünmesinin özgün olana dair tüm hususiyetleri taşıyan ve paylaşan doğallığı yerine, düşünce ve iradenin ortaya koyduğu dinamizmin hayatı eşitsizliğe zorlayan farklı bir yönü ortaya çıkar. “Aklın kötümserliğine karşı iradenin iyimserliği”, hayatın eşitsiz gelişiminin doğallıktan sıyrılmış çelişkisiyle, yeni dengeleri arar. Yaratıcı yıkıcılığın “taşralı” hoyratlığı, yeniye dair ışıltıları üzerinde taşısa da, kadim/eskil olanın inceliklerinden yoksundur.

Anadolu hareket(ler)inin savaşçı taşralılığı da, İstanbul’un durmuş oturmuş kozmopolitizmine karşı daha popülist, birlikçi, cumhuriyetçi ve yenilikçidir. Kendisini geleneğe raptetmiş muhafazakârlığın “görelim Mevla neyler, neylerse güzel eyler” dizelerinde ifadesini bulan sabrına karşı (ki buna “sabır” mı demeli?), siyasallığı öne çıkaran bu iradecilik, ülkeyi/devleti/toplumu kurtarmanın cazibesini öne çıkarsa da, imparatorluğun kozmopolitizminin tüm avantajlarını yitirerek ortaya daraltılmış, eksiltilmiş, bilgeliği hiçe sayan, iktidarı hakikatleştiren ve gelecekteki dünyanın bu hakikatten neşet edeceğini düşünen bir yenileşmecilik edasındadır. Yeni bir yurtlanma biçimi, eskilliğin kozmopolit ve görece çokkültürlü nesnelliği yerine cumhuriyetçiliğin öznelliğiyle farklılaşır. Bu farklılaşma edası, doğal üremenin/gelişmenin hayata dair tüm hususiyetleri bölüşen zorunluluğunu hiçe sayan bir iradecilikle, hayatı yeniden örgütlemenin iddiasını ileri sürer. Tasfiye ettiği soyluluğun dar da olsa yüksek kültürü yerine, Batının/modernliğin çevirilerini geçirir. Böylece toplumdaki kültürel akışın yönü kadar anlamını da yeniden oluşturmaya çalışırken, doğal olarak bu akışa dirençli bir muhafazakârlığın oluşumuna da yol açar.

Taşrayı temsil eden bu egemenlikçi iddia açısından kozmopolitizmin kapsayıcı evrenselliği zaman, yani iradecilik karşısında yenik düşmeye mahkûmdur. Yine de imparatorluğun merkezinin, kozmopolitik kültür kadar refahını da üreten İstanbul’un vazgeçilemez cazibesi “taşra”ya karşı direnişini yumuşattığında, daha doğrusu buna mecbur bırakıldığında, yani ancak 1927 yılında, İstanbul bir kez daha teslim alınacaktır. Ne var ki bu da, tıpkı Fatih’in (veya Erdoğan’ın) İstanbul’u teslim alması akabinde kendisinin de İstanbul tarafından teslim alınması gibi, bir tür teslim alınmadır. Saraylar ve yalılarla süslü Boğaz’ın Ertuğrul Yatı ile geçilen kıyısındaki Dolmabahçe Sarayı, artık padişahlığın değil, “Riyaset-i Cumhur Makamı”nındır.

Merkezde olmanın geleneksel avantajlarını umursamayan bir iyimserlik, çevreden yola çıkarak merkeze ama aynı zamanda yeniden üretilecek olan bir kozmopolitizme doğru sürdürür yolculuğunu. Kuşkusuz ki bir zamanlar Osmanlı da benzeri bir macerayı yaşamıştı. Adaletin giderek eksiltildiği bir kozmopolitizme karşı ileri sürülen taşralı bir cesaret, bilim ve bilgelikten yoksundur belki. Ve hatta içerisine çekildiği bu akımın kendisini nerelere doğru sürüklediğinin tam anlamıyla farkında bile değildir. Ama o, benzerleri arasından kendisini farklılaştıracak bir biçimde sınırları zorlarken, taşra beyliklerinin birbiriyle didişen ufuksuzluğundan da uzaklaşmıştır. İstanbul (Konstantinapolis)’un kozmopolit karmaşasıyla arasındaki mesafe kapandıkça, aslında kendisini bir ava dönüştürecek olan bu kozmopolitizmi yeniden ihya etmenin de tuzağına düşülecektir. 

Belki de asıl gelecek, hiçbir zaman tevessül edilmemiş bu cazibenin etkilerinden sıyrılmış bir Balkanlara sıçrama ve Anadolu’yu arkasında bırakma kararıdır ama bu kararı gerçekleştirebilecek olan Musa Çelebi ve Şeyh Bedreddin’in yenilgiye uğramaları, İstanbul’un aşılamadığı bir “kader”i de vurgular. İstanbul’a ve kozmopolitizme dönüş, reddedilemeyen bir cazibe kadar, Balkanları kendisine yerleşke kılan bir Batılılık yerine merkeze ve kozmopolitizme geri dönüş veya İstanbul’un o Doğu ile Batı’yı kendi merkezi etrafında simetrikleştirerek dengede tutan etkisine boyun eğiştir. Ama coğrafi dengenin (Balkanların) kaybedildiği bir vasatta, sanki bunu kültürle dengelemek ister gibi Cumhuriyetçiler tarafından ileri sürülen bir Batılılaşmacılık kadar, usulüne uygun olmayan bu zorlamaya karşı verilen aşırı muhafazakâr tepki de, kadim dengeyi kozmopolitizmin özgünlüğünden uzaklaştıracaktır. Bunun bedeli ise bu kez veya bir kez daha İstanbul’un taşralılaşmasıdır. Taşrayı İstanbul’u fethe çağırmak ise adeta bir yağmaya davetiyedir. 

Benzeri bir süreç Katolikliğe karşı çıkan Protestanlığın oluşumu sırasında da yaşanır. Katolikliğin durmuş oturmuş kozmopolitizmine karşı Protestanlık bir yenileşme, arınma ve iradecilikle temayüz eder. Kutsal metnin (İncil’in) ulusal dillerle okunabilmesi, Latincenin kozmopolitizmine karşı ulusal dillerin taşralı itirazının, yerelleşmenin ve demokratik popülizmin de ileri sürülmesidir. Put/ikona kırıcı bir taşralılık, bu edasını Katolik kozmopolitizmin muğlaklığı ve tahakkümüne karşı bir sadeleşme, azizlere özgü bir hafifleme ve çeviklik olarak ortaya koyar. 

Zira kapitalizmin Protestanlığın zahidane girişimci cesaretiyle neşvünema bulduğunu ileri süren Max Weber’e göre “azizlerin omuzlarındaki örtü, her zaman çıkarılıp atılabilecek olan hafif bir pelerin gibi olmalıdır.” Ne var ki süreç içerisinde bu “hafif pelerin”, giderek dünyeviliğin aklı olarak tecessüm eden bürokrasinin “demir kafes”i haline gelecektir. Demir kafes tanımlaması, aydınlanma aklının tahakkümü kadar, bürokratikleşen sistemin ve üretimsel mekaniğin, artık dönüştürülemeyecek ağırlığını da kastetmektedir. İnsanî edimleri faydasızlıktan arındıran bir üretimciliğe bağlanış, giderek bu bağlanmayı salt üretime hasreden bir tutkuya dönüşürken, üreticilik de tanrısallığa adanmış bir zahidanelik yerine bu saplantıya boyun eğen bir mekanizma haline gelecektir. Bu ise endüstriyel kapitalizmin şafağıdır.

Niyetlerle edimler arasındaki bu mesafeyi kestirmek her zaman mümkün değildir belki. Katolik akla (mantığın disiplinine) karşı bir tür özgürleşme (iradenin iyimserliği) edasıyla tezahür eden Protestanlığın sonuçta insanî edimleri tanrısal kayra karşısında hiçleyen radikalizminin Calvinci fundamentalizmde sürüklendiği zorbaca biçim, Stefan Zweig tarafından “Vicdan Zorbalığa Karşı ya da Castellio Calvin’e”de, oldukça ibretlik bir öykü olarak anlatılmakta. Özgürlüğün ileri sürülmesindeki o,  tıpkı ağır zırhlarla neredeyse kımıldayamaz hale gelmiş bir savaş makinesi olan Calut (Golyat) karşısındaki Davut (Talut)’un hafifliği ve çevikliği de, süreç içerisinde savunmacı bir geri çekilmeyle, yani kazandıklarını koruma tutumuyla giderek bir “demir kafes”e; zahidane iyimserliğin tanrısal kayrayı elde etmeye matuf kazanma arzusu da, doğrudan ve saplantılı bir egemenleşme ve kazanma arzusuna dönüşecektir. 

Başlangıçta hayır hasenat ile maskelenmiş Faustçu bir kazanma tutumunun müraice edası, günümüzde de olduğu gibi, giderek hayır ve hasenatın doğrudan kazanmanın kendisi olduğuna dair bir tutkuyla, daha doğrusu bu örtük tutkunun açığa vurulmasıyla sonuçlanabilecektir. Bu bir rasyonelleşme veya dünyevileşmedir belki. Ama kalbini rehin vermiş ve düşünsel derinleşmelerden geriye çekilmiş bir tutkularına ve heveslerine boyun eğişin “ratio”su.

Çalışmak, kazanmak, biriktirmek ve bunları yatırıma dönüştürmek, dahası tüm bunları bir iktidarlaşma tutkusuyla taçlandırmak artık bir ibadet vecdiyle yapılmaktadır. Herkesin kazandığının keyfini çıkardığı veya çalışmaktan kaçındığı koşullarda, asetik (çileci) dindar bir ibadet vecdiyle, tıpkı dua veya zikir edercesine kendisini işine vermektedir. İnsanlar kazandıklarını lükse yatırırken o, tıpkı cennette köşkler almanın hazzıyla fabrikalar, gökdelenler, şehirler inşa etmektedir. Bu ise paradoksal bir biçimde kozmopolitizmin nispeten yataylaştırdığı ve tüm insanlığı buluşturduğu toplumsal mimariyi, adeta göklere ulaşmanın ve hiyerarşik bir siyasal mimariyi yeniden ihya etmenin azmiyle dikeyleştirmektir. Cennetteki köşkler tanrısal inayetin lütfuna bağlı bir hayal iken, asetik (çileci) Protestan’ın edimlerinin olgusal sonucu, dünyadaki üretimin artışı ve piyasanın giderek artan acımasızlığıdır. Zira nihai olarak şehri, tüm bunlara itiraz eden Habil değil, dindar olmayan Kabil kurar ve aslında “medeniyet ve dindarlık iki farklı şeydir.”

İşte bu nedenle, Frederic Jameson’a göre “din açısından ütopya, bir kibir olarak günahtır.” Aliya’ya göre ise “ütopya ateistlerin inancıdır, inananların değil.” Bu, ister cennetin kazanımına adanmış ve içerisinde yaşadığı dünyaya dair sorumluluklarından uzaklaşmış zahidane bir ütopizm, ister yeryüzünü cennet’e dönüştürmeye azmetmiş ve yine aynı nedenlerle sair sorumluluklara ve duyarlılıklara karşı umursuzlaşmış olan dünyevi ütopizmin soğuk ve çıkarcı edası, isterse cemaatçi çabaların başlangıç koşullarındaki o saf ve iyi niyetli iyimserliğin giderek şeytani iğvalarla yolundan çıkan, türlü egemenlikçi biçimlerin dümen suyuna girdiği boyundan büyük dünyayı kurtarma edası olsun, fark etmez.  Oysa hakikatten kopmamış bir mümin için cennet, ötekilere karşı sorumluluklarını yitirmemiş olan merhametli bir kalbin sıcaklığının ve duyarlılığının muhafazasından başka bir anlama sahip değildir.

Ümit Aktaş’ın Tüm Yazıları

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir