Ümit Aktaş Yazdı: Yenileşmeler

23.07.2021

Buz gibi bir havanın ardından güneşin ağır ağır işlediği bedenimizdeki o mütebessim çehresiyle karşılaşmak. Ya da elimize tutuşturulan sıcak bir bardak çay ve hatta hoş bir söz veya gülümseyiş. Dostane bir bakış, ilişkilerdeki o incelmişlik, tevazu, şefkat… Bütün bu edimleri bütünleştiren bir dil var mutlaka. Bunun her daim akli bir açıklaması olmasa da bedenin vakıf olduğu bir dil.

Cesaretimiz mi azaldı yoksa umutlarımız mı? Oysa hâlâ dinç yürekler, kavi omuzlar ve cesur bakışlar var. İnsanlıktan umudunu kesmemiş olanların bakışlarındaki bu güveni görmek, dirimin yeryüzündeki umursuz yükselişi gibi bırakın güneşe muhtaç olmayı, sanki güneşini bile var edecekmiş denli pervasız adımları izlemek ne güzel!

Kuşkusuz ki insanı farklı kılan geleceğe dair hamleler yapma yetisindedir. Tabi ki bu yeti salt akılsal bir nitelik değildir. Bergson’un “yaratıcı hamle”si gibi, akılda ehlileştirilmiş ve insanileştirilmiş yönünü aşkın, yaratıcı bir nitelik. Nesnelerin dilsizliğinin ardındaki o devim, insanda bir dile kavuşsa da, daha derinlikli yürekler, devinimsiz ve dilsiz nesneleri bile bir dile kavuşturma çabası içerisinde. Oysa bilim, sanat ve din, bir açıdan bu dili, akıl ile dizginlenmiş bu yaratıcı devinimi bir açma çabası değil mi?

Ama yine de bir yerlerde hâlâ aynı sözcükler kullanımda; aynı kuşkular ve serzeniş. Kullanılmaktan yorulunmamış yaklaşımlar veya miadını doldurmuş eylemlere dair niyetlenmeler. Öyle ki bu yaklaşımlar yaratıcılığa yakınlaşmaları değil, bir tür nihilizmi çoğaltmakta. Kuşakların değişmesi dildeki bir değişimi zorunlu kılarken, vakti zamanında bir yerlere çivilenmiş sözler veya yorumlar, inatla tedavülde tutulmaya çalışılmakta. Aynı tartışmalar ve uğraşlara doğru uzanan aynı girişimler. Hakikate değil de gerçekliğe bakmayı esas alan bir yeknasaklık. Irmağın delişmen sularına daldırılan o yenileşmeler değil de, hep aynı sularda yıkanmaktan kağşamış kelimeler.

Sadece insanlar değil, kelimeler, dahası ırmaklar da yenilenmeli oysa. Bir durulanış eklenmeli cesametlerin üzerine. Öyle ki gün ışığının dalgalanabileceği bir fırtınanın oylumlarına salınabilsin devrimci bekleyişler; kavramın sabrı yani. Ve de, acele ile ellerine tutuşturulmuş bir kullanımlık devrimlerini bile heba etmiş yılgın gönüllüler gölge etmemeli geleceğe. Toplumsal devinimin akışındaki dinamiğe ise daha yakın olunmalı. Ve hatta orada duyulabilmeli yalınlaşan ayak sesleri.

Kimileri bunu tarihin ayak sesleri zannedip ayağa kalkarlar sıkıdüzenli bir yürüyüş ve hatta adanış için. Oysa neleri vardır adanmaya dair o mihaniki yanılgılardan başka? Yeniden gözden geçirmeli değil mi tüm şiirselliğini yitirmiş tüzükleri? Öyle ki kimse bir daha yekinmemeli putlara salavat için. O yüzden mahmurluklarla mesafelenmeli ve yeni bir oylum bulunmalı yurtlanacak. Elbette kavramlardır bizim yurtlarımız yoksa at tepmekten verimsizleşmiş bozkırlar değil.

Bir de var ki cesaret umursuz filizlenmeli ve inatla direnmeli yoksayışlara karşı. Kimileri için bu bir hadsizlik olarak anlaşılsa da sıkıca tutunulmalı çevrimlerin diyalektiğine. Ama tâbi olunmak için değil geçen zamana, yaratıcılığın tanrısal bağışına konuklanmak için. Dahası, kulluğun zamaneliğine karşı yoldaşlığın zahmetine yorulmak için. Anlatılmalı elbette tüm kamuya, anlaşılır kılınmalı görelilikler. Adanışlardaki bu çoğalışlar ve çoğalmalardaki azalışlara dair istatiksel tutumlardaki bariz değişim dalgalanmalarından da söz edilmeli. Oysa kesikler atılmıştır bazı sözcüklere ve bazı cümleler yarıda kesilir olmuştur. Hem de bazı diller seslere kavuşurken, bazılarından da erilliğe dair imgeler sökülmeye başlanmıştır.

Yine de görmezlikten gelinmemeli ötekileşmeler ve oradan da çıkarılmalı yenileşmelerin geleceğe açıklığı. Hem nedir ki tek başına bir erilliğin kıvancı? Hem de kim omuzlayacak bunca kuşaklar arasındaki telif edilemezliğin çelişkilerini? O zaman yeni bir dile mi kavuşulmalı? Sözcükler mi havalandırılmalı baharı ayartmak için? Ayrıntılarını dipnotlarda tartışabileceğimiz yeni kavramlar mı ihdas edilmeli? Belki de aldırışsız kalınmalı derinliklere inilmelere kuşkuyla yaklaşımlara karşı. Derinlik korkuları atlatılabilir belki ama düşünsel derinleşmeler nasıl yalınlaştırılabilir ki?

Yeni politikalar eklenmeli üstelik artık halkların tayınlarına. Ve aralarındaki sınırlar usulca aralanmalı; o rengârenk dalgalanmaları olumlayan bir bakışa çevrilmeli egemen tarhlar. Ki onlar isterdi ki yenik düşmelerle sarsılmasın hükümranlıklar. Zira bilinen odur ki dışlanmışların alfabesinde birikmektedir bilim ve odur yeniden söylenecek olan ezgilerin içeriği. Üstelik bu ezgilerin uyandırdığı dansların ritmidir ancak akıcılaştıracak olan tarihi. Düşünsel derinliği halkların cesaretinin kıvamı olan bir bilim neden karartsın ki ufukları. Anlaşılamaz olana yelken açılmalı elbette ve beklenilmemeli yeni rüzgârlar. Çünkü her gerçek cesaret salmıştır zaten acuna kendi fırtınalarını. Nietzscheci bir deyişle “ayakta kalabilenlere ne mutlu!”

O halde geriye çekilecek olan nedir? Ve nedir durduracak olan yeniden başlamış olan bir söylemi? Ki bir yerlerdeki karmaşık sözcük patlamalarını birlikte okuyabilen bir bakışın umursuzluğu zaten yeni bir cesaret eklemektedir ileri sürülmüş olan tezlere. Kim diyebilir ki bu cesaretlenişin dalgaları arasında boğulmakta olanlardır öncülerin yürüyüşünü aksatacak olanlar? Ve aralarındaki eşzamanlılaşmanın ahengini bozmaya dair bildirgelerin işlevsizliğini göremeyenlerin ortaya attığı umutsuzluk çağrıları geçmiş bir zamanın yakınmalarıdır sadece. Bir dil oyununun israf edilmiş kökleri. O yüzden aldırılmamalı bir süre “filologlara”. Ve aldırılmamalı devrimci kıvrımları bütünleştirmeye itiraz edenleri kalıcılık adına.

Eskil bir dili havalandırmaktan öte, yeni bir düşüne dair çekiç seslerinden bir ritim tutturmanın güçlüklerine ilişkin mızıkçılıkları da duymazlıktan gelmeli. Kalıcı olan varsın dursun ayakta ve hatta koşturabilsin. Mahmurlukları üstlerinden atmak isteyenlerse akaduran şiraların suyuna gömsünler bakışlarını. Oradan yeni sözcükler damıtmak için eyleme dair varsın esriklerin aklına yeni kuşkular düşürülsün. Çünkü uzlaşacaktır aklı başında çizgiler eninde sonunda ve yeni bir resim ancak dalgalanmış bir aklın gösterime girmiş halidir.

Bırakalım o zaman “kendi ölülerini de, ölüler gömsün”.

 

Ümit Aktaş’ın Tüm Yazıları

 

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir