Yılmaz Günay Yazdı: Bütünlükle Parçalanmışlık Arasında Batı İle Düello 2

21.04.2022

Bir önceki yazıda batıya yaklaşım tarzlarını irdeledik. Devamı niyetine aynı konuyu ele almaya devam ediyoruz.

Öncelikle şunu vurgulamak gerekir ki bu çalışmada kullandığımız “batı” tabiri coğrafik bölgeden ziyade zihinsel bir duruş olarak bulunduğumuz / bulundukları nokta itibariyle yapılan bir konumlandırmadır. Bu tarz çalışmalarda olduğu gibi biz de aynı anlamlar dünyası içinde bir vurguyla kullanıyoruz.

Aydınlanma çağı, Rönesans, sanayi devrimi vb. kavramların ifade ettiği dönemden bu güne kadar dünyanın literatür oluşturma ve bunu her geçen gün geliştirme yetisi batı orjinli olmuş. Onların belirlediği literatürü dünyanın geri kalanı da alıp kullanmıştır. Bu birçok alanda çiğ kaçmışsa da insanlık bu baskın kültürü aşacak, onun ideolojik üstünlüğünü yıkacak ne bir çalışmaya girebilmiş ne de (çoğunlukla) böylesi bir absürtlüğü kendine dert edinmiştir. Çünkü bugünün dünyasında batı dışında kalan dünyanın kültür oluşturma gibi bir becerileri ve çabaları yoktur, olamamıştır. Cılız sesler ise bu baskın kültürün altında ezilip kaybolmuştur.

Dünyanın batı dışında kalan noktaları gibi İslam toplumlarında da çok derin bir geri kalmışlık hâkim olduğu için kendilerini geliştirme ve çağa ayak uydurma babında bir atılımları yoktur, olmamış ve olamıyor. Batının gelişmişlik ve ilerleme noktasında üstünlüğünün kabul edildiği Lale devrinden bu güne değin İslam dünyasında sürüp giden bir tartışma var. Bu tartışmada çoğunlukla dinsel kaygılardan (ki kökeni ve nedeni sadece dinsel kaygılar değildir. Din dışında gelenek, örf ve sosyal dokudaki hâkimiyet alanını yitirme endişesi de çok baskındır) dolayı oluşturulmuş bir kavramlaştırma vardır. Bu kavramlaştırma ilk etapta kulağa çok hoş geldiği gibi doğru bir duruşmuş izlenimi vermektedir. Özellikle 19.yy. Osmanlı aydınlarından yukarıda sözünü ettiğimiz kaygılarla hareket eden kesimi bu anlayışı dillendirmiş; hatta bazısı çok daha ileri giderek bunu adeta bayraklaştırmışlardır.

Said Halim Paşa, Mehmet Akif, Bedîuzzeman Saide Kurdi gibi dehalar dahi bu anlayışın formüle edilmiş kavramlaştırmasına adeta dört elle sarılmışlardır.

“Batını bilim ve tekniğini alalım ama kültür ve ahlakını almayalım. “

Dediğimiz gibi bu ilk etapta doğru gibi duruyor. Peki, gerçekten bu doğru bir yaklaşım mı? Meseleyi iki noktadan ele almaya çalışacağız.

Birincisi zaman merkezli bakış. Yani bu kavramın ortaya atıldığı ve dönemin muhafazakâr ve İslamcı aydınları tarafından adeta bayraklaştırıldığı zamanki sosyolojik durumdur. O dönem toplumların birbiriyle iletişimi, iletişim teknolojisi açısından ele aldığımızda bu kavramın az çok geçerliliği ve bir nebzeye kadar uygulanabilirliği mümkün gözükmektedir. Zira o dönem toplumların haberleşmesinde en gelişmiş teknoloji radyo teknolojisiydi. Ki bu da çok kısıtlıydı. Sayılı merkezlerde vardı. Toplum bu nimetten uzaktı. Bu dönem toplumlar birbirini göremiyor, yakinen takip edemiyordu. İstanbul, Kahire, Kudüs, Diyarbekir, Şam, Meşhed vb. İslami düşüncenin merkez şehirlerinde dahi insanlar Paris’te, Londra’da, Roma’da, Berlin’de ya da her hangi bir batı şehir ve kasabasında insanların nasıl yaşadıklarını, ne yiyip ne içtiklerini, sosyal hayatlarını, insani ilişkilerini göremiyor, bunların olumluluk veya olumsuzluk yüklü fiillerine şahit olamıyorlardı. Batının hayat tarzıyla ilgili edindikleri bilgiler ya kulaktan dolma ya da okuryazar kesimin roman ve öykülerden çıkarabildikleri çıkarımlardı. Hayatlar birbiriyle temasta olmadıkları için batının ahlakını almamak mümkün gözüküyordu. Zaten İslamcılık akımının öncü ekibi de galiba bu noktayı dikkate alarak böyle bir formülasyona girmiş ve zihin dünyalarında gelişmeyi ve teknolojik olarak batıyı yakalayabilmeyi, ama bunu yaparken de sosyal dokuyu koruyabilmeyi ifade etmişlerdir. Tabi zaman çizelgesindeki seyir onların bu formülasyonunu işlevsel kılacak şekilde ilerlememiş, gelişim doğası gereği ileriye doğru olarak yol almıştır. Her alanda olduğu gibi haberleşme ve iletişim teknolojisinde de gelişme bu şekilde ileriye doğru seyretmiştir. Bunun da bir sonucu olarak 19.yy. aydınlarının bir ilerleme ve kurtuluş reçetesi olarak sundukları bu “batının bilim ve tekniğini alalım ama kültür ve ahlakını almayalım” formülasyonu başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Zaten buna mahkûmdu. Bu mahkûmiyet bir yana dönemin aydınlarının gelişim mantığı ve teknolojideki bu baş döndürücü ilerlemeyi düşünememeleri de bir ironi olduğu gibi kapasite ve çözüm reçetelerimizdeki tutarsızlığının ve içi boşluğun da göstergesi olarak karşımızda durmaktadır. Hemen hemen her alanda olduğu gibi bu konuya da günü kurtarma mantığıyla yaklaşıldığı için batının devasa hegemonyası önünde bırakın bir set olarak durmayı batının içimize daha çok girmesine ve bizim de çok daha geri kalmamıza sebeplerden biridir de. Bu son cümlenin gerekçesini konu akışını bozmamak adına ileride ele alacağımız için burada noktayı koyuyoruz.

İkincisi sosyoloji bilimi çerçevesinden bakış. Sosyoloji bilimi olan her olayın oluş sürecini incelerken bize bir olayın meydana gelişinde uygun şartlar vurgusu yapar. Yani bir olayın meydana gelmesinde birçok etken var. Ve olayın oluşmasında bu etkenlerin hepsinin olması gerektiğini şart koşarlar. Bu şartlardan bazıları yoksa olay ya meydana gelmez ya da eksik olur. Bu durum olaylarda olduğu gibi olgularda da böyledir.

Gelişmişlik tepeden inmeci bir yöntemle olamayacağı gibi ithal de edilemez. Ama maalesef biz hep bu mantıkla hareket etmişiz. Osmanlı yenileşme tarihi bu tepeden inmeci yaklaşımın hazin tarihidir. Ve çok acıklı hikâyesinin ve acıklı olayları ve hazin yenilgisinin tarihidir. Bugün aradan bu kadar zaman geçmesine rağmen hala o teknoloji ve bilimden uzaklığımız da bunun göstergesidir. Gelişmişliğin ürünü olan teknoloji de bu şekilde ithal edilemez. Gelişmişlik bir süreç işidir. Belli aşamaları olan uzun vadeli bir vakıadır. Aşama aşama olur. Bu aşamaların her bir adımı da doğal olarak içinde bulunduğu kültür ile yoğrulur ve o kültürün de birer sonucudurlar. Yani batı teknolojisini ve tekniğini ortaya çıkaran şey batının zihinsel kültürüdür. Kültürünü de oluşturan en önemli olgu bu ilerleme aşamalarıdır. Bu manada kültür teknoloji ve ilerleme ile iç içedir. Birbirini besleyen ana kaynak niteliğindedirler.

Bizde ta imparatorluk döneminin mağrurluğundan kalma bir huydur; batı kültürünü küçümsemek. Bunun dinsel alt yapısı olduğu gibi bu kültürü tanımamakta önemli bir etkendir. Batı kültürünü cinsellik ve domuz eti üzerinden değerlendirmekte kültür denen hazneyi bilmemekten ya da anlamamaktan gelir. Bugün batının sahip olduğu kültür gerek sosyal yaşam olarak, gerek toplumsal ilişkiler olarak ve gerekse siyasal literatür ve işleyiş olarak bizden çok daha olumlu ve çok daha ileri bir kültürdür. (Burada batı kültürünü bir bütün olarak yücelttiğimiz gibi bir mana çıkarılmamalıdır. Elbette ki bu kültürde alınmaması gereken çok olgu vardır. Biz modern batı toplumunun gelişmişlik seviyesine vurgu yapıyoruz. Olayı bunu bilerek ve göz ardı etmeden düşünmek gerekir.) Bizde hala sultanlıklar dönemi ve imparatorluk dönemi kültürü hâkimdir. Bu da gelişmişliğin önündeki en büyük engeldir. Hümanizmayı yakalayamamış bu kültür her ne kadar dini kılıflara bürünmüşse de dinden çok uzak bir hüviyete sahiptir. Emevilerin, Abbasilerin, Şeyinşahların ve Osmanlı tebaa toplumunun geleneklerinin ürünüdür. Dinde hiçte yeri olmayan bu sultanlık, şahlık ve padişahlık toplumsal ilişkilerinin olduğu bu kültürü dinsel kaygılarla savunup modern batı kültürü karşısında kutsamak Müslüman aydınların önemli bir çelişkisidir. Elbette süreç bu çelişkiyi çözecektir ve Müslüman toplumlar bu çelişkiden kurtulacaklardır. Bunun için sadece zaman ve bir nebze de olsa aklını kullanmak gerekmektedir. Fese karşı sarığı bayraklaştırma, sonra şapkaya karşı fesi ve en nihayetinde başı açıklığa karşı şapkaya sarılma bunun bariz bir göstergesidir. Süreç yine öyle işleyip din kılıflı bu gibi imparatorluk ürünü olan kültürel kaygıları ortadan kaldıracaktır.

19.yy. Müslüman aydınlarının kavramlaştırdığı ve hala bazı kesimlerce dillendirilen ve bu çalışmamızın ana konusunu oluşturan “batının teknik ve bilimini alıp ahlakını ve kültürünü bırakalım” söyleminin haberleşme teknolojisinin geldiği nokta itibariyle koruyucu duvarları çoktan yıkılmıştır.  İnternet teknolojisi sayesinde bugün her bireyin elinde ve her hanede batı kültürü anbean takip edilip taklit edilmektedir. Dünyanın bu teknoloji sonucu olarak küçük bir köy halini aldığı bu süreçte artık gençlerimiz ve çocuklarımız batı kültürüyle aracısız muhataptır. İnsanlar artık ne sizin sultanlık dönemi absürt takıntılarınızı dikkate alıyor ne de dini kaygılarınıza güveniyor. Her şey gibi dini de sosyal medyadan ve internetten öğreniyorlar.

İşte bu gerçeklik karşısında ne yapmak gerekiyor sorusu hakiki bir şekilde karşımıza çıkar. İnşallah bir diğer yazıda bunu ele alıp cevap aramaya çalışacağız.

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Yılmaz Günay’ın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.