Yusuf Yavuzyılmaz Yazdı: 27 Mayıs Darbesinin Türk Siyasetinin Militerleşmesine Etkileri

29.05.2021

Kuşkusuz bütün siyasal hareketler belirli bir sosyal ve zihniyet zemini üzerinde anlam kazanırlar. Burada yüzleşilmesi gereken soru, siyasal tarihimizde darbe geleneğinin oluşumunda etkili olan zeminin parametrelerini belirlemektir. Bu noktada, sağlıklı değerlendirme yapmak için, darbe geleneğinin uzak ve yakın tarihsel köklerini irdelemek gerekmektedir.

Türk siyasal tarihinde darbe geleneğini, tarihsel süreç irdelendiğinde, 1960 Askeri darbesinin oluşturduğu gelenek ile sınırlandırmamak gerekir.  Böyle bir yaklaşım indirgemeci bir yaklaşım olur. İndirgemeci yaklaşımlar toplumsal olayları tek bir nedene indirgeyerek, olayların tüm boyutlarının görünmesini engeller. Bundan dolayı, darbe geleneğinin daha derin tarihsel kökenlerinin bulunması gerekir.

Öncelikle cevaplanması gereken sorular var: Bu toplumun siyasal geleneğinde neden böylesi darbelere zemin hazırlayan algılama biçimi var, Türk siyasal aklı nasıl oluyor da böylesi darbe sürecine destek veriyor, darbelerin tarihsel kökenleri nelerdir, İslam siyasal geleneğinin darbeleri meşrulaştıran bir yönü var mıdır? Tüm bu soruların cevaplanması darbe geleneğinin daha sağlıklı bir şekilde değerlendirilmesini sağlayacaktır.

Sivil- askeri bürokrasinin darbe karşısındaki onaylayıcı tavrı anlaşılır bir şey. Ancak toplumsal zeminde neden darbelerin bu kadar kolay kabul görüyor olmasının daha derin sosyolojik nedenleri olmalı. Türk siyasal akılını incelediğimizde iki temel faktörün rol oynadığını görürüz: Orta Asya’dan gelen otoriter devlet geleneği ve Emevi geleneğinden alınan ve güvenliği öne çıkaran saltanat-hilafet modeli. Otoriterlik ve darbe geleneğini meşrulaştıran zihniyet bu tarihsel zeminden meşruiyet buluyor.

Bizans’tan da etkilenerek oluşturulan merkezi otorite ve buna karşılık Anadolu toprağında süreklilik sağlayan bir isyan geleneği var. Osmanlı’nın egemen olduğu dönemlerde merkezi bir devletin varlığı tarihsel bir zorunluluktur kuşkusuz. Osmanlı geriye çekilirken bu sürecin bayraktarlığını ordunun yapması, ardından yeniçeri geleneğinin toplumsal zeminde kurduğu ilişki orduyu sürekli gündemde tuttu. Yeniçerilerin hem ulema, hem de toplum ile ilişkileri iyi idi. II. Mahmut’a gelindiğinde şu görüldü: Değişim için bu orduyu değiştirmek lazımdı. Ancak değişim ordunun sistem içindeki yerini yeniden tanımlamak için değil, yeni toplumsal değişimi benimseyip taşıyacak bir ihtiyaç için yapıldı. Toplumsal değişimi sağlamak için yine orduya dayanıldı. Cumhuriyet dönemine miras kalan asker algısı, bu dönemi de içine alan uzun bir tarihsel mirasın ürünü olarak şekillendi.

Buna bağlı olarak Tanzimat bürokrasisi toplumsal değişimi ordu üzerinden gerçekleştirmeye çalıştı. Bu konuda belli bir başarı sağladığı da kabul edilmelidir.

Kuşkusuz Cumhuriyet modernleşmesi büyük ölçüde askeri ve sivil bürokratlar eliyle gerçekleştirildi. Cumhuriyetin kurucu seçkinleri,  1950- 60 arası dönemde iktidar alanının ellerinden kaydığı düşünerek bunu sağlamanın yollarını aradı. Sivil iktidara karşı merkezi tahkim eden MGK ve benzeri tüm yapılar o dönemde kuruldu. 12 Eylül referandumuna kadar MGK Türkiye’de her şeye müdahale eden bir yapı üretti. Bu dönemden itibaren sivil iktidar, bürokratik vesayet güçleri tarafından kontrol ediliyordu. Bu süreç şu sonucu da doğurdu: Askeri yapı göz önünde olmadığı için tartışılmadı ve kendi içinde kapalı bir yapı üretti. Ama sivil iktidarlar hep tartışıldı ve itibarsızlaştırıldı. Ordu ise güven sıralamasında ilk sıralarda yer aldı. Kapalı ve sivil denetime kapalı olduğu için, ordu hep temiz gözüktü. Siviller ise sürekli hırpalandı.

Merkezde oluşturulan Kemalist elit kendine özgü bir vesayet sistemi oluşturdu. Bu sistem ufak tefek değişikliklerle Ak Partinin iktidarına kadar devam etti. Ak Parti iktidarıyla, çevreden gelen dindar- muhafazakâr kesim Kemalist elitin yerine geçerek yeni bir değişim ve demokratikleşme sürecine, özellikle iktidarının ilk yıllarında, öncülük etmiştir.

27 Mayıs Darbesi, Tanzimat’tan itibaren modernleşmenin öncülüğünü yapan asker-bürokrat- aydın üçlüsünün önderliğinde gerçekleşmiştir. Türk modernleşmesinin temel özelliği halkın katılımı olmaksızın gerçekleştirilmiş olmasıdır. Bu durum ister istemez asker-bürokrat-aydın bloğunun öne çıkmasını sağladı. 27 Mayıs daha sonraki darbelerde de sıkça görüleceği gibi asker-sivil bürokrat ve aydınlardan oluşan tarihsel bloğun, Demokrat Parti uygulamalarını bahane ederek, yönetime el koyması idi. Özellikle askerin on yıllık Demokrat Parti deneyiminden çıkardığı en önemli sonuç, denetlenemeyen veya denetleme mekanizmaları olmayan bir sivil iktidar süreci, askerin sistem üzerindeki etkisini azaltabilirdi. Bundan dolayı 27 Mayıs sonrası kurulmak istenen düzen bir taraftan askerin sistem üzerinde etkisini artırırken, diğer yandan siyaset alanının giderek militerleşmesine yol açmıştır.

          27 Mayıs darbesinin en kötü tarafı, arkasında askeri vesayetin militerleştirdiği bir politik miras bırakması olmuştur. Bu politik miras daha sonra gerçekleşecek askeri darbelere ve muhtıralara da zemin teşkil etmiştir. Türk ordusunun modernleşmenin önderi olduğu şeklindeki ön kabul, onu doğal olarak geri kalmış toplumu kalkındırmada en etkin rolü oynayacak aktör durumuna getiriyordu.

27 Mayıs darbesi arkasından yürütülen askeri süreç, siyasetten ekonomiye ve yargıya kadar kendi hukukunu da yaratmaya başladı. İlk olarak 27 Mayısa yönelecek eleştirileri suç sayacak düzenlemeler yapılarak, darbe karşıtı eleştirilerin kısıtlanması sağlandı. Sivil siyaset aktörlerinin kanısı, “aslında ordunun siyasete katılmaya niyetli olmadığı ve politikaya zorla çekildiği” yönünde olmuştur. Bu bakış açısı militer askeri siyasetin kökleşmesine zemin hazırlamıştır.

          27 Mayıs darbesinin siyaseti militerleştirmesinin bir diğer göstergesi de genelkurmay başkanlarına cumhurbaşkanlığı yolunu açmasıdır. Bu konudaki en büyük kusur elbette Süleyman Demirel’e aittir. Ali Balcı’nın “Türkiye’de Militer Devlet Söylemi” adlı incelemesinde Hikmet Özdemir’den yaptığı alıntı çok çarpıcıdır: “Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ordu, genel bir eğilim olarak seçim mücadelesinin merkezinde yer alırken, aday belirlenmesi dâhil, sonucun tayininde de söz sahibi gözükmektedir. Ordu, adeta tek seçici gibi davranmakta, Anayasaya göre cumhurbaşkanı seçme görevi verilen parlamento ise sonucu onaylamaktadır. …1961 cumhurbaşkanı seçimindeki olağanüstü koşulları bir ölçüde anlamak ve askeri yönetimin lideri Orgeneral Cemal Gürsel’in desteklenmesine,  geçiş sürecinin cilvesi demek mümkün ama 1966’da Orgeneral Cevdet Sunay’ın keşfolunarak(!) aday gösterilmesi nereye kadar savunulabilir.(1) Bu durum Demirel’in özellikle 28 Şubattaki rolünü bilenler için hiçte şaşırtıcı değildir. Demirel’in siyasi yaşamı incelendiğinde görülecektir ki, o hiçbir zaman sivil siyasetin yanında olmamış daima uzlaşma ve boyun eğme siyasetini benimsemiş pragmatik bir liderdir. Türk siyaseti askerin siyaset üzerindeki egemenliğini tartışmamış, asker-sivil gerilimi olduğu her noktada sivilleri suçlayarak askerin siyaset üzerindeki hâkimiyetini meşrulaştıran bir söylem üretmiştir.

          Aydınlar genel anlamda entelektüel konumlarını hiçe sayarak, askerleri korumak ve kendi yanlarına çekme yarışı içinde olmuşlardır. Bu durum Türk aydınlarının neden topluma önderlik edemediğini açıkça göstermektedir. Türk aydınları daima devletten halka bakan, halkın kültürüne ve inançlarına yabancı bir konumda olmuşlardır. Bu durum büyük ölçüde geçerliliğini korumaktadır.

1969’da kurulan sol eğilimli “Devrim” dergisi bu çizgide, yani militerleşmeyi onaylayan ve toplumsal değişimde asker ağırlıklı bir çizgide yayın yapmıştır. Devrim dergisi askerin dâhil olacağı bir devrim gerçekleştirmeyi hedef edinmiştir. Bu noktada kendilerine örnek aldıkları askeri diktatörlükler olan, Arap militarizminin ürettiği, BAAS modelleridir. Doğan Avcıoğlu’nun yönetiminde çıkan “Devrim” dergisinin temel amacı asker ile işbirliği içinde gerçekleşecek ulusal-sol bir devrim gerçekleştirmektir. Aynı paralelde yayın yapan diğer dergiler “Yön” ve “Türk Solu” gibi dergilerdir. Amaç ordu ile gençliğin el ele vererek bir devrim gerçekleştirmeleri idi. 27 Mayıs sol düşünceyi, özellikle ‘Yön’, ‘Devrim’ ve ‘Türk Solu’ aracılığı ile militerleştirmiştir. Sol içinde giderek yaygınlaşan eğilim ordu ile gençlik arasında bir birliktelik kurarak devrim yapma hayalidir. Sol bu süreçte giderek halktan koparak seçkin ve militarist bir yapıya bürünmüştür. Sürecin Ulusal-sol -Kemalist senteze ulaşması ve devrimci özünü yitirerek statükonun parçası haline gelmesi kaçınılmazdı.”

          27 Mayıs darbesi sadece sol siyaseti değil, aynı zamanda sağ siyaseti de militerleştirmiştir. 27 Mayısın önemli aktörlerinden biri olan Alparslan Türkeş siyasi hayata atıldığında, askeri disiplini temel alarak önderlik ettiği hareketi militerleştirmiştir. “Türkeş’in telkinleriyle Milliyetçi gruplar arasında hızla yaygınlaşan “emirlere mutlak itaat, ağırbaşlı olmak, cıvık olmamak, çelik sinirli olmak, sır saklamak, haddini bilmek” gibi ilkeler ve gayri resmi komando kampları hareketin militarist yönünü açıkça gösterir.”(2)

          9 Martçıları pasifize ederek 12 Mart müdahalesini gerçekleştiren muhtıra, ordu içindeki sol eğilimli hareketi etkisizleştirerek Kemalist bir çizgiyi benimsemiştir. 12 Mart sonrası hiç şüphesiz Demirel kabinesinin istifa ettirilerek, ordunun kontrolünde bir siyasi alan oluşturulmuştu.

          Gerek 27 Mayıs gerekse 12 Mart askeri darbe ve yarı darbelerinin bir diğer özelliği asker ve CHP arasında siyasal bir amaç birliğinin olduğunu ortaya çıkarmasıdır. Şüphesiz bunda İsmet İnönü’nün asker kökenli ve ordu içinde sözü dinlenen biri olmasının büyük katkısı vardır. Bu durum 28 Şubat ve 27 Nisan bildirilerinin arkasından destekleyici bir tutum takınan CHP’nin tavrının anlaşılmasında büyük önem taşımaktadır.

          Siyasal hayatın denetim altına alınmasında 27 Mayıs darbesinin bıraktığı düşünülen boşlukları 12 Eylül darbesi doldurmuştur. Askeri vesayetin sürmesi için tüm tedbirler alınmıştı. 27 Mayıs’ta kurulan MGK’nun konumu sivillerle iktidarı paylaşacak şekilde yeniden düzenlenmiştir. Hiç şüphesiz bu kurum sivil siyasetin ifadeye çekildiği bir yer olmuştur. Ayrıca MGK kararlarının yargı denetimi dışında tutulması da, bu kuruma hukuk karşısında koruyucu bir konum kazandırıyordu. Bir dönem emekli genelkurmay başkanlarının cumhurbaşkanı olması dolayısıyla MGK ağırlık kazanan askeri militer zihniyetin sivilleri kuşatması doğaldı. Sivillerde bu ağırlık nedeniyle askerle kendilerini uzlaşmak zorunda davranmışlardır.

          12 Eylül sonrasında siyasetteki kırılmanın en önemli köşe taşlarından biri Turgut Özal’ın cumhurbaşkanı seçilmesidir. Türk siyasetinde Özal’ın cumhurbaşkanı olmasının en önemli sonucu, genelkurmay başkanlarının son görev yeri olarak cumhurbaşkanlığını düşünmelerinin kırılması oldu. Sivil alandan gelen birinin cumhurbaşkanı olması MGK’ndaki asker- sivil ilişkisini siviller lehine değiştirmiştir. Ancak bu konuda yapısal reformlar yapılmaması, askerin siviller üzerindeki kontrol anlayışını engellememiştir. Özal’dan sonra cumhurbaşkanı seçilen iki ismin, Süleyman Demirel ve Ahmet Necdet Sezer’in sadece kimlik olarak sivil olmaları MGK’nı tekrar sivillerin hesaba çekildiği yer haline getirmiştir. Özellikle 28 Şubat sürecinde, ortaya çıkan siyasi krizin yönetilmesinde Demirel, militarist bir tavır takınarak, sivil hükümetin elini iyice zayıflatmıştır. 28 Şubat, 1960 darbesinin kurduğu militarist- vesayetçi düzenin bir sonucudur. 28 Şubat süreci bize sivil alanın beklendiğinden çok daha fazla militerleştiğini göstermiştir.

          Türk siyasetinde asker sivil ilişkilerinin kırılma tarihi 2002 seçimleri ve bu seçimlerin sonucunda Ak Partinin tek başına iktidara gelmesidir. Hiç şüphesiz bu süreç en büyük hayal kırıklığını asker-bürokrat ve aydın koalisyonunda yaratmıştır. Çünkü daha beş yıl önceki 28 Şubat postmodern darbesi böyle bir süreci engellemek üzere kurgulanmıştı. Nitekim bu sürecin ilk yılları askerlerin iktidarı zorda bırakmaya dönük arayışlarıyla geçti. Daha sonra yargı aşamasına taşınacak darbe planları büyük ölçüde bu dönemin eseridir. Askerle uyum içinde çalışan ve bir anlamda Ak Parti hükümetlerine karşı paratoner görevi yapan Ahmet Necdet Sezer’in görev süresinin sonuna yaklaşması asker- sivil arasındaki gerilimi yeniden yükseltti. Asker süreçte bildiri yayınlayarak sürece müdahil olduğunu ilan etti. Ancak köprünün altından çok sular geçmişti. Hem soğuk savaş dönemi sona ermiş hem de Türkiye’nin tanık olduğu en sivil hükümet iş başında idi. Askerin beklediği olmamış, hükümet bildiriye sert bir karşılık vererek erken seçim kararı aldı. Bu esnada asker destekli ulusal-sol-Kemalist koalisyon “Cumhuriyet Mitingleri” adı altında toplumu Ak Partiye karşı mobilize etmek istedi. Bu gerilim içinde girilen seçimlerde ulusalcı-asker-Kemalist koalisyon büyük bir bozguna uğradı.

          Gelişen süreçte hem MGK’nun yapısında yapılan değişiklikler, hem demokratik değişiklikler hem de ordu içindeki cuntacı yapılanmalara karşı açılan davalar, sivil siyasetin bir adım öne geçmesini sağladı. Bugün Türkiye dünle kıyaslanamayacak derecede daha iyi bir durumdadır. Ancak MGK, OYAK gibi militer kurumlarda daha çok yapısal değişiklikler yapmak gerekir. Bir hukuk devletinde askerin konumu ne olması gerekiyorsa oraya çekilmelidir. Bu yapısal sorunların kökten çözümü ise sivil demokratik bir Anayasa yapımından geçmektedir.

Şunu da belirtmek gerekir ki, 1960 Darbesinin oluşturduğu ve Türk modernleşme serüvenine uygun militer ve elitist siyasal yapı ile daha sonra gelen ve genel anlamda bu darbeye olumsuz bakan DP geleneğine yaslanan partiler tarafından yeterince mücadele edilmemiştir. Sistemi değiştirmektense, sistemin işleyişinden yaralanmak şeklinde beliren pragmatist tutum, hala devam etmektedir.

 Diğer yandan darbe geleneğini sadece askeri yapı ile sınırlandırmamak gerekir. Türk siyasetinde otoriter ve darbe geleneğinin sivil uzantıları da son derece güçlüdür. Toplumu otoriter yöntemlerle baskı altına almaya çalışan, temel hak ve özgürlükleri sınırlandıran, devleti, güvenlik siyasetini öne çıkaran, milliyetçiliğe yaslanan her siyasal ideoloji darbe ideolojisinin temsilcisi olarak öne çıkmaktadır. Şurası açık ki, Türk siyasal hayatında otoriterliğe yatkın hareketler milliyetçilik ve türevleridir. Muhafazakâr milliyetçilik, ulusalcılık ve Kemalizm’in sol yorumu demokratik siyasete en uzak düşünce sistemleridir. Diğer siyasal düşünceler bu akımlara yaklaştıkça demokratik sivil siyasetten uzaklaşmaktadır. İslamcılık, siyasal ve kültürel anlamda milliyetçiliğe yaslandığı ölçüde sivil karakterini kaybetmektedir. Bu yüzden milliyetçilik ve türevleri ile ortaklaşan siyasal anlayışların sivil siyaset üretme kapasiteleri oldukça düşüktür.

Sivil ve demokratik siyasetin aksine topluma otoriter yöntemlerle hâkim olmak isteyen bir siyaset anlayışının bu toplumda derin tarihsel kökleri bulunmaktadır. Öncelikle bu siyasal anlayışın fikri ve tarihsel zemini ile hesaplaşmak gerekir.

 

  • Ali Balcı, Türkiye’de Militarist Devlet Söylemi, Kadim y. s: 81
  • Ali Balcı, Türkiye’de Militarist Devlet Söylemi, Kadim y. s: 91         

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir