Yusuf Yavuzyılmaz Yazdı: Adalet

06.05.2024

İslam düşüncesinin odak kavramlarından biri adalettir. Adalet, “1- Şeylerin yerli yerine konması. Her şeyin olması gereken yerde bulunması. 2- Haklı ile haksızın ayırt edilmesi, haklıya hakkının verilmesi; kişilerin hak ettikleri şeye sahip olabilmeleri. 3- Kendine ait olan alanda, kendi mülkünde tasarrufta bulunmak; başkasının hakkına tecavüz etmemek”(Mustafa Acar-Ömer Demir, Sosyal Bilimler Sözlüğü, Adres Yayınları, s: 5) şeklinde tanımlanmıştır. Türk Dil Kurumu sözlüğünde ise adalet; “Hak ve hukuka uygunluk” ( Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, Cilt: 1,s: 13) olarak tanımlanmaktadır. Adalet; “Haklı ile haksızın ayırt edilerek, haklıya hakkının verilmesidir. İfrat ile tefrit arasında bir orta haldir, yani aşırılık ve alakasızlık arası bir yoldur. Hakka riayetkarlık, hak tanırlık, doğruluk, hakikate bağlılık ve her şeyi yerli yerinde yapmaktır. Her işte hakkı gözetme ve orta yolu tutmak, haklıya hakkını verme haksızlıktan sakınmadır. Bütün insanların eşit yaratıldıklarını, sosyal hayatta eşit olduklarını ve herkesin insan haysiyetine ve şerefine sahip olduğunu ve bu ölçülere göre kendisine yaşama hakkı verilmesini ileri süren hukuki ilkedir. Karşılıklı zıt yararlar arasında hakka uygun olan eşitlik veya dengedir. Üstün hukuk kaideleri ve idealine uygunluktur. Kanunların herhangi bir menfaat ve imtiyaz gözetmeksizin uygulamaktır. Hukukta eşitliği gözetme, zulmü bırakma aşırı davranışlardan kaçıp her şeyin ortasını seçme ve hakkı sahibine vermektir. Hakkaniyet ölçülerine göre her şeyin hakkını vermektir. Yaratanın emrini emrettiği şekilde tatbik etmektir.” (Ali Seyyar, İnsan ve Toplum Bilimleri Terimleri, Değişim yayınları, s: 16-17)
Adalet ile ilgili çok sayıda kavram vardır. “İslam ahlakçılarına göre adaletin şubeleri, 1- Sadakat, 2- Ülfet, 3- Vefa, 4- Dostluk, 5- Arkadaşlık, 6- İhsan, 7- Sılahi Rahim, 9- Şefkat, 10- Uzlaştırma’dır (Ali Seyyar, s:18)
Adalet ile akraba kavramlar ahlak, takva, özgürlük, sorumluluk, liyakat gibi kavramlardır. Adalet, İslam inancında, diğer bütün ahlaki ilkelerin bağlantılı olduğu odak bir kavramdır. Odak kavramlar, bir düşünce sisteminin özünü oluşturan, diğer kavramların içeriğini belirleyen kavramlardır. İnsanlığın gelecek tasarımları olan ütopyalar da adalet temelinde ideal toplum arayışı olarak karşımıza çıkarlar. 
Adalet ile ilişkili kavramlardan biride empatidir. Empati kendini ötekinin yerine koyarak onun acısını hissetmektir. Ötekinin acısına duyarsız kalan insanın adil davranması mümkün değildir. Hz. Peygamber’in dediği gibi, “Sizden biriniz kendisi için istediğini başkası için de istemedikçe iman etmiş olmaz.”
Kuşku yok ki, mutlak adalet sahibi Allah’tır. Çünkü ona gizli kalma ihtimali olan hiçbir şey yoktur. İnsanın adaleti ise, ontolojisinden kaynaklanan zaaflar dolayısıyla, izafidir. Bu durum insanın mutlak adaleti gerçekleştiremeyeceğini gösteriyor. Kusursuz bir yargıcın olduğu ve mutlak adaletin gerçekleştiği ahiretin varlığının mantıki ve ahlaki temeli de budur. Öte yandan Allah için kullanılan işitme, görme, adil olmak, merhamet, müşavir, rahim gibi bütün sıfatlar insan için de kullanılabilir. Ancak aralarında derece farkı vardır; Allah’ın sıfatları kusursuz, insani düzeyde ise kusurludur. 
Toplumun düzeninin bozan, insanlar arasında dengesizlik yaratan, zulme kaynaklı eden olumsuz her tür davranış adaleti zedeleyen bir etki yaratır. Yolsuzluk, hırsızlık, ekonomik bozukluk, gelir dağılımındaki adaletsizlik, liyakatsizlik adaleti zedeleyen birer olumsuzluktur. Bu olumsuz davranışlar arasında eşitsizlik, adaleti zedeleyen en önemli sorunlardan biridir. Ziya Paşa’nın şu ifadeleri, toplumda eşitsizliğin yarattığı adaletsizliği en iyi bir biçimde anlatmaktadır: “Yüksek ve şerefli mevkilerdeki güçlerine güvenip milyonları çalanlar başı dik, alnı açık dolaşırken; birkaç kuruş çalan hırsız kürek cezasına çarptırılır.” Bu noktada hak, hukuk, eşitlik ve adalet arasında önemli bir ilişki olduğunu gösteriyor. Hukuk kurallarını eşit uygulanmaması, hem toplumda derin güvensizliğe yol açar, hem de adaleti zedeleyen bir etkene dönüşür. 
Adaletin en çok ilişkili kavramlardan biri de ahlak kavramıdır. Bireylere ahlaki değerler kazandırmak adil davranmaları için önemli bir zemin oluşturur. Victor Hugo’nun ifadeleri eğitimin bireylere ahlaki değer kazandırmadaki önemini ortaya koymaktadır: “Bir çocuğa yalan söyleme demeyin, doğruyu söyle deyin. Birincisinde suçlamış, ikincisinde yol göstermiş olursunuz.” 
Kamusal alanda ahlak “Maşeri vicdan” olarak adlandırılır. Biz cezanın adil olması ile kanuni olması birbirinden farklı şeylerdir. Salt kanuna uygun olan ancak hukuka uymayan cezalandırmalar maşeri vicdanda mahkum edilir. Bu durum “yasa devleti” olmakla “hukuk devleti” olmak arasındaki farkı açıklayan en önemli ölçüttür.  Alt yapısı ahlak olmayan bir kuralın adaleti sağlaması mümkün değildir. Türkiye, yasa devleti olmaktan hukuk devleti olmaya bir türlü geçemediği için, yargının verdiği kararlar sürekli tartışma konusu olmaktadır. 
İnsanın beşerden insana doğru yolculuğu, özgürlük ve adalet ile doğrudan ilgilidir. Çünkü özgürlük ve adalet ancak insan için ortaya çıkan değerlerdir. Bu değerler insana insan olma özelliğini kazandıran değerlerdir. 
Adaleti sağlamak ilkesel davranmakla da ilgilidir. Osman Bölükbaşı’nın ifadeleri bu duruma açıklık getirmektedir: “ Dün sövdüklerini bugün övenler, onlarla iş tutanlardır. Dün övdüklerine bugün sövenler göstermiştir ki, köpekler her avcı ile yola çıkarlar. Bu durumun gösterdiği gerçek şudur ki, adalet her koşulda doğrunun, haklının ve mazlumun yanında ilkesel bir duruştur. 
Adaletin zıddı zulümdür. Zulüm adaletin çiğnendiği her durumda karşımıza çıkan bir olumsuzluktur. Devletler genellikle çıkarları için zulüm işlemekten, hukuk dışına çıkmaktan çekinmezler. Tzibi Livni, “ Ülkeniz için cinayet işlemek yasal olmasa da meşrudur” dese de gerçek böyle değildir. Sabri Yirmibeşoğu, bir röportajında Kıbrıs’ta direnişi örgütlemek için cami bombalama eylemi ile 6- 7 Eylül olaylarının başarılı birer provokasyon olduğunu iddia etse de ahlak ve adalet açısından kabul edilemez. Kur’an bu gibi konularda bizi açıkça uyarmaktadır: “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan ve adâletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz öfke, sakın sizi adaletsiz davranmaya sevk etmesin! Adaletli olun; takvaya en uygunu, en yakışanı budur. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” (Maide/8) Bir topluluğa ( Etnik grup, parti, sendika, örgüt, meslek grubu, aşiret, aile) karşı kin ve nefret duymak adaletsizlik yapmaya mazeret değildir. 
İbadetlerde adalet, ihlas ve takva ile sağlanan bir değer olarak ortaya çıkar. İbadetlerde adaleti zedeleyen en önemli olumsuzluk inancı araçsallaştırmak ve istismar etmektir. İnancın bir değeri, toplumsal hayatta başka bir amaç için kullanılması dinin istismarını ortaya çıkarır. Tarih boyunca dinin en çok istismar edildiği alanların başında siyaset gelir. 
Toplumda geleneksel olarak sorunlu olan dindarlık ile gerçek dini değerler arasındaki farklılık adaleti zedeleyen bir durum ortaya çıkarır. Kendilerini dindar olarak tanımlayanların uygunsuz davranışları sonuçta em büyük zararı dine ve samimi Müslümanlara vermektedir. Diğer önemli konulardan biri de bilgi ile eylem arasındaki uyumun zedelenmesidir. Bilgi ile ahlak arasındaki uyum bozulduğunda adaleti gerçekleştirmek mümkün değildir. 
Adaleti şiar edinen insan egemenin, zorbanın, zalimin yanında değil, haklının, mazlumun yanında durur. Adil insanın eli, dili ve kalbi arasında uyum vardır. Adil insan kendini geliştirir; özeleştiriye büyük değer verir. Tarkovski’nin dediği gibi, “Belki de en büyük suçumuz, kendi kendimizi değiştirmeden, başkalarını değiştirme, başkalarına öğretme girişiminde bulunmamız”dır. 
Adaletin ilişkili olduğu kavramlardan biri de Allah ile ilişkide takva ve takvanın gereği olarak aktif iyilik yolunu izlemektir. Marie Arout’un söylediği gibi, “Her insan yapamadığı tüm iyiliklerden sorumludur.” Bu anlamda değer üretmek, insanlara faydalı olmak ve iyilik yapmak son derece önemlidir. 
Adalet kamusal alanın en önemli yapı taşıdır. Bu yüzden “devletin dini adalettir” denmiştir. Bu anlamda İslam dünyasının en büyük ve temel sorunlarından biri değerlerin kurumlaşıp hukuksal normlara dönüşememesidir. Kuşku yok ki, asıl çatışma adalet isteyenler ile buna direnenler arasında olacaktır. Mehmet Efe, “ Zulüm Bizden” adlı eserinde şu ifadelere yer vermektedir. “İnanıyorum ki nihai çatışma: özgürlük, herkes için adalet isteyenlerle sömürü düzenini devam ettirmek isteyenler arasında olacaktır.” Müslümanlara düşen hakkın ve adaletin yanında, zulmün, baskının ve kötülüğün karşısında durmaktır. Kötü bir davranışı desteklediğimiz parti, içinde bulunduğumuz cemaat, üyesi olduğunuz sivil toplum örgütü yapsa da yanlışı savunmak bize yakışmayan bir davranıştır. Biz, daima mazlumun, mağdurun, hakkı gasp etilmiş olanın yanında durmalıyız.
Adil insan gerçeklerin er geç ortaya çıkacağını bilerek gerçekle yüzleşmekten kaçınmaz. Bir Çin atasözünün dediği gibi, “Kara gömülen ceset, yazın ortaya çıkar.” Bir kötülüğün üzerini kapatmaya çalışmak doğru bir davranış biçimi değildir. Zarar vereceği endişesiyle kötülüğün üzerini örtmek, kötülüğü eleştirmek ve ortaya çıkarmaktan çok daha zarar verici bir davranıştır. Çünkü yapılan bir kötülüğü görmezden gelmek, yapılacak başka kötülüklerin önünü açmaktadır. 
Adil insan, kendini eleştirmekten, özeleştiri yapmaktan, hataları ile yüzleşmekten çekinmeyen insandır. Bu yüzden adil insan, kendini yenilemek ve hatalarıyla yüzleşmek için özeleştiri yapmaktan çekinmez. Özeleştiri, insanın kendisiyle, hatalarıyla yüzleşmesidir. O. Wilde,  “Kendisiyle yüzleşmeye yüzü olmayan insanlar başkalarının hatalarıyla oynar dururlar “der. 
Adil insan, kendini değiştiren ve geliştiren insandır. Değişim talep ederken, dışlayıcı, yıkıcı ve tahrip edici değil, yol göstericidir. Çünkü eleştiri yaparken dikkatli olmak, zarar verici eylemlerden uzak durmak gerekir. İbrahim Kiras’ın dediği gibi, “Leğendeki kirli suyu dökerken bebeği de sokağa atmamak gerekir.”  
Adil insan, otoritelere değil, değerlere bağlıdır. Malik bin Nebi’nin dediği gibi, “ Canlı toplumlar fikirler etrafında toplanır. Ölü toplumlar ise şahısların etrafında dolaşır.” İslam toplumlarının önemli sorunlarından biri, otoritelere ölümüne bağlılıktır. Bu durum, siyasal alanda otoriter liderlerin meşrulanmasına dönük bir toplumsal zemin yaratmaktadır. 
Adalet, olaylar karşısında adil ve tarafsız davranmayı gerektirir. Kişinin  kültürel ve etnik aidiyeti adaletin önüne geçmemelidir. İbn Haldun bu konuda şu uyarıcı açıklamayı yapar: “Bir görüşe ve inanca bağlılık ve taraftarlık insanın ruhuna işledi mi, kendi isteğine uygun düşen haberleri işitir işitmez hemen kabul eder, tenkit tetkikte bulunmasını engeller.” 
İlmin ahlakı, bilerek gerçeği gizlememektir. Bakara Suresi, 174’üncü ayette bu gerçeğe işaret etmektedir: “Allah’ın indirdiği kitabın bir bölümünü gizleyenler ve onu az bir şey karşılığında satanlar yok mu, onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Allah kıyamet gününde onlarla konuşmayacak, onları arındırmayacak! Onlar için elem verici bir azap vardır.” Adalet, doğru bildiğini gizlememek, onu açıkça ifade etmektir. 
Din hakkındaki sahih bilgi, adaletin gerçekleşmesi için hayati derecede önemlidir. İhsan Fazlıoğlu’nun dediği gibi, “ Dinini tilkiden öğrenirsen, tavuk çalmanın haram olduğuna asla inanmazsın” Bir alimin siyasal veya başka gerekçelerle gerçekleri söylemekten imtina etmesi, kötülüğün yaygınlaşıp kurumsallaşmasına yol açacaktır. 
İnsan ontolojisi gereği olarak adaletin dışına çıkma potansiyeline sahip bir varlıktır. Çünkü insan, bir yönden zayıf yaratılmış, zalim, kıskanç, aceleci, hasetçi, menfaatçi, cahil, Allah’a karşı nankör, ihtiras sahibi, haris, cimri ve tartışmacıdır. Bu yüzden adaleti sağlayacak, sınırları aşanları engelleyecek, mazlumu ve mağduru koruyacak hukuksal bir yapı oluşturulmalıdır. Sınırları aşan insanların toplumda yaratacağı kötülükten, masumları koruyan güç hukuktur. 
İnsanların hukuku araçsallaştırması toplumda güvenilmesi gereken en önemli kurumu da işlevsiz hale getirir. İnsan, yaptığı kötülükleri gizlemek istese de, gerçek er ya da geç ortaya çıkacağından dolayı,  uzun süre kendini gizleyemez. Toplumsal düzen içinde ilişkide bulunduğunuz her insanın gerçek yüzünü ortaya koyacak davranışlar kodları vardır. Çin bilgesi Konfüçyus’un dediği gibi, “İnsanları tanışırken değil, tartışırken tanırsınız.” Çünkü öfke saklanan kişiliği ortaya çıkarır. 
Kur’an her koşulda bizi adil olmaya çağırır. Adaletin önüne çıkar ilişkileri, menfaat, yakınlık, ekonomik durum, insanların statüleri geçmemelidir. “Ey müminler, ana- babanızın aleyhine de olsa bütün gücünüz ve samimiyetinizle hep adalet ve hakkaniyetten yana olun. Allah için doğru şahitlik yapın. Şahitlik konusunda insanların zengin veya fakir olmasını dikkate alarak adalet ve hakkaniyetten sapmayın. Şahitlikte öncelikte dikkate alınması gereken husus, insanların konumları değil, Allah’ın adaletten ayrılmama emridir.” (Nisa 135)
“Hükmettiğin zaman aralarında adaletle hükmet. Çünkü Allah adil olanları sever. “(Maide 42)
“Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hüküm verdiğinizde de adaletle hükmetmenizi emreder”(Nisa 58)
İnsan, toplumsal yaşamın neresinde yer tutarsa tutsun, adil davranmakla yükümlüdür.
Adaletin zedelendiği bir toplumda barış içinde yaşamak mümkün değildir. 
Kur’an’a göre mutlak adalet sahibi Allah’tır. Çünkü o hiç kimseye zulmetmez; insanın kalbinden geçenler bile ona gizli kalmaz. Her şeyi işiten ve gören olduğundan mutlak adalet sahibidir. Bu yüzden adalet er ya da geç tecelli edecektir. 

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.