Yusuf Yavuzyılmaz Yazdı: Adalet Arayışı ve Zaaflar

19.12.2021

Tarihsel süreç, her tür değerli kavram gibi adalet kavramının da siyasal çıkarlar için araçsallaştırıldığına tanıklık ediyor. Bir değer ya da kavram araçsallaştırılmaya başlandığı andan itibaren istismarın öznesi olur. İstismar edilmeye başlanan kavram, asıl anlamını yitirerek yeni bir anlama kavuşur. Hatta semantik müdahale yapılarak asli mecrasından uzaklaştırılan kavram zulmün aracı haline gelir. Ne yazık ki, dinin temel kavramları da kişisel ve siyasal çıkar için insafsızca araçsallaştırılıp istismar edilerek tüketiliyor. Ortaya Ali Şeriati’nin dediği gibi “Dine karşı din çıkıyor.”  Dine karşı oluşan sahte dinle mücadele etmek oldukça zordur. Çünkü sahte din gerçek din ile aynı kavramları kullanır. Bugün dillerinden dinin en değerli kavramlarını düşürmeyenlerin adaletsizliğe bu kadar yatkın olmaları, toplumsal, kişisel ve siyasal çıkarlarını adalet, hak ve hukukun önüne koymalarından dolayıdır.

            Adalet Kur’an’ın sıklıkla vurguladığı merkezi kavramlardan biridir. “Ey iman edenler! Kendinizin, ana-babanızın ve yakın akrabanızın aleyhinde bile olsa, Allah için doğru dürüst şahitlik yaparak, adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun! Hakkında şahitlik yaptığınız kimse zengin de olsa fakir de olsa böyle davranın. Çünkü Allah, ikisine de sizden daha yakındır, hâllerini daha iyi bilir. Şu hâlde, sakın âdil davranmaktan yüz çevirip nefsin arzularına uymayın. Eğer dilinizi eğip büker, gerçeği olduğu gibi söylemekten çekinir veya büsbütün ondan yüz çevirirseniz, başınıza geleceği siz düşünün! Zira Allah, yaptığınız her şeyden hakkıyla haberdardır.“( Nisa, 135,)

Öyle görülüyor ki, insan psikolojisi, anne baba, yakın akrabalar, ekonomik gelir, kendinden farklı olanlar ve çıkarları söz konusu olduğunda adaletten sapma eğilimi gösteriyor. Dini, etnik ya da kültürel yönden öteki saydığınız, nefret ettiğiniz topluluklara karşı adaletli olmak gibi bir yükümlülüğünü var. Bu da etnik ve ırkçı nefretin ahlak dışı olduğunu gösterir. Çağımızın en büyük zihinlerinden biri olan Aliya İzzetbegoviç, şöyle diyor: “Biz de zalimlerden olursak, zulme karşı savaşmamızın bir anlamı kalmaz. Kitaba uyacağız.” Aliya savaştığı Sırpların yaptığı zulme karşı intikam yolunu değil, adaleti ve Kitabı işaret ediyor.

Kur’an bizi anne baba ve yakın akrabalarımız bile söz konusu olsa adaletten ayrılmama konusunda uyarır. Demek ki, adalet bu ilişkiler söz konusu olduğunda çiğnenme ihtimali yüksek bir değerdir.

Adaletin en çok örselendiği yerlerden biri kamu kurumlarına eleman alırken yaşanmaktadır. Siyasal taraftarlığın, nepotizmin, yolsuzluğun egemen olduğu yerde liyakat ve adaletten söz etmenin imkânı yoktur. Aslında kendi yeteneği ile değil, başka parametrelerle bir kamu görevine getirilenler sorunlu bir psikolojiye sahiptir. Bundan dolayı, eş, dost, akraba ve siyasal ilişkileri sayesinde bir makama gelen kamu görevlileri sürekli bir tedirginlik içindedir. Bu bürokratlar bu makamlara yetenek ve liyakatleriyle gelmediklerinin farkındadır. Korktukları şey ise bir zamanlar bulundukları makama gelirken kullandıkları yöntemin başkaları tarafından kullanılma ihtimalidir. En trajik olan ise aynı yöntemi kullanarak kendi yerine gelenlere tanıklık edenlerin, görevdeyken hiç dillendirmedikleri hak, hukuk ve adaletten görevini kaybetme tehlikesiyle yüzleştiklerinde söz etmeleridir. Bu durum onların hak, hukuk ve adaletten yana tavır koymadıklarını, bu kavramları kendi çıkarları için araçsallaştırdıklarını göstermektedir. Bu da onların ahlaki yapılarındaki en büyük zaaftır. Eğitim alanında yapılan müdürlük atamalarında uzun yıllardır tam da yaşanan budur. Yalnız haklarını vermekte yarar var. Bulundukları makama kendinden daha yetenekli olanların olduğunu bildiği ve bu makama liyakati sebebiyle atanmadığını bilenlerin, sanki liyakati dolayısıyla atandıkları gibi rol yapmaları da, müdürlükte değil belki, ama tiyatroda çok başarılı olduklarını göstermektedir. Bu durum konumuzun sadece siyasal olmayıp, toplumsal yapıya da sirayet ettiğini göstermektedir.

Ahlaki araçsallaştıranların bir parti, cemaat ve gruba bağlılığı kendi menfaatlerini eşiğine kadardır. Onların tüm hayali topluma hizmet değil, kendini bir yukarı aşamaya taşıyacak ilişkiler ağı oluşturmaktır. Ancak yine de, kendi konumlarını meşrulaştırmak için, Allah rızası ve hizmet aşkı için çalıştıklarını ifade ederler. Oysa bütün değerlere bağlılığı hedeflediği amaca ulaşmasına hizmet etme kapasitesi ile orantılıdır. Bireysel çıkarlarını her şeyin üstüne koyanların dindarlığı da, vatanseverliği de, Kemalistliği de sahtedir.

Muhafazakâr dindar zihnin içine düştüğü çelişkiler, siyasal davranışlarında da belirleyicidir. Özgürlüğü ve adaleti savunmak ile Abdülhamid’in özgürlüğü parantez alan güvenlik siyaseti arasına sıkışmak, muhafazakâr dindar siyasal aklın temel açmazıdır. İkinci açmaz, tarihten miras aldığı ve eleştiri süzgecinden geçirmediği değerler ile hareket etmesidir.

“           İnsanın sınırsız kazanç ve iktidar tutkusu bütün zamanların en kadim sorunudur. Kazanç ve güç istenci mutlaka sınırlandırılacak hukukun içine çekilmelidir. Kazanç tutkusunu ve güç istencini sınırlamadan ve hukukun içine katmadan sorunu çözmek imkânsızdır. Öte yandan insan Ontolojisi kazanç ve güç istencini yatkın bir yapıya sahiptir. Kur’an’da nefsini ilah edinmek uyarısı bu noktada çok önemli bir uyarıdır. Bu uyarı bir yandan sınırsız kazanç hırsının yol açacağı tahribata, öte yandan iktidar hırsının yaratacağı zulme işaret etmektedir.

            Öte yandan bir diğer önemli sorun da, adalet arayışının en büyük zaafı, adalet aradığını iddia edenlerin bile, toplumsal ilişkilerinde adaletsizliğe yatkın olmalarıdır. Bu durum adaleti dillendirenlere olan güveni de azaltmaktadır.

Kuşku yok ki, kendisine tanınan ayrıcalığı, edindiği çevresinin bir görevi olarak gören kimsenin, adalet arayışı sahtedir. Bu sahte duruş toplumdaki adalet arayışını da büyük ölçüde zedelemektedir.

Son yıllarda adalet arayışını önceleyen İslamcı siyasetin, güvenlik ve devletin kutsallığını referans alan milliyetçiliğin içinde erimesi, hem İslamcılığın değişim ve dönüşümü hedefleyen iddiasını ortadan kaldırmış, hem de İslamcılığın yeni bir dünya arayışını örselenmiştir. Bu durumda siyasal iktidara eklemlenmemiş, adaleti temel alan yeni bir anlayışa ihtiyaç vardır.

            Adalet konusunda temel bir sorunumuz var. Epistemolojik çoğulculuğu kabul etmiyor oluşumuzdur. Bu durum farklı yorumlara ve farklı siyasal düşüncelere karşı fanatizmi besliyor. En özgürlükçü olduğunu söyleyen bile kendi düşüncesini savunurken otoriter davranmaktan uzaklaşamıyor. Sanıyorum bu durumun sebebi, aynı kültürel zeminden besleniyor oluşumuzdur. Çoğulcu bir imparatorluğun mirası üzerine kurulan ulus devlet ideolojisi ile inşa edilen kültürel zemin farklılıkları kabul etme konusunda hazımsız bir kişilik üretiyor. Aslında yaşadığımız bütün sorunların temelinde siyasal kültürümüzün çoğulculuğa kapalı epistemolojik yapısı yer alıyor.

            İnsanların siyasal davranışları mutlak itaat ve mutlak karşıtlık ikilemine oturması da önemli bir sorun alanıdır. Bu durum önce karşıtını/muhalifini dinlememek, ötekileştirmek ardından suçlama ve şeytanlaştırma ile sonuçlanıyor. Bu durumda siyasi tartışmalar müzakere yerine ihanet üzerinden yürüyor. Sağlıksız bir siyasal ortamın oluşmasındaki temel faktör büyük ölçüde budur. Her farklı düşünceyi reddeden fitne kültürünü hayatımızdan uzaklaştırmak gerekiyor.

Kuşkusuz herkesin bir siyasal düşüncesi, oy verdiği bir parti olacak. Ancak bireylerin tüm benliğiyle ona bağlanmaması gerekir. İçinde bulunulan grubu da sorgulama cesaretini göstermek mutlak itaatin doğuracağı sorunları ortadan kaldırır. İçinde bulunduğunuz grubun lideri yanlış yaptığında da destekliyorsanız, sizden ancak fanatik bir militan çıkar. Fanatik militandan beklenen partisine, örgütüne, cemaatine her koşulda bağlılığıdır.

Adaletin önünü açmak için, kimden gelirse gelsin eleştirilere peşinen karşı çıkmamak, karalamamak ve yeni düşüncelerin önünü açmak gerekir. Eleştirel düşünce insanın kendini yenilemesini sağlar. Eleştirel düşünceye kapalı olan insanların kendini yenilemesi ve kendi kusurlarını görüp yüzleşmesi imkânsızdır.

Kuşkusuz eleştiri doğru bilgiye dayanmalı ve ahlaki bir dille ifade edilmelidir. Yol göstermeyen, ön açıcı olmayan, ufuk göstermeyen eleştiri değerli değildir. Eleştirel tutumun önünü tıkayan, bunu bir tehdit olarak gören iktidarların otoriterleşmesi ve adaletten uzaklaşmaları kaçınılmazdır.

Yusuf Yavuzyılmaz’ın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.