Yusuf Yavuzyılmaz Yazdı: Âlimleri Eleştiri

01.05.2023

Türkiye toplumunda yapılan siyasal, toplumsal ve ideolojik tartışmalar, bu tartışmalarda kullanılan dil, her şeyden önce, eleştiri ahlakına olan ihtiyacı ortaya koymaktadır. Eleştiri yaparken güçten yana değil haktan yana olmak gerekir. Hak, izafi bir şey değildir. Uğruna mücadele edecek hakikatin olmaması hayatı anlamsız kılar. Genellikle iktidarlar hakkın değil, gücün peşinde koşarlar. Çünkü güç tutkusu insanoğlunun en büyük zaafıdır. Hakka inanan insanlar, güç karşısında muhalif olmanın da bir erdem olduğunu bilirler.

            Siyasal anlayışların düşmanlık üzerine konumlanmaları, birbirinden uzak ve düşman siyasal gettolar yaratmaktadır. “Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri, reaksiyoner mevzileşme; meselesini öteki saydığının üzerinden tanımlayan ve öteki ile kendi arasındaki fark üzerinden betimleyen anlayış. Bu durum, bizi birbirimizle konuşmaktan alıkoyuyor. Düşünceden ve nefis muhasebesinden korkmayalım, herkesin bir diğerinden öğreneceği bir şey mutlaka vardır. İnsan insana şifa ve sığınaktır. Uygarlık dediğimiz şey de nihayetinde tahripkâr duygularımızı denetleyebilmemizle ortaya çıkar. Türkiye’de toplumun her bir kesimi öteki kesim tarafından mağdur edildiği hissine kapılıyor. Bu da uzun uzun konuşmaksızın, birbirimizin yaralarına merhem olmaya çalışmaksızın iyileşmeyecek, sessizlikle ve görmezden gelmekle geçiştirilemeyecek bir durum.

Özellikle güven endeksi düşük toplumlarda insanlar buhran zamanlarında şüphe adacıkları oluşturur. Her düşünce gettosu ötekine şüphe ile yaklaşmaya başlar. O zaman da paranoya başa ruh iklimi olur çıkar. Güveni önce biz tamir edeceğiz, “kayıp arkadaş”ımızı bularak. (Ruhun Derin Yaraları, Kapı yayınları, Kemal Sayar s. 141)

            Siyasetteki ötekileştirme ve kullanılan dil toplumsal barışı tehdit eder hale gelmiştir. Farklı politik tutumda olanları sadece bu tercihlerinden dolayı suçlayıp dışlamamak, insanları hak, hukuk, adalet ve ahlak üzerinden değerlendirmek gerekir. Dost ve düşman etrafında konumlanan bir siyasal dil, toplumsal barışı zedeleyen bir sonuç üretir. Bu nedenle kutuplaşmayı derinleştiren siyasal dil mutlaka terk edilmelidir.

            Siyasal dildeki gettolaşma aydın kesimine de yansımaktadır. Aydın ve âlimlerin birbirlerini eleştirisi fikir düzleminde değil, fanatizmin egemen olduğu bir linç kültürü içinde gerçekleşmektedir. Türkiye özelinde özellikle âlimleri eleştiri konusunda bir fanatizm yaşanmaktadır. Bir âlimi, aydını, entelektüeli eleştirmek başka, ona iftira atmak başkadır. Bir âlimi, söylemediği bir söz üzerinden eleştirmek eleştiri ahlakına yakışmayan bir davranıştır. Sağlıklı bir eleştirinin temel şartı, doğru bilgiden hareket etmektir. Eleştiri yerine tekfir kültürünün hâkim olması, yeni ve farklı düşüncelerin ortaya çıkmasını engellediği gibi, bu fikirleri dile getirenleri kıyıma uğramasına neden olmaktadır.

            Mehmet Akif, Nurettin Topçu, Sezai Karakoç, Ali Bulaç, Said Nursi ve diğer âlimler bir insandır; bu nedenle insan olmanın bütün zaaflarına sahiptir. Bu anlamda düşünceleri elbette eleştirilebilir. Hiçbir âlim konumu, bilgisi, birikimi ne olursa olsun yanılmaz değildir; tüm zamanları kapsayan hatasız bilgi üretemez. Ancak âlimler, bazı düşünceleriyle insanlığa yol gösteren deniz fenerleri gibidir. Âlimi olamayan toplumlar karanlıkta ışıksız yürümeye çalışan ve sürekli yolunu şaşırmak tehlikesine maruz kalan toplumlardır.

            İslam dünyasının en büyük sorunu yol gösterici, gücün değil, hakikatin sözcülüğünü yapan âlimlerinin yeterince olmamasıdır. Âlimler, bir anlamda zamanımızın peygamberleridir. Yaşadıkları toplumda peygamberin misyonunu üstlenirler ve topluma yol gösterirler. Hz. Peygamberin dediği gibi, “Âlimler peygamberlerin varisleridir.” Bu nedenle aydınlar tıpkı Peygamberler gibi, içinde yaşadıkları toplumu bilinçlendirmekle yükümlüdürler. Bundan dolayı âlimler güç merkezlerinin değil, hakikatin savaşçıları olmalıdır. Şu kadar ki, âlimlerin Peygamberler gibi ismet sıfatı yoktur. Âlimlerin düşünceleri eleştiriye açıktır. Ancak söylemediği bir söz üzerinden eleştirmek eleştiri ahlakına sığmaz. Sağlıklı eleştiri, doğru bilgiden hareketle yapılabilir.

Bir toplumda değişim ve dönüşümün öncüsü âlimlerdir. Yerleşik muhafazakâr düşünceleri kökten değiştirip, dönüştürmek kuşkusuz bir devrimdir. Hz. Peygamberin Mekke’de muhafazakâr oligarşiye yaptığı mücadelede olduğu gibi, aydınlar da gerekirse toplumun çoğunluğunu karşısına almaktan çekinmemelidir. Toplumu tehlike karşısında uyarma görevi, bütün zamanlarda olduğu gibi bugün de âlimlerin omuzlarındadır. Onlar yaşadıkları çağda Peygamberin varisleridir. Âlim, zamanında Peygamberin tarihte oynadığı rolü oynar ve halkı bilinçlendirir. Onu eğitir ve sıradan bir insandan devrimci ve iman sahibi kişilikler yaratır. Bu sürecin tarihteki örnekleri Ammar, Bilal ve Ebu Zer gibi sahabelerdir. Onlar toplumun en alt katmanlarından çıkıp tarihin dönüşümüne tanıklık edecek en üst katmana tırmanmışlardır.

            Farklı politik tutumda olanları, farklı siyasal tercihlerde bulunanları sadece bu tercihlerinden dolayı suçlayıp dışlamamak gerekir. Biz Müslümanların ötekisi kâfirler değil, zalimlerdir. Zulüm, haksızlık, adaletsizlik, yolsuzluk kimden gelirse gelsin ve kime yapılırsa yapılsın karşı durmamız gerekir.

Eleştiri ile hakareti birbirinden ayırmak, eleştiri ahlakının temel ilkelerinden biridir. Hakaret edenlere karşı sessiz kalırken, eleştirenleri, yeni düşünceler üretenleri hain ilan etmek, yeni fikirlerin ortaya çıkmasını engellemekten başka bir sonuç doğurmaz. Eleştiren, sorgulayan, yeni öneriler getiren insanlara her zamankinden çok daha fazla ihtiyacımız vardır. Zaman değişiyor; biz ise eskiden üretilen bilgilerin bize yeteceğini düşünüyoruz. Oysa bu mümkün değildir. Yaşadığımız dönemle bilgi arasındaki açıklığı âlimlerin çabası kapatacaktır.

Bu konuda Hz. Peygamberin Yemen’e gönderdiği Muaz bin Cebel’ e tavsiyesi hayli önemlidir.

Hz. Peygamber: “Sana çözmen için herhangi bir dava getirildiği zaman nasıl ve neye göre hüküm verirsin?” diye sordu.

Hz. Muaz, “Allah’ın kitabındaki hükümlerle hüküm veririm.” dedi.

Hz. Peygamber, “Eğer Allah’ın kitabında onunla ilgili bir hüküm bulamazsan neye göre hüküm verirsin?” diye sordu.

Hz. Muaz, “Resulullah’ın sünnetine göre hüküm veririm.” dedi.

Hz Peygamber, “Resulullah’ın sünnetinde de onunla ilgili bir hüküm bulamazsan, ne yaparsın?” diye sordu.

Hz. Muaz, “O zaman, kendi görüşüme göre içtihat eder, hüküm veririm.” dedi.

Peygamber Efendimiz bundan son derece memnun oldu. Bu memnuniyetini şöyle ifade etti: “Allah’a hamdolsun ki, Resulullah’ın elçisini, Resulullah’ın razı olduğu şeye muvaffak kıldı.”

Hz. Peygamber Yemen’e gönderdiği sahabesine Kur’an’da ve Sünnette bulamadığı çözüm önerisi için aklını kullanmasını ve kendi reyi ile sorunu çözmesini öneriyordu.

Günümüzde bazı insanlar Kur’an’da ve Sünnette her şey var diyerek aklın ve içtihadın önünü kapamaya çalışıyor. İçtihada gerek olmadığını söyleyerek İslam’a en büyük darbeyi vuruyor.

            Kemal Sayar’ın belirttiği gibi “Kendi eksikleriyle yüzleşip kendilerini geliştirebilen insanlar, günümüz Türkiye’sinde pek sevilmiyor. Özellikle bazı tutucu kesimler, hayat döngüsü içinde herkesin yerinde kalmasını, kimsenin kimseyi şaşırtmamasını istiyor. Oysa hayat, akıp giden bir ırmak gibi her dönemeçte suyunu çoğaltıyor ve tazeleniyor. Ümit sahipleri, hayattan öğrenebilen insanlardır. Öteki sesleri dinleyebilmek, öteki sesleri içine alarak zenginleşmek ve gelişmek, insanın tekâmülü için olmazsa olmazdır.”(Kemal Sayar, Merhamet, Kapı yayınları)

            Hemen her kesimden insanlar söylenen fikirlere değil, kimin söylediğine bakıyor. İdeolojik paradigmaya sadakat, insanı adaletten uzaklaştırıyor. Oysa sözü kimin söylediğine değil, doğruluğuna odaklanmak gerekir.

            Siyasal anlamda toplumsal kutuplaşmayı önleyici kuşatıcı bir dile ihtiyacımız vardır. Bu dilin oluşması en öncelikli sorunumuzdur.

Yusuf Yavuzyılmaz’ın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.