Yusuf Yavuzyılmaz Yazdı: Çelişki

28.04.2024

” Türkiye İslamcı bir entelijansiya potansiyelini en az iki kuşak için AKP savunusuna feda etti. Bunun somut tarihini, bugün iktidardan nemanalanların çocukları ya da torunları yazacak. İslamcı çizgideki en büyük kuşak farkının bu iki kuşak arasında ortaya çıkacağını düşünüyorum. Bu kadar kiri, pası ancak İslamcı bir 68 temizleyebilir çünkü.”
( Besim F. Dellaloğlu, İkondan Kanoa, Timaş yayınları, s: 136)

Çoğu insan bulunduğu konumdan ve anlayıştan taviz vermeden Müslüman olarak da kalmak istiyor. Bu durumda birey bir açmazın öznesi durumuna gelmektedir. Müslüman bir kişinin yaşam tarzı ve ideolojisinin İslam ahlak ilkeleriyle uyuşmazlığı varsa, çözüm İslam ahlak ilkelerini temel alarak yaşamını yeniden düzenlemektir. Bir diğer yol ise kendi yaşantısını onaylayacak bir dini söylem oluşturmaktır. Bu arayış sadece bireysel düzeyde olmuyor. Aynı durum siyasal ve toplumsal anlamda da sıkça yapılıyor. Ne yazık ki, bu çelişkiden kurtulmanın yolu olarak, yaşanılan hayatı olumlayacak bir din yorumu yapmak tercih ediliyor. Genelde bu ikincisi tercih sebebi olması dindar insanların toplumdaki güvenilirliğini de önemli ölçüde zayıflatıyor. Muhafazakar İslam, sosyalist İslam, liberal İslam, Türk – İslam sentezi bu ikinci arayışın sonuçları olarak karşımıza çıkıyor.

Kuşku yok ki, dinin doğru anlatımı muhatabın mutlak manada doğru anlayacağının garantisini vermez. Belki de bu noktada çok daha ikna edici olan doğru temsildir. Dinin ahlaki ilkelerinin doğru temsili çok daha etkili bir yöntemdir. Mekke müşrikleri, Hz. Peygambere inanmıyor ancak ona güveniyorlardı. Çünkü söylemi ve eylemi uyum içindeydi. Bugün Müslümanların en büyük çelişkisi söylem ile eylem arasındaki tutarsızlıktır.

Bugün siyasal alanda kendilerini muhafazakar dindar olarak kodlayanların en önemli sorunu da söylem ve eylem arasındaki açıklıktır. Bu giderilmedikçe dindarların toplumdaki konumları iyileşemeyecek, üzerlerindeki soru işaretleri azalmayacaktır.

Muhafazakar dindar kesimde görülen en büyük ve yaşamsal eksikliklerden biri eleştirel düşüncenin yerini itaat kültürünün almasıdır. Eleştirenlerin değil, itaat edenlerin öne çıktığı bir ortamda çürümenin önü alınamaz. Şimdi zamanı değil diye iyi niyetli olsa bile eleştiri erteleyenlerin içinde bulunduğu sosyal yapıya verdiği zarar, eleştirenlerin verdiği zarardan kat kat fazladır.

Dindarların en büyük sorunu başkalarını ikna etmek değil, inançlarını yaşamak, inançlarının kendilerine yüklediği yükümlülükleri yerine getirmektir. Öyle bir yanlış anlayış var ki, sanki inançsızlığın nedeni sadece dinin yanlış anlatılmasıdır. Bu iddiaya göre din çok doğru anlatılsa ve yaşansa muhataplar tümüyle ikna olacaklar. Oysa bu iddia tümüyle yanlıştır. Din, çok iyi yaşansa ve anlatılsa bile muhatabı ikna etmeye tek başına yetmez. Dindarların temel ödevi, ötekileri kendine benzetmek değil, onların vicdanına hitap edecek şekilde bir sözleşme ile bir arada yaşama idealidir.

Öte yandan zulmün egemen olduğu bir yerde cihat, yapılması gereken en önemli faaliyet olarak önümüzdedir. Bu dini en iyi anlayan ve anlatan Hz. Peygambere Mekke döneminde 13 yıl boyunca inananların sayısı 200’u bulamamıştır. Dahası Hz. Peygamber amcasını dahi ikna edememiştir. Kaldı ki, Hz. Peygamber tarafından dinin en doğru şekilde anlatılması Mekke toplumunda çatışmayı daha da derinleştirmiştir. Müslümanlar bütün dünyayı müslüman yapmakla değil, örnek bir ümmet oluşturmakla yükümlüdür.

Din konusunda yaygın bir yanlış kanaatte şudur: Din doğru anlatıldığında mutlaka kabul görecektir. Tarih bize bunun genellikle yanlış olduğunu gösteriyor. Hatta yanlış anlatılan dinin ikna kabiliyeti belki de dinin doğru anlatılmasından daha fazladır. Din, tam doğru anlatıldığında ve yaşandığında, zulmün egemen olduğu bir toplumda, çatışmayı derinleştirmesi bile çok daha fazla mümkündür. Hukuksuzluk, adaletsizlik, liyakatsizlik karşısında çatışmayı derinleştiren; adalet, hak ve hukuk arayışını öne çıkan bir dini anlayış, toplumdaki avantajsız kitlerin dikkatini çekeceği açıktır.

Dindarların amacı herkesin aynı düşündüğü ve inandığı bir totaliter toplumsal düzen kurmak değil, toplumda yer alan farklı ideolojilerin ve dinlerin yönetime katıldığı adil ve ahlaki bir düzenin izini sürmektir.

Siyasal iktidarın en büyük handikaplarından biri etrafını saran militanlardır. Militan, kendi grubunun veya liderinin yaptığı hatayı eleştirmek yerine, başkalarının hatalarını öne çıkararak savunmaya geçen troldür. Parti, örgüt, cemaat gibi kolektif çıkarların öne çıktığı grupların içinde salt kendi menfaatlerini önceleyen insanlar hep var olacaktır. Bu tür pragmatist insanlar içinde bulundukları gruba faydadan çok zarar verirler. Onları grup içinden uzaklaştıracak etkin bir denetim mekanizması mutlaka kurulmalıdır.

Olumsuz olduğu görüldüğü halde, yapılan yanlışı davaya zarar vereceği ve zaafa uğratacağı gerekçesiyle, bağlı bulunduğu parti, grup, cemaat ve sivil toplum örgütünü eleştiriden çekinmek, ona yapılabilecek en büyük kötülüktür. Çünkü bu durum yanlışlığın sürekliliğini sağladığı gibi adalet düşüncesini de zaafa uğratır.

Kuşkusuz kötü niyetli eleştiriler her zaman mümkündür. Kötü niyetli eleştiri nedeniyle eleştiriyi yasaklamak, kötü niyetle yapılan eleştirinin vereceği zarardan çok daha büyük zararlara neden olacaktır.

Türkiye’nin siyasal ortamının en büyük sorunlarından biri kutuplaşma siyasetidir. Ortak bir Türkiye tasavvurumuzun yokluğu, siyasal farklılıkları birbirine düşman haline getiriyor. Kemalizm, Milliyetçilik, Sosyalizm, Muhafazakarlık ve İslamcılık ideolojilerinin farklı gelecek tasarımları var. Bu gelecek tasarımları diğerine yer vermiyor. Buradan ortak yaşam yerine farklılıkları öne çıkaran siyasal pratik ürüyor. Bu düşmanlık siyaseti, iyilikte yarışmaktan çok yıkıcı bir mücadele alanı haline getiriyor.

Tarihsel olarak çatışmayı meşrulaştıran Necip Fazıl ve Nazım Hikmet uzlaşmazlığının yıkılamaması kitleleri birbirine düşman yapmıştır. Düşmanlığın olduğu yerde ortak değerler giderek anlamını yitirir, farklılıklar öne çıkarılır.

Çatışmacı toplumların başat ideolojisi milliyetçiliktir. Bu nedenle Türkiye özelinde demokratik kültürün oluşumunu etkileyen ve birlikte yaşama kültürünü tehdit eden en önemli ideoloji milliyetçiliktir.

Milliyetçilik, ötekini kabul etmek yerine onu dönüştürmek ister.

Dönüştürmeyi başaramaz ise en azından kendi kabul edebileceği sınıra çekmek ister. Türkiye modernleşmesinin ötekisi olan Kürt ve İslam, milliyetçilik ve laiklik perspektifi altında çözümlenmeye çalışılmıştır. Ancak bu yöntem sorunu çözmek şöyle dursun daha da karmaşıklaştırmış ve derinleştirmiştir. Bu nedenle Türkiye’nin farklılıkları eriterek ve bütünleştirerek değil, farklılıkları kabul eden bir siyasal anlayışa ihtiyacı vardır.

Türkiye siyasal yaşamı kutuplaşmanın getirdiği sonuçları yaşıyor. Kutuplaşmanın bu kadar keskin olduğu toplumlarda demokrasi yerine otoriterleşme ortaya çıkar.

Farklı toplumsal kesimlerin bir araya gelme iradesi, Türkiye’de otoriterlikten demokratik kültüre evrilmenin bir ön koşuludur. Bundan dolayı, “Altılı Masa” deneyimi salt bir iktidar projesi olmaktan öte bir anlamı olabilir, Türkiye’de kutuplaşmayı ortadan kaldırıcı bir fonksiyon üretebilir. Çünkü farklı toplumsal kesimleri bir araya getirilerek, fay hatlarından( sağ -sol, muhafazakar- modern, lak- dindar, Alevi- Sünni) kaynaklanan çatışmaları giderebilir, böylece kutuplaşmanın etkisi kırılabilir. Türkiye’nin temel sorunlarından biri ortak bir kamusal kültür oluşturamamasıdır. Ortak kamusal kültürün eksikliği siyaseti devleti ele geçirmenin bir aparatı olarak konumlandırıyor. Bu konjonktürün teslim aldığı kitleler siyaseti bir çatışmanın ve kutuplaştırmanın aracı haline getiriyorlar.

İslamcılar, adalet arayışını siyasal iktidarın uygulamalarına kurban etmemelidir. Çünkü İslamcılar siyasal iktidarın yanlışlarını savunarak, kendilerini toplumun gözünde elde ettikleri meşruiyet çizgisinden giderek uzaklaştırmaktadırlar. İslamcılar, siyasal iktidarların sorunlu uygulamalarını savunmak yerine adaletin izini sürmelidir.

 

Yusuf Yavuzyılmaz’ın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.