Yusuf Yavuzyılmaz Yazdı: Filistin ve Ahlaki Tutumumuz

14.11.2023

“Dikkat! Amerika kudurmuştur. Bizi Amerika’ya bağlayan bütün bağları derhal koparmalıyız. Yoksa, biz de ısırılacak ve biz de kuduracağız” diye yazıyordu Jean-Paul Sartre 1953’te, Liberation gazetesine yazdığı “Hasta Hayvanlar ve Kuduz” başlıklı makalesinde…”

(Roger GARAUDY / Amerikan Efsanesi, Sh:73)

            Yeni dünya düzeni, çok daha fazla adaletsizlik üretmeye elverişli bir statüko karşımıza çıkardı. İsrail’in sınır tanımayan saldırganlığını destekleyen ve koruyup kollayan bir statüko var önümüzde. İslam dünyasının mevcut statüko içindeki edilgen durumu, sorunlu iç yapıları ve egemen güç karşısındaki çaresizliği sorunu daha da karmaşık hale getirmektedir. Bu yüzden politik merkezlerden fazla bir şey beklememek, olabildiğince insanlığın vicdanını harekete geçirecek politikalar üretmek gerekiyor.

Allah’ın her an yaratış içinde olması, İslam inancında Allah- evren ve insan arasındaki ilişkiyi dinamik bir ilişki haline getirir. Bu yüzden evrende olan hiçbir olay Allah’tan bağımsız anlam kazanamaz. İslam aklının seküler akıldan farkı Allah alem ilişkisinde anlam kazanır. Allah’ı paranteze alan ve varlık ile ilişkisini kesen her öğreti İslami açıdan sorunludur. Ali Şeriati’nin isabetle belirttiği gibi inancımızın odak noktası tevhittir.

            Bir insanın eyleminde ki başarı ve kazanç konusunda, eylemin salt dünya hayatı ölçeğindeki başarısı baz alınarak yapılan bir değerlendirme İslam’ı değildir. Öyle olsaydı Hz. Hüseyin, Ömer Muhtar, Ebu Hanife gibi dünyası zindana dönen insanları başarısız saymamız gerekirdi. Başarıyı sonuca bağlayan bu pragmatist tutum, kapalı ya da açık Müslüman zihni de derinden etkiliyor.

Bu açıdan bakıldığında Filistin’de mücadele edenler mi yoksa bu çabaya katılmayanlar mı kaybediyor sorusu kritik eşiktir. İslam’da Salih amelin ölçütü, sonuçtaki başarı eylem ve kullanılan yöntem açısından önemli olsa da, belirleyici değildir her zaman. Salih amel her tür riski üstlenerek sadece Allah rızası için eylemde bulunmaktır.

Salt sonucu dikkate alarak yapılan değerlendirmeler iktidar, güç ve çıkar odaklıdır. Bu kişilerin muhalefette bulunmaları savundukları tezle çelişkilidir. Onların Yezit başta olmak üzere Emevi yöneticilerinin yanında olmaları gerekir. Çünkü dünyevi başarı dikkate alınacak olursa kazanan onlar kaybeden Hz. Hüseyin ve taraftarları idi.

İslam’a göre bir eylemin sonuçları için alınacak önlemler, alınacak kararlar, bu karaların muhtemel sonuçlarını kestirmek elbette önemlidir. Ancak salt sonuç bir eylemin ahlakiliğini belirleyemez.

“İsrail ile Filistin arasındaki savaş” adlandırması bile sorunun doğru algılanmadığını gösteriyor. Ortada İsrail’in kuruluşundan beri toprakları işgal edilen ve bu işgal sürekli devam eden bir halk ve bu halkın ırkçı, yayılmacı, sömürgeci bir terör devletine karşı topraklarını savunma çabası var. Bu çabada İsrail’i değil Hamas’ı hedef almak, bütün işgal karşıtı özgürlük mücadelelerini mahkum etmektir. Mazlumu suçlayarak, sömürgeciyi, işgalciyi, terörü meşrulaştırmak çabası Peygamberin mirasçısı olan alime yakışmayan bir zaaftır. “Nabza göre şerbet vermek, konuşulması gereken yerde susmak, şovenist kabadayılıklara, tantanalı döneklik ve günah çıkarma törenlerine rağbet etmek bir entelektüelin kamusal rolüne en çok gölge düşüren tavırlardır…” (Edward Said / Entelektüel, Ayrıntı yayınları, Sh:12)

Aydın, devletin, gücün, işgalcinin hizasında sıralanamaz; ona meşruiyet kazandıracak bir çabanın içinde bulunamaz. Seküler Türk aydınının önemli bir bölümünün İslam’a duyduğu öfkenin acısını çıkarmak için İsrail’in işgalini haklı gösterecek bir gayret içinde bulunması şaşırtıcı değil. Çünkü bu tutum Türkiye aydınının tarihsel davranış kodudur. Bu aydın tipinin tavrını iyi analiz eden İsmet İnönü, “Aydınlar mı, biraz kesenin ağzını açın susarlar” mealindeki tespitini yapmıştır. Çünkü Türkiye aydını istisnalar hariç gücün, devletin iktidarın çekim alanı içinde hareket eder. İşte tam da bu yüzden muhalif damarı temsil eden Mehmet Akif’in, Said Nursi’nin, Said Halim Paşa’nın, Hüseyin Avni Ulaş’ın, Ali Şükrü Bey’in duruşu önemlidir.

            Öte yandan Hamas asla bir terör örgütü olarak adlandırılamaz. Terör sivilleri hedef alır, savaşa taraf olmayanlar arasında ayırım yapmaz ve bu eylemi savunur. Bu kriterlere uyan tamamıyla İsrail Siyonist rejimidir. Hamas’ın sivil hedeflere yönelik az sayıdaki saldırısı elbette eleştirilir. Ancak bu durum Hamas’ın terör örgütü olduğunu değil, mücadelesinde hukuk ihlalleri yaptığını gösterir.

            İsrail’in soykırımını eleştirmeden yapılacak Hamas eleştirileri iyi niyetli değildir. Elbette Hamas’ın tercihleri eleştiriden uzak değildir. Ancak İsrail vahşetini haklı kılacak eleştiriler ahlaki bakımdan sorunludur. Savaşın sorumlusu ırkçı, milliyetçi, sömürgeci, saldırgan, soykırım uygulayan İsrail rejimidir.

            Hamas sonuçta başarılı olur veya olmaz. Bunu zaman gösterecek. Sonuç ne olursa, dünyanın en ırkçı, sömürgeci, yayılmacı, hak ve hukuk sınırı tanımayan, kadın, çocuk yaşlı demeden herkesi katleden bir Siyonist güce karşı yaptıkları mücadele haklı ve meşrudur.

Bir Müslümanın eylemini haklı kılan mücadelesidir, yöntemidir, Allah rızasını hedeflemesidir, ihlasıdır; sonuçtaki başarısı değil.

Türkiye İslamcılığının içinde bulunduğu kafa karışıklığından dolayı Filistin sorununu doğru okuyamadığı açıktır. Tarihsel süreç nedeniyle Türkiye İslamcılığı çok büyük oranda milliyetçilik ve Osmanlıcılığın beşiğinde büyüdü. Bu yüzden Türkiye İslamcılığı büyük ölçüde milliyetçi ve Osmanlıcılıdır. İslamcılığın önündeki en büyük sorun milliyetçilik ve Osmanlıcılık üzerinden muhafazakar bir anlayışa dönüşme tehlikesidir. Milliyetçilik ve Osmanlıcılık, savunduğu tarih, toplum, kültür ve din anlayışı bağlamında İslamcılığı sorunlu bir tutumun eşiğine getirmiştir.

Öte yandan, İsrail’in sınır tanımayan saldırganlığı, İslam dünyasının gerek politik gerek sivil toplum alanındaki bütün zaaflarını açığa çıkardı. Asırlardır sömürgeciliğin en önemli argümanı olarak kullanılan mezhepçiliği üreterek kime hizmet ettiğinin farkında bile değildir İslam dünyası. Mezhep savaşlarının İslam Dünyasının güçten düşüren ve sömürgecilere yem olmasını sağlayan araç olduğunu anlamak şöyle dursun, tam tersine bunu politik bir argüman olarak kullanıyor rejimler. Bu haliyle Sünni veya Şii olmanın, mezhepçiliğe yaslanarak bölgede hakimiyet peşinde olmanın kimseye faydası yok. Düşmanın zalimler değil, farklı düşünen Müslümanlar olarak algılandığı bir tutum hiçbir sorunu çözemez. Mezhepçi, bu haliyle emperyalizmin elindeki maşa olduğunun bilincinde değildir.

Kendi düşüncesinden, mezhebinden olmayanı düşman ilan etmek İslam dünyasının en önemli sorunudur. Kendi içinde birlik olamayan bir toplum ideolojik anlamda ümmet olamamış demektir. Ümmet olamamış (mezhebi ve etnik aidiyetini aşamamış, siyasal anlamda millici, ulusalcı, ırkçı toplumların) İsrail ile mücadele etmesi mümkün değildir.

Yusuf Yavuzyılmaz’ın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.