Yusuf Yavuzyılmaz Yazdı: Hukuk ve Adalet

20.05.2024

“Buna göre, son Osmanlı Mebusan Meclisi ve TBMM Milletvekili olan Hüseyin Avni Ulaş Bey (1887- 1948)’in idamla yargılandığı Aliler Mahkemesi’nde beraat edince söylediği sözlere kulak vermenin gereğinden bahsedebiliriz. Beraat kararını yakın arkadaşı durumundaki Türk asker, siyasetçi ve devlet adamı olan Ali Çetinkaya (1877- 1949), bilinen ismiyle Kel Ali verince, o da: “Bugüne kadar namusumdan emindim, fakat şimdi şüphe ediyorum.” demiştir. Bu cevaba Kel Ali şaşırıp, “Niçin?” deyince, Ulaş Bey: “Hepsi de benden bigünah ve namuslu arkadaşları astınız. Ben de ne gibi namussuzluk gördünüz ki, bu şerefi benden esirgediniz?” cevabını vermiştir. “

(Bizden Söylemesi, Namık Kemal Okumuş, Araştırma yayınları, s: 38-39)

“Toparlayacak olursak Menderes kesinlikle idam edilmemiştir. Menderes adi katiller tarafından öldürülmüştür. Bir gece yarısı, eli silahlı eşkıyalar, hükümeti devirmiş, o sırada halkın arasında olan, mitingler yapan meşru başbakan silah zoruyla esir alınmış ve ölüm cezası vermek üzere kurguladıkları bir cübbeli çeteye teslim edilmiştir.”

(Cemal Fedai, Türkiye’de Sağ Siyaset, Kadim yayınları, s: 215)

            Siyasal tarih incelendiğinde önümüze çıkan ilk gerçek şudur: Siyasi aktörlerin yargılandığı davalar hukuki olmaktan çok siyasidir ve verilen kararlar zamanın siyasal atmosferi ile doğrudan bağlantılıdır.

            Siyasi davaların en önemli özelliği siyasal konjonktürün değişmesiyle kararların da değişmesidir. Çünkü zamanın siyasal atmosferinin verilen kararlar üzerinde yönlendirici bir ağırlığı vardır. İstiklal Mahkemeleri kararları, 27 Mayıs yargılamaları, 12 Mart yargılamaları, 12 Eylül yargılamaları, 28 Şubat yargılamaları, 15 Temmuz’ ve Kobani karaları hukuki olmaktan çok zamanın siyasal konjonktürü ile ilgili siyasi davalardır.

            Türkiye siyasal tarihi hukuki olmaktan çok siyasi konjonktürün etkisiyle verilen kararlarla doludur. Bu anlamda atılması gereken ilk adım hukuku ve adaleti siyasal konjonktürün etkisinden kurtarmaktır. Sıkça siyasal affın gündeme gelmesi de kararların verildiği dönemdeki siyasal atmosferin değişimiyle ilgilidir. Bu yaklaşım biçimi hukuka olan güveni de azaltmaktadır. Tarihsel olarak Türkiye siyasetinde devletin hukukun üstünde kutsal bir olgu olarak tanımlanması, hukukun devletin birliğini, güvenliği ve bütünlüğü için araçsallaştırılabileceğini /araçsallaştırıldığını gösteriyor. Türkiye’nin faili meçhullerle anılan 90’lı yıllarda Demirel’in “devlet bazen rutin dışına çıkabilir” ve Çiller ‘in “devlet için kurşun atan ve yiyen şereflidir” sözleri, devletin yaptığı hukuk ihlalleri eleştirilerine verilen cevaplardır. Bu cevaplar, hukuk- devlet ilişkisinin ne düzeyde görüldüğünü göstermektedir.

            Yargı etrafında dönen tartışmalar, Türkiye’nin en temel sorununun hukuk ve adalet sorunu olduğunu gösteriyor. Diğer bütün sorunlar buna bağlı olarak ortaya çıkan türedi sorunlardır. Bundan dolayı, bütün birikim ve enerjimizi hukukun üstünlüğü ve adalet konusuna yoğunlaştırmalıyız. Hukuk ve adalet konusunda karşılaştığımız en önemli sorun, Türkiye siyasal aklında belirleyici unsurun devletin konumu olmasıdır. Bu zihniyet iktidarı kutsamakta ve mutlaklaştırmakta, devlete talip olan ikinci unsuru, yani muhalefeti meşruiyetin dışına itmektedir. Bu paradigma Orhun Abidelerinden günümüze değişmeyen ilke olarak siyasal zihniyeti yönlendirmektedir. Söz konusu devletin olduğu davalarda siyasal tutum belirleyicidir. “Başka bir iktidar olsa sonuç başka olurdu” yargısı, hukuk konusunda karşılaştığımız durumun siyasal olduğunu söylüyor zaten.

            Hukuk devletlerinde mahkeme kararları hukuki süreç tamamlanıp kesinleştikten sonra uyulması gereken kararlardır. Bu durum mahkeme kararlarının eleştirilemez ve sorgulanamaz olduğu anlamına gelmez. Öte yandan Türkiye tarihi hukuk ihlalleri ile doludur. Yassıada Mahkemesi Başkanı Salim Başol’un ‘Sizi alıp Yassıada’ya tıkan kudret böyle istemiş, onu biz bilemeyiz’ mealindeki sözlerinin üzerinde düşünmek gerekir. Bu ifadeler hukuka siyasetin etki ettiğini göstermiyor mu?

            Hukuk üzerine yaptığımız eleştirilerin amacı, suçu ve suçluyu övmek, teröre başvuranları ve destekleyenleri savunmak asla değildir. Temel amacımız, hukuku tüm siyasi düşüncelerin etkisinden kurtarmak, ayrıcalık taleplerinden korumak, hukukun üstünlüğünü savunmaktır.

            Ötekinin uğradığı haksızlığa karşı çıkmak için aynı din ve siyasi görüşten olmak gerekmez. Bu anlamda Batılı sivil toplum örgütlerinin, sporcuların, siyasilerin ve üniversite öğrencilerinin müslüman olmadıkları halde Filistinlileri savunması bu anlamda çok değerlidir. Filistinlilere sahip çıkıp İsraillileri protesto eden Batılıların tavrı İslam’ı, İsrail zulmü karşısında tepki göstermeyen Müslümanların tavrı gayri İslamidir.

Bir kişinin, gurubun uğradığı haksızlığa karşı çıkmak adaletin gereğidir. Bu yüzden hepimiz Filistinlilerin yanındayız. Filistinliler Müslüman olmasaydı da onların yanında, Siyonizmin karşısında durmamız gerekirdi. Dolayısıyla adalet etnik ve dini aidiyeti ne olursa olsun mağdurun yanında durmaktır.

            Terörü bir siyasal araç olarak kullanan, destekleyen, onaylayan, meşrulaştırmaya çalışan hiçbir düşünce biçimi kabul edilemez. Bir eylemin terör eylemi olarak değerlendirilmesi için ilk koşul, eylemin silahsız sivilleri hedef almasıdır.

            Öte yandan yargı kararlarının bir test alanı da maşeri vicdandır. Maşeri vicdanda karşılığı olan, evrensel hukuk ilkelerine uygun adil kararlar doğrudur. Türkiye’de verilen çok sayıda kararın mahşeri vicdanda mahkûm edildiği açıktır.

En öncelikli talebimiz hukuk ve adalet talebi olmalıdır. Maalesef Türkiye’de her kesim diğerinin uğradığı haksızlığa sessiz kalıyor. “Bizim uğradığımız haksızlıklarda yanımızda yoktular” yargısı, toplumsal blokları diğerinin acıları karşısında sessizliğe itiyor. Tarihsel yaşananlardan taraftar bulan bu döngüyü kırmak kolay olmayacak. Ancak ötekinin uğradığı haksızlığa karşı ortak bir tepki adına yapılacak her tür eylem önemlidir ve desteklenmelidir. Tarihten miras kalan siyasal zihniyet dolayısıyla bu tür girişimlerin yakın vadede gerçekleşmeyeceğini düşünenlerdenim. Yine de bu döngüyü kırmak için her girişim değerlidir.

Hukukun üstünlüğüne ve yargının bağımsızlığına vurgu yaparken unutulmaması gereken bir gerçek de Türkiye’de yargının geçmişin temiz olmadığıdır. Bu yüzden yargı kararları her zaman tartışma konusu olmuştur.

“Buna göre, son Osmanlı Mebusan Meclisi ve TBMM Milletvekili olan Hüseyin Avni Ulaş Bey (1887- 1948)’in idamla yargılandığı Aliler Mahkemesi’nde beraat edince söylediği sözlere kulak vermenin gereğinden bahsedebiliriz. Beraat kararını yakın arkadaşı durumundaki Türk asker, siyasetçi ve devlet adamı olan Ali Çetinkaya (1877- 1949), bilinen ismiyle Kel Ali verince, o da: “Bugüne kadar namusumdan emindim, fakat şimdi şüphe ediyorum.” demiştir. Bu cevaba Kel Ali şaşırıp, “Niçin?” deyince, Ulaş Bey: “Hepsi de benden bigünah ve namuslu arkadaşları astınız. Ben de ne gibi namussuzluk gördünüz ki, bu şerefi benden esirgediniz?” cevabını vermiştir. “

(Bizden Söylemesi, Namık Kemal Okumuş, Araştırma yayınları, s: 38-39)

“Toparlayacak olursak Menderes kesinlikle idam edilmemiştir. Menderes adi katiller tarafından öldürülmüştür. Bir gece yarısı, eli silahlı eşkıyalar, hükümeti devirmiş, o sırada halkın arasında olan, mitingler yapan meşru başbakan silah zoruyla esir alınmış ve ölüm cezası vermek üzere kurguladıkları bir cübbeli çeteye teslim edilmiştir.”

(Cemal Fedai, Türkiye’de Sağ Siyaset, Kadim yayınları, s: 215)

            Siyasal tarih incelendiğinde önümüze çıkan ilk gerçek şudur: Siyasi aktörlerin yargılandığı davalar hukuki olmaktan çok siyasidir ve verilen kararlar zamanın siyasal atmosferi ile doğrudan bağlantılıdır.

            Siyasi davaların en önemli özelliği siyasal konjonktürün değişmesiyle kararların da değişmesidir. Çünkü zamanın siyasal atmosferinin verilen kararlar üzerinde yönlendirici bir ağırlığı vardır. İstiklal Mahkemeleri kararları, 27 Mayıs yargılamaları, 12 Mart yargılamaları, 12 Eylül yargılamaları, 28 Şubat yargılamaları, 15 Temmuz’ ve Kobani karaları hukuki olmaktan çok zamanın siyasal konjonktürü ile ilgili siyasi davalardır.

            Türkiye siyasal tarihi hukuki olmaktan çok siyasi konjonktürün etkisiyle verilen kararlarla doludur. Bu anlamda atılması gereken ilk adım hukuku ve adaleti siyasal konjonktürün etkisinden kurtarmaktır. Sıkça siyasal affın gündeme gelmesi de kararların verildiği dönemdeki siyasal atmosferin değişimiyle ilgilidir. Bu yaklaşım biçimi hukuka olan güveni de azaltmaktadır. Tarihsel olarak Türkiye siyasetinde devletin hukukun üstünde kutsal bir olgu olarak tanımlanması, hukukun devletin birliğini, güvenliği ve bütünlüğü için araçsallaştırılabileceğini /araçsallaştırıldığını gösteriyor. Türkiye’nin faili meçhullerle anılan 90’lı yıllarda Demirel’in “devlet bazen rutin dışına çıkabilir” ve Çiller ‘in “devlet için kurşun atan ve yiyen şereflidir” sözleri, devletin yaptığı hukuk ihlalleri eleştirilerine verilen cevaplardır. Bu cevaplar, hukuk- devlet ilişkisinin ne düzeyde görüldüğünü göstermektedir.

            Yargı etrafında dönen tartışmalar, Türkiye’nin en temel sorununun hukuk ve adalet sorunu olduğunu gösteriyor. Diğer bütün sorunlar buna bağlı olarak ortaya çıkan türedi sorunlardır. Bundan dolayı, bütün birikim ve enerjimizi hukukun üstünlüğü ve adalet konusuna yoğunlaştırmalıyız. Hukuk ve adalet konusunda karşılaştığımız en önemli sorun, Türkiye siyasal aklında belirleyici unsurun devletin konumu olmasıdır. Bu zihniyet iktidarı kutsamakta ve mutlaklaştırmakta, devlete talip olan ikinci unsuru, yani muhalefeti meşruiyetin dışına itmektedir. Bu paradigma Orhun Abidelerinden günümüze değişmeyen ilke olarak siyasal zihniyeti yönlendirmektedir. Söz konusu devletin olduğu davalarda siyasal tutum belirleyicidir. “Başka bir iktidar olsa sonuç başka olurdu” yargısı, hukuk konusunda karşılaştığımız durumun siyasal olduğunu söylüyor zaten.

            Hukuk devletlerinde mahkeme kararları hukuki süreç tamamlanıp kesinleştikten sonra uyulması gereken kararlardır. Bu durum mahkeme kararlarının eleştirilemez ve sorgulanamaz olduğu anlamına gelmez. Öte yandan Türkiye tarihi hukuk ihlalleri ile doludur. Yassıada Mahkemesi Başkanı Salim Başol’un ‘Sizi alıp Yassıada’ya tıkan kudret böyle istemiş, onu biz bilemeyiz’ mealindeki sözlerinin üzerinde düşünmek gerekir. Bu ifadeler hukuka siyasetin etki ettiğini göstermiyor mu?

            Hukuk üzerine yaptığımız eleştirilerin amacı, suçu ve suçluyu övmek, teröre başvuranları ve destekleyenleri savunmak asla değildir. Temel amacımız, hukuku tüm siyasi düşüncelerin etkisinden kurtarmak, ayrıcalık taleplerinden korumak, hukukun üstünlüğünü savunmaktır.

            Ötekinin uğradığı haksızlığa karşı çıkmak için aynı din ve siyasi görüşten olmak gerekmez. Bu anlamda Batılı sivil toplum örgütlerinin, sporcuların, siyasilerin ve üniversite öğrencilerinin müslüman olmadıkları halde Filistinlileri savunması bu anlamda çok değerlidir. Filistinlilere sahip çıkıp İsraillileri protesto eden Batılıların tavrı İslam’ı, İsrail zulmü karşısında tepki göstermeyen Müslümanların tavrı gayri İslamidir.

Bir kişinin, gurubun uğradığı haksızlığa karşı çıkmak adaletin gereğidir. Bu yüzden hepimiz Filistinlilerin yanındayız. Filistinliler Müslüman olmasaydı da onların yanında, Siyonizmin karşısında durmamız gerekirdi. Dolayısıyla adalet etnik ve dini aidiyeti ne olursa olsun mağdurun yanında durmaktır.

            Terörü bir siyasal araç olarak kullanan, destekleyen, onaylayan, meşrulaştırmaya çalışan hiçbir düşünce biçimi kabul edilemez. Bir eylemin terör eylemi olarak değerlendirilmesi için ilk koşul, eylemin silahsız sivilleri hedef almasıdır.

            Öte yandan yargı kararlarının bir test alanı da maşeri vicdandır. Maşeri vicdanda karşılığı olan, evrensel hukuk ilkelerine uygun adil kararlar doğrudur. Türkiye’de verilen çok sayıda kararın mahşeri vicdanda mahkûm edildiği açıktır.

En öncelikli talebimiz hukuk ve adalet talebi olmalıdır. Maalesef Türkiye’de her kesim diğerinin uğradığı haksızlığa sessiz kalıyor. “Bizim uğradığımız haksızlıklarda yanımızda yoktular” yargısı, toplumsal blokları diğerinin acıları karşısında sessizliğe itiyor. Tarihsel yaşananlardan taraftar bulan bu döngüyü kırmak kolay olmayacak. Ancak ötekinin uğradığı haksızlığa karşı ortak bir tepki adına yapılacak her tür eylem önemlidir ve desteklenmelidir. Tarihten miras kalan siyasal zihniyet dolayısıyla bu tür girişimlerin yakın vadede gerçekleşmeyeceğini düşünenlerdenim. Yine de bu döngüyü kırmak için her girişim değerlidir.

Hukukun üstünlüğüne ve yargının bağımsızlığına vurgu yaparken unutulmaması gereken bir gerçek de Türkiye’de yargının geçmişin temiz olmadığıdır. Bu yüzden yargı kararları her zaman tartışma konusu olmuştur.

Yusuf Yavuzyılmaz’ın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.