Yusuf Yavuzyılmaz Yazdı: Milli Eğitim ve Müfredat Tartışması

18.06.2024

Bu ülke siyasal anlamda fazlasıyla kutuplaştığı için her konu siyasal tartışma zeminine çekiliyor. Son dönemlerde tartışılan iki konu, sokak köpekleri ve müfredat tartışmaları da siyasal taraftarlığa kurban gidiyor. Oysa köpeklerin yaşama hakkı ile sokaklarda insanlara saldırmalarının yarattığı iki durum arasında çözüm aramak gerekiyor. Konunun tarafları birbirlerini dinleyip anlamak yerine suçlamayı öne çıkarıyor. Bu durum diyalog zeminini bitiriyor. Türkiye toplumunda ortaya çıkan kutuplaşma, sorunları sağlıklı bir şekilde tartışmayı engelliyor.

Milli eğitimdeki temel sorun “Milli” olanın ne olduğu sorunudur. Türkiye modernleşmesinin temel sorunu milli olan konusunda köklü bir paradigma değişimine işaret etmesidir. Kemalist ulusalcılar, dinin belirleyici bir değer alanı olmadığı ve olabildiğince dışarıda bırakıldığı bir milli kavramını temel alırlar. Zaten Türk modernleşmeci seküler elitler “milli” değil “ulusal” kavramını tercih ederler. Muhafazakar dindarlar ise dini değerlerin temel alındığı bir “milli” kavramını temel alırlar.

Sorun Mehmet Akif ile Tevfik Fikret arasındaki paradigmal farklılaşmanın doğurduğu tartışmanın uzantısıdır. Bu tartışma kendi siyasal dilini yaratmaktadır. Toplumsal barışı sağlayamamış ülkelerde sağlıklı bir tartışma ikliminin oluşmasına imkan yoktur.

Muhafazakar İslamcılar, Erbakan özelinde, tamamen sekülerleşme ve dini olandan uzaklaşma tehlikelisine karşı, eğitim alanında sistem içi bir arayışa girmişlerdir. İmam Hatip okulları bu arayışın sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Türkiye milli eğitim sistemin sorunu “milli” olanın kavramsal çerçevesi çizilmeden analiz edilemez. Türkiye toplumu, her konuda olduğu gibi “milli” olanın ne olduğu konusunda da resmi ideoloji ile toplum arasında bölünmüş bir yapıya sahiptir. Sokak hayvanlarından, milli eğitime yapılan bütün tartışmalar bu zihni bölünmüşlüğün gölgesinde yapılıyor.

Milli olanın kavramsal çerçevesi konusunda radikal ve sonuç alıcı adımlar atılamayınca ki, bu tartışma çok köklü bir hesaplaşmayı getirecektir, tartışma ilgisiz bir alana, müfredat alanına çekiliyor. Oysa Türkiye’nin eğitim alanındaki sorunu matematik, fizik, kimya ve biyoloji alanındaki konuların kapsamı değildir. Temel sorun eğitimde hangi değerlerin temel alınacağı konusunda yaşanmaktadır.

Eğitimin bütün alanlarında, toplumun geleceğini etkileyen, sorunlar yaşanmaktadır. “Mevcut yükseköğretimin gayesi, modern seküler zihniyetin ve müesses nizamın bir parçası olarak, kültürel tavır ve tutumlar, bilgiler ve iş becerileri itibariyle uygun nitelikte insanlar yetiştirmek ve yine aynı nizamın taleplerine uygun araştırmalarla “işe yarar” ürünler üretilmesine yardımcı olmaktır. Bu kurumlar, mevcut bilgi sistemine katkı sağlayacak önemli çalışmalar-araştırmalar yapabilirlerse de sistemin merkezine yerleşecek veya onu değiştirecek teorilerin üretimi genellikle ileri Batılı ülkelerin tekelindedir. Bu sebeple Japonya, Hindistan, Türkiye ve Mısır gibi ülkelerden önemli bilim adamları çıkabilirse de hâkim bilim zihniyetinde gerektiğinde değişim yapacak önemli düşünce akımları ve araştırmaların bu ülkelerde ortaya çıkması beklenemez.” Bu durum ölçeğin küçüklüğü, finansal yetersizlikler, ilgili kurumların ve akademik kadronun niteliğinin henüz yeterli seviyeye ulaşmamış olmayışıyla açıklanamaz. Onları bu açıdan taşra kalmaya mahkum eden şey, kendilerine ait olmayan, kendi kurmadıkları bir dünyaya göç etmiş olmaları, dolayısıyla o dünya içinde anlamlı ve sürekli bir ilim geleneklerinin olmayışıdır. (Tuncay Başoğlu – Teklif Dergisi 8: 128-29)

Eğitimin en sorunlu yönü bireyin yetenekleri doğrultusunda bir eğitimin sisteminin olmamasıdır. Yılanı sürünme konusunda daha fazla geliştirecek bir eğitim vermek gerekirken uçma eğitimi vermek ve uçmaya zorlamak hem zaman israfı, hem ekonomik değil, hem de yetenekleri körelticidir.

Eğitim sisteminin asıl sorunu neyin öğretileceğinden çok, bireylerin ilgi ve yeteneklerini yok saymasıdır. Okullardaki seçenekler yetenek çokluğu yanında oldukça sınırlıdır.

Eğitimden ekonomiye kadar her alanda bireyin yeteneklerini geliştiren, eleştirel düşünceyi kurumsallaştıran, adalet anlayışını hakim kılan bir toplumsal düzene ihtiyaç vardır. Bu da Türkiye toplumunun yeni bir toplumsal sözleşmeye ihtiyacı olduğunu göstermektedir.

 

Yusuf Yavuzyılmaz’ın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.