Yusuf Yavuzyılmaz Yazdı: Muhafazakârlık Ve Siyaset

12.09.2021

Muhafazakârlık ani dönüşüm ve keskin dönüşümlere mesafeli bir siyasal duruşu işaret ettiğinden, muhafazakâr insanların alışageldikleri düşünce sistematiğine karşı yapılan eleştirilere şiddetle karşı çıkmaları normaldir. Bu yüzden Peygamberlerin, düşünce insanlarının, aydınların, filozofların en büyük düşmanı gelenekçi muhafazakârlar olmuştur.

Arap müşriklerin Hz. Peygambere yaptıkları en büyük itiraz, alışılmadık ve yerleşik inançlara aykırı şeyler söylemesi idi. Şimdi de farklı şeyler söyleyenlere karşı takınılan dışlayıcı tutum aynıdır. Çünkü muhafazakârlık, yeni ve farklı düşüncelere karşı daima dışlayıcı ve engelleyici bir tutum takınır.

Muhafazakârlık, milliyetçilik ve sağcılık İslam’a sosyalizm kadar uzaktır. Şu kadar ki, sosyalizm ateizme; sağcılık ve onun siyasal türevleri olan muhafazakârlık ve milliyetçilik dini istismara yaslanır.

            Türk solunun ateist bir modernizm izlemesi, Türkiye’deki dindar kitleyi sağ muhafazakâr partilerin kucağına itmiştir. Kuşku yok ki, buna karşın bazı düşünürler farklı bir sosyolojik dilin imkânlarını yoklamışlardır. Bu isimlerin başımda Nurettin Topçu gelir. Topçu’ya göre Anadolu sosyalizmi bu ülkenin kurtuluşudur. Ancak sosyalizme karşı olan kuvvetler de vardır. Para ve serveti elinde tutan kuvvetler, sanayi ve köy ağaları, Müslüman görünümü altında masonlarla işbirliği yapanlar, halktan uzak yaşayan aydınlar, sosyalizmi komünizm ve anarşizme benzeterek yayın yapan basın, ülkemizdeki Yahudi saltanatı, fakirin malına göz diken servet sahipleri, sosyalizm terimini sığınak olarak kullanan komünistler ve İslam’ı yanlış anlayan zümreler sosyalizme karşı koyan kuvvetlerdir. Bu yüzden Topçu, sosyalizmi ateist felsefenin dışında tanımlamaya çalışmıştır. Topçu ateizme dayanan felsefeden sosyalizmi kurtarmak için “Müslüman Anadolu Sosyalizmi” kavramsallaştırmasını kullanmıştır. Ancak o dönemdeki sağ sol çatışması içinde Nurettin Topçu’nun bu çalışması fazla etkili olamamıştır. Öte yandan Nurettin Topçu’nun etkili olamamasının altında Necip Fazıl’ın popüler ve felsefi derinlikten yoksun İslami söyleminin baskın olmasının etkisi vardır. Kaldı ki, silahlı çatışmanın ülkeyi teslim aldığı 70’li yıllarda derin düşüncelerden daha çok, çatışmayı besleyen dilin etkinliği dönemin sosyolojisine uygundur.

Diğer yandan sosyalist solun felsefi karakteri din ile sosyalizm arasındaki mesafenin ortaya çıkmasında belirleyici olmuştur. Ümit Aktaş’ın deyimiyle “Marksist sosyalizmin 19. yüzyılda ortaya çıkması ve o yüzyılın karakteristiğiyle ateist bir modernizme yönelmesi din ile sosyalizm arasında bir mesafe oluşturmuştur.”(1) İşte bu mesafe, dindar kitlelerin sağ muhafazakâr partilere yaklaşmasına neden olmuştur.

Dindarlar modernleşmenin, iktidarla sınanmanın, söylemden eyleme geçmenin gerginliğini yaşadılar, yaşıyorlar. Muhafazakâr dindarların modernleşme sürecindeki önemli karşılaşmalarından biri resmi ideoloji ile oldu. Muhafazakâr dindarlar ve seküler Kemalistler arasındaki etkileşim ve sonuçta ortaya çıkan sentez yeni bir sosyoloji oluşturdu. Ancak bu sentez iç içe geçen yeni sorunlar doğurdu.

Erken modernleşen Laik / seküler Kemalistler, geç modernleşen Dindarların varlığından rahatsız. 28 Şubat bu rahatsızlığın dışa vurumuydu. Kemalistler ellerindeki imkânları kaybetme ihtimalinin verdiği gerginlikle sosyolojinin taşıyamayacağı bir yola girdiler.  Zaman zaman Kemalist kesimde dillendirilen “Laiklik elden gidiyor” tezinin bundan başka hiçbir rasyonel dayanağı yoktur. Taşra dindarlarından fazla rahatsız olmayan Kemalist kesim, dindarların politik önderlerini çıkararak, merkeze yürümeye ve oraya yerleşmeye başlayınca rahatsızlık daha da büyümüştür. Kemalist elitler, politik olarak devlet desteği ile büyüdükleri dönemin imkânlarını geri istiyorlar. 28 Şubat ve sonrasının kısa hikâyesi budur. Ancak muhafazakâr dindarların modernleşmedeki iştahı ve uyumu aslında sadece bu süreci eleştiren Müslümanları değil Kemalistleri de bir hayli şaşırtmıştır.

Gelişmeleri eleştiren muhalif dindarlar, muhafazakâr dindarların iktidarla tanıştıktan sonra inançlarını ikinci plana attıklarını bunun bir yozlaşma ve çürümeye dönüştüğünü ifade ederken, Kemalist modernleşmeciler, tam tersine, dindarların iktidara geldikten sonra yeterince dönüşüp dünyevileşmediğini, asıl sorunun da burası olduğunu savunuyor.

Aslında Kemalistlerin sorunu modernleşmeyi tek boyutlu okumalarından kaynaklanıyor. Kemalizm’in zihinsel aurasını oluşturan pozitivizme göre, bilim ilerledikçe din gerileyip yok olacaktır. Kemalistler ideolojiyi temel alıp sosyoloji ile savaştılar. İdeoloji altı ok, sosyolojiyi cami temsil ediyordu.
            Üzerinde düşünmeye değer soru, zenginleşerek sınıf atlayan dindarları nasıl bir geleceğin beklediği, modemleşen ve iktidarla sınanan dindarların dönüşümü ile yaşanan sürecin nasıl sonuçlanacağıdır.  

Öyle görülüyor ki, muhafazakâr dindarların içinden çıkan siyasetçiler, iktidarlarının ilk yıllarındaki dönüşümcü siyasetinden uzaklaşarak sitemle uyumlu bir siyaset tarzına yöneldiler. MHP ile birliktelik ve güvenlik siyasetine yönelme muhafazakâr dindar siyasetin köklü dönüşümüne ve kırılmasına işaret ediyor.

Türkiye’nin mutlaka sözleşmeye dayalı yeni bir anayasaya ihtiyacı vardır. Demokratik siyasetin önünü açacak, hukuk devletini inşa edecek ve kutuplaşmayı ortadan kaldıracak yeni bir siyaset dilinin imkânlarını yoklamak gerekir.

 

1-  Ümit Aktaş, Yetkin Düşünce Dergisi, sayı: 13 s: 197

Yusuf Yavuzyılmaz’ın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir