Yusuf Yavuzyılmaz Yazdı: Mutlakçı Düşüncenin Siyasal Tezahürleri

13.06.2021

Totaliter toplum mühendisliğine dayalı her ideoloji, içerisinde mutlakçı bir felsefe taşır. Totaliter toplum tasarımları dinden kaynaklanabileceği gibi seküler ideolojilerden de kaynaklanabilir. Dini monarşilerin yanısıra sosyalizm, faşizm, nazizm gibi ideolojiler mutlakçı düşüncenin tezahürü olan totaliter toplum projeleridir.

İslam düşüncesinde mutlakçı düşüncenin iktidarı Emeviler döneminde Muaviye’nin iktidarı ile başlamış denebilir. Mutlakçı düşünce tek bir hakikat etrafında kümelendiği için, farklı düşünce ve fikirleri tehdit olarak algılar ve yok edilmesi gereken düşman olarak görür. Emeviler döneminden itibaren âlimler ile siyasal iktidar arasındaki anlaşmazlıkların temelinde siyasal iktidarın âlimleri mevcut iktidarı desteklemek için kullanmak istemesine karşıt gelişen tepkiler vardır. Siyasal tecrübemiz bu mücadelenin tezahürleriyle doludur ve genellikle bu mücadeleden siyasal iktidarlar galip çıkmışlardır.

Her siyasal iktidar dinin kendi iktidarının meşruiyetini sağlayacak yorumunu yapan âlimleri tercih etmiş ve onları devletin resmi koruması altına alınmıştır. İktidarla organik bir ilişkiye giren bu âlimler bir taraftan ilmin bağımsızlığa, diğer yandan ulemanın yönlendirici otoritesine büyük darbe vurmuştur. Saray uleması denen bu grup, bir yandan devletin ideolojisini din üzerinden meşrulaştırma işlevi görürken, diğer yandan rakip gördükleri âlim ve düşünceleri gayri meşru ilan etmişlerdir.

Hakikati kendi tekellerine alan mutlakçı düşünce siyasal iktidarı arkasına aldığında daha kıyıcı olmaktadır. Burada iktidar olmak önemli bir referans noktasıdır. Nitekim İslam dünyasının en özgürlükçü mezhebi olan Mutezile, iktidar döneminde son derece otoriter davranabilmiştir. Aslına bakılırsa otoriterliğin ölçütü, siyasal iktidar deneyimidir.

Özgür bir entelektüel alanın oluşmasının en büyük düşmanı olan, linç kültürü ve tekfir davranışını temel alan gruplar asıl etkisini siyasal iktidarın desteğini sağladıklarında ortaya koymaktadırlar. Böylece hakikati aramaya dönük yüksek seviyeli tartışmalar yerine iktidarın meşruluğunu sağlayacak dini söylemi üretmeyi tercih ederler. Bu noktadan sonra rakip gördükleri kişi ve düşünceleri linç etme, dışlama, ötekileştirme ve tekfir etme süreci başlar.

Düşünce özgürlüğü ise mutlakçı düşüncenin olduğu yerlerde söz konusu değildir. “Düşünce özgürlüğü dogmatik tutumların olduğu yerde değil, adalet, hukuk ve toleransın olduğu yerde hayat bulan bir fidan gibidir. Bizim işimiz bu fidanı suyla yani özgürlükle beslemekten ibaret olmalı ki, yarınlarımızı bu rijit yaklaşım sahiplerine emanet etmekten kurtaralım.”(1)

Düşünce özgürlüğü insanın epistemik yanılabilirliğinin kabulüyle başlar. Yorum, nihayetinde yanılma ihtimali olan insan ürünüdür. Konumu, bilgisi, birikimi ne olursa olsun, yorumun mutlaklığı özgür düşünceye vurulmuş bir darbedir. Her yorum içinde yanlış olma ihtimalini barındıran doğrudur.

Hiç kuşku yok ki, özgür düşünceyi savunmak ve zalim iktidarlar karşısında hakikati haykırmak âlimin görevidir. Ancak çeşitli gerekçeler bu tutumu engellemektedir. “Daha dün zalimliklerini halkın gözünden kaçırma adına kurgusal isimlerin ardına gizlenen nice tiranların olması, bilim insanlarının bir kısmı nezdinde, ‘Tek başına olsam şaha gedaya kul olmam / Viran olası hanede evlad u iyal var’ (Aşık Dertli) korku ve endişesine kapılmayı sağlamıştır. Nicedir zalim iktidarların karşısında dimdik duran Ebu Hanife’leri yetiştirmekten aciz bir eğitim formasyonuna sahibiz. O nedenle de çağdaş İslami ve de insani düşünce bu gibi sağlıksız ortamlarda filizlenme şansı bulamamaktadır.”(2)

Öyle görülüyor ki, bazı cemaat ve grupların ürettiği din dili, ötekine hayat hakkı tanımayan bir söylem üretmektedir. Böylece dinin temel metinlerinin yorumunu totaliter söylemlere meşruiyet yaratmak amacıyla kullanılmaktadır. Bunu yaparken kullanılan kavramsal sistem aynı kelimelerden oluşmasına karşın, kelimelerin içeriği yeniden tanımlanmaktadır. Böylece aynı kelimeler üzerinden bambaşka bir dini anlayış üretilmektedir. Ali Şeriati’nin “dine karşı din” kavramsallaştırması bu anlayışı ifade etmektedir.

Özgürlüğün ilk adımı, bizim gibi düşünmeyen kişi ve grupların yaşam hakkı olduğunun kabul edilmesidir. Bu anlayışın siyasete yansıması mutlakçılık değil sözleşmeye dayalı özgür bir toplumun oluşmasıdır.

Tarihin hangi döneminde yaşarsa yaşasın âlimin öncelikli görevi, iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma işlevidir. Zemahşeri, bu konuda siyasal iktidar sahiplerini uyarmanın öncelikli olduğunu söyler:

“İyiliği ve kötülükten sakındırmayı kim, kime karşı yapılmalıdır” diye sorsan.

Derim ki: Bu imkânı ölçüsünde her Müslümanın görevidir. Ancak siyasetle ilgilenen yetki sahipleri (ulü’l -emr), bu konuda önceliklidir. Bir zararın giderilmesi söz konusu olduğunda (iyiliği emredip kötülükten sakındırma) mükellef olan ya da mükellef olamayan herkese yapılır. Hatta mükellef olmadıkları halde çocuklar zarar görmemeleri için haram ve münker olan şeylerden sakındırılması gerekir.”(3)

Kuşku yok ki, mutlakçı düşünceyi temel alan otoriter yapılanmalar sadece dini düşüncelere ait değildir. Batı tarihinde Kiliseye karşı özgürlük mücadelesi veren Aydınlanma felsefesi de fanatizm ve otoriter ideoloji üretebilme potansiyeline sahiptir. Nitekim faşizm, nazizm ve sosyalizm aydınlanmanın çocuğudur.

 

1- Namık Kemal Okumuş, Dogmatik Uyku, Araştırma yayınları, s: 30

2- Namık Kemal Okumuş, Dogmatik Uyku, Araştırma yayınları, s: 48

3- ( Zemahşeri, el-Minhac fi Usuli’d-Din, Çeviren ve notlandıran: Prof. Dr. Mehmet Evkuran, Ankara Okulu Yayınalrı, s: 70-71)

 

 

Yusuf Yavuzyılmaz’ın Tüm Yazıları

 

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.