Yusuf Yavuzyılmaz Yazdı: Özeleştiri

04.03.2024

“Sofuluk satıyorsun, elinde boy boy tesbih

Çevrende dalkavuklar; tapınır gibi, la-teşbih!

Sarık cübbe ve şalvar; hepsi istismar, riya

Şekil yönünden sanki; Ömer’in devri, güya!

Herkes namaz oruçta; hepsi sözünü dinler

Zikir Kur’an sesinden, yerler ve gökler inler!

Ha bu din, iman, takva; inan ki hepsi yalan

Sen onları kendine taptırırsın vesselam!

Derdin davan sadece, hep nefsi saltanatın

Şimdilik putu sensin, tapılan menfaatin!

Hey kukla kafalı adam, dinle sözümü tut

Bunların dilinde Hak; ama kalbi dolu put!”

(Mehmet Akif Ersoy)

 

         Mehmet Akif Ersoy, İslamcı geleneğe mensup biri olarak, “Müslüman dünya niçin geri kaldı” sorusunu analiz ederken, Müslümanların zaaflarını öne çıkaran ve özeleştiriye önem veren bir yaklaşımı öne çıkarır. Özellikle form ve içerik arasındaki uyumsuzluğa dikkat çekerek, ahlaka, samimiyete, tutarlılığa vurgu yapmaktadır.

Kişinin zihin dünyası içinde yaşadığı topluluk, cemaat ve grup tarafından belirlenmektedir büyük ölçüde. Bu nedenle kişinin bağlı bulunduğu cemaat, grup, tarikat ve toplum içinden bir İslam’ı anlayış oluşturacaktır. Dolayısıyla ona göre İslam’ın ölçüsü, geleneksel olarak miras aldığı anlayış olacaktır. Bu durumu değiştirip dönüştürmek bir hayli zordur. Örneğin, bütün insanların Adem Adem’in de topraktan türediği tasavvuru, insanların eşitliğini vurgular. Bu tutum faşizmi, ırkçılığı ve milliyetçiliği devre dışı bırakır. Çünkü yukarıdaki ifade Türk, Arap, Ermeni birbirine eşittir. Onları farklılaştıran takvalarıdır. Bu gerçekliğe karşın milliyetçilik İslam dünyasında bir hayli yaygın bir ideolojik tutumdur.

Bir Müslüman’ın salt kendi partisinden, cemaatinden, örgütündendir diye bir adaletsizliği görmezden gelmesi ve üzerini örtmeye çalışması, Müslümanca bir tutum ve davranış biçimi değildir. Öyle görülüyor ki, menfaatler, dindarların bir bölümünü ikiyüzlü davranmaya sevk ediyor. Politik ve bürokratik kazanılmalarını kaybetmek istemeyen dindarlar, şahit oldukları yolsuzluk, hukuksuzluk ve liyakatsizlikleri görmezden gelmeyi tercih ediyorlar. Bu durum büyük bir ahlak kriziyle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

Son dönemlerde Müslümanların kendilerinden çok öteki saydıkları kişi ve düşünceler üzerine yoğunlaştıkları ve eleştirdikleri görülmektedir. Bu tutum, olaylar karşısında özeleştiriden uzaklaştıklarını, kendilerini özne ve sorumlu tutma anlayışını terk ettiklerini göstermektedir.

C. Afgani ve Muhammed Abduh ile ortaya çıkan ilk İslamcı nesi sorunun asıl kaynağının Müslümanların inanç ve tutumlarından kaynaklandığını isabetle tespit etmişlerdir.

Siyasetten sosyal hayata dindarlar başkalarını eleştirmekten kendilerini düzeltmeyi unutmuş durumdadır. Oysa asıl belirleyici olan dindarların kendilerini düzeltmeleridir.

Ateist, agnostik, deistlere yönelik eleştiriler, dindarların iç eleştiri yapmalarını engellememelidir. Çünkü Aziz Kur’an bize iç eleştirinin ( Tevbe) ne kadar önemli olduğunu bildirmektedir. Çünkü son tahlilde ” Dileyen inanır, dileyen inanmaz” ( Kehf, 29) ve ” Herkesin dini/ inancı kendinedir.” ( Kafirun 6)

Asıl sorun Müslümanların önemli bir kısmının gündelik hayatında Allah yokmuş gibi yaşaması, bunun sonucunda inancının değerleri ile pratik hayatındaki davranışlarının arasının açılmasıdır. Biz kâfirlerin tutumundan sorumlu değiliz, ancak Kitaba uygun bir hayat yaşayıp yasamamaktan sorumluyuz.

Namaz, oruç, hac ve zekat gibi formel ibadetlerini yerine getiren insanlarda sıkça görülen sözünde durmama, yalan söyleme, liyakatsizlik, zulme çeşitli gerekçelerle kılıf uydurma davranışları, ateizm, agnostisizm ve deizmden çok daha öncelikli ve hayatidir. Dini temsil konumunda olan cemaatlerin sorunlu yapıları ve davranış biçimleri de özellikle gençlerde dine karşı bir ilgisizlik doğurmaktadır. Bu anlamda cemaatlerin siyaset ile girdikleri ilişki biçimi sorunludur. Cemaatler iktidardan aldıkları desteği ve payı kaçırmamak, siyaset de onların oy potansiyellerinden faydalanmak gibi semiyotik bir ilişki içindedir. Muhalefet ise olayı sosyolojik boyutuyla ele alarak sağlıklı bir dengeye oturtmaktansa, cemaatleri ontolojik olarak ötekileştirerek, iktidar tarafına itmektedir.

Özellikle siyasal alanda görülen olaylardan sıklıkla ötekini sorumlu tutma anlayışı, kendi hatalarıyla yüzleşmeyi önleyen bir tutuma dönüşmektedir. Bu olumsuz siyasal tutum iktidar ve muhalefette aynen geçerlidir.

İktidar ve muhalefet taraftarı olmak gibi olumsuz bir tutumun önüne geçerek, adil değerlendirmeleri öne çıkarmak gerekir. Çünkü sırf ötekinin kötülüğü üzerinden yapılan siyasal yorumlar, kendi olumsuzluğunu fark edemeyen ideolojik körlüğe dönüşebilir. İdeolojik körlüğün öne çıkardığı davranış biçimi fanatik taraftarlıktır. Fanatik taraftarın önceliği her ne pahasına olursa olsun içinde bulunduğu yapıyı savunmaktır. Bunun için olayları çarpıtmaktan, yalan haber üretmekten, manipülasyondan, seçmeci davranmaktan çekinmez. Esasında Türkiye siyasetinde yaşanan temel sorun da budur.

Müslüman zihin, olan ve olması gereken arasındaki farkın nereden kaynaklandığına yönelmelidir. Bu yönelim, asıl sorunun dindarların inançları ile yaşadıkları hayatın örtüşmediği gerçeğiyle onu yüzleştirecektir. Böylece Müslüman zihin, karşılaştığı her sorunun içinden ötekini suçlayarak ve düşmanlaştırarak sıyrılma davranışından uzaklaşmış olacaktır.

Yusuf Yavuzyılmaz’ın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.