Yusuf Yavuzyılmaz Yazdı: Özgürlük Otoriterlik ve Hukuk

12.12.2021

Platon’dan Marks’a kadar ütopyalar, kusursuz ve ideal bir toplum düzenleri kurmayı amaçlarlar. Ancak tarihsel deneyim dikkate alındığında tüm insanların mutlu olduğu bir ütopya kurmak imkânsız gibi görünüyor. En başta insan ontolojisi kusursuz bir toplumsal düzen kurmaya uygun değildir. Geriye iyilik, özgürlük ve adalet yolunda mücadele kalıyor ki, insanlığa değer katan da bu amaçtır.

            İdeal toplumsal düzenin en belirgin ölçütleri özgürlük, eşitlik ve adalettir. Ütopyalar, bir kavramı öne çıkararak ideal toplumun oluşabileceğini iddia ederler. Ütopyalar total bir toplumsal yapı oluşturma iddialarına karşın indirgemeci yaklaşımın zaafından kurtulamazlar. İndirgemeci yaklaşım, olaylara etki eden onlarca faktörden birini öne çıkararak onun etrafında bir anlayış oluştururlar. Bu anlamda tüm ideolojiler ve ütopyalar indirgemeci zihnin ürünüdür. Belki de, ütopyaların ve total projelerin başarısızlığı, insanı tek yönlü ele alarak bütünlüğünü ihmal etmeleridir. Ütopyaların temelini oluşturan kavramların ne anlama geldiği ve nasıl tanımlandığı da önemlidir. Örneğin özgürlüğü temel alan bir ütopya özgürlüğü nasıl tanımlamaktadır? Bu soru ister istemez bizi bir paradigmanın içine hapsetmektedir. Sufi düşünceye göre insanı özgürlükten uzaklaştıran zaaflar Allah’ın dışında gelip geçici varlıklara bağlanmaktır (Zenginlik, şan ve şöhret, evlatlar). Bundan dolayı sufizm, dünyada var olan adaletsizliklere bireysel bir direniş olarak ortaya çıkmıştır. Çünkü bütün kötülüklerin kaynağı insanın bir türlü doyuramadığı hırs ve tutkusudur. Bundan dolayı sufiler insanın hırs ve tutkularına köle olmamasını özgürleşmenin ön adımı olarak görürler. Oysa materyalizme yaslanan sosyalist ideolojilerde, sufi düşünceye karşıt olarak, Tanrı’ya inanmanın bir özgürlük yitimi olduğunu savunurlar.

            Öyle görülüyor ki, tüm otoriter yönetimler meşruiyetlerini, ideal olarak kurguladıkları toplumsal düzeni güç kullanarak oluşturmaktan almaktadır. Esasen otoriterliğin kaynağı da insandaki tutkularda kendini bulur: Güç ve iktidar. İnsan ontolojisi bir yanıyla otoriterliğe yatkındır. İnsanın cinselliğe ve zenginliğe olan zaafı gibi, güç istenci zaafı da vardır. Nefsini ilah edinmek eleştirisi, bu zaafların kölesi olma ihtimalidir. Bu zaaflar sadece bireysel ahlak ile üstesinden gelinemeyecek, ya da herkesin üstesinden gelemeyeceği zaaflardır. Bundan dolayı kamusal hukuk ve normları oluşturmak gerekir. Buradaki en büyük zaaf, İslam düşüncesinin ahlaka ilişkin hukuksal norm oluşturamama sürecidir. Bundan dolayı ilk büyük sorun, değerlerin üzerine bir norm düzeni oluşturma sorunudur.

            Bireysel olarak diğer insanlar üzerine hâkimiyet kurma arayışının temeli, ötekiler üzerine baskı kurma isteğidir. Güç ve baskı kurmanın bireyselliği aşan diğer bir yolu hukuksuz örgütlenme modeli olan mafyadır. Güç ve baskı oluşturmanın kolektif siyasal karşılığı devlet ve iktidardır. İktidarı mafyadan ayıran temel faktör hukuka olan bağlılıktır. Hukukun üstünlüğünün olmadığı yerde devlet, kolaylıkla zulmün aracına dönüşebilir. Bireyleri devletten gelebilecek ihlallere karşı koruyacak olan da hukuktur.

İktidarı otoriter olmaktan, keyfi uygulamalardan uzaklaştıracak olan hukuktur. Denetlenmeyen gücün sonuçta otoriter baskı üreteceği açıktır. Bu yüzden hiçbir güç merkezi kaynağı ne olursa olsun hukukun üstünde, onu aşan bir yapıya sahip olamaz. Siyasal tarih, iktidar gücün nasıl elde edildiği ve nasıl hukuksuzca uygulandığının örnekleriyle doludur. Bir ülkenin demokratik standardı, iktidar ve onun çerçevesinde oluşan ilişkilerin hukuk ile belirlenmesiyle ilgilidir.

Öte yandan iktidar kendi hukukunu oluşturduğunda, hukuku adres göstermek de bir sorun alanıdır. Bu yüzden hukuk, iktidarların üstünde onları denetleyen bir mekanizma olmalıdır. Esasen hukukun bağımsız ve tarafsızlığı da bununla ilgilidir. Yoksa her rejimin kendini meşrulaştıran kurallar sistemi vardır. Bu noktada kural ile hukukun eşdeğer olmadığını belirlemek gerekir. Yani bir ülkenin normlara sahip olması hukuk devleti olduğunun göstergesi değildir.

İslam siyasal tarihi da hukuku iktidarın emrine veren ilk siyasal yapılanma Hz. Osman döneminde yaşanan tartışmaların arkasından ortaya çıkan Emevi yönetimidir. Tarihin köklü siyasal değişim yaratan bu kırılma anından itibaren, Emevi siyasal mirası hala bütün İslam dünyasına egemendir. Hukukun fonksiyonunun siyasal iktidarı ve devleti korumanın olduğu yerde, bizatihi devletin güvenliği ve çıkarı hukukun önünde ve üstünde yer alır. Bu durumda devlete karşı yapılan her eleştiri tehdit olarak algılanır. Bu açmazdan kurtulmak için, öncelikle devleti yeryüzünde ilahi iradenin bir yansıması olarak gören zihniyetten kurtulmak gerekir. Ancak bu sanıldığı kadar kolay değildir. Milliyetçilik muhafazakârlık ve geleneksel dindarlık devletin kutsallığı ve aşkınlığı konusunda ittifak halindedir. Bu ittifakın düşünsel zeminini, muhafazakârlığın geleneğe meşrulaştırıcı bir fonksiyon yüklemesi oluşturur.

            Otoriterliğin en önemli özelliği hukuksuz ve keyfi güç kullanma yetkisidir. Kuşkusuz güç, doğası gereği kötü değildir. Her eylemin olduğu gibi gücün nasıl kullanılması gerektiğinin sınırlarını çizen hukuktur. Hukukla denetlenmeyen her güç kullanımı sorunlu bir uygulamadır. Esasen terör örgütü ve mafya ile devleti birbirinden ayıran şey güç kullanımı yöntemidir.

Öte yandan hukuku temsil edenlerin hukuka bağlılığı da son derece önemlidir. Ankara Barosu seçimleri de hukuka egemen olan bir siyasal ideolojinin ne kadar sorunlu olabileceğini gösterdi. Türkiye’de hukuk, bir kesimin diğerini hizaya getireceği bir araca dönüşmüş durumdadır. Böyle bir hukuk anlayışının iktidarın hukuka egemen olma anlayışını eleştirmesi samimiyetsizdir. Öyle görülüyor ki hukuku araçsallaştırma konusunda iktidar ve muhalifleri arasında bir yaklaşım benzerliği var.

            Türkiye’de hukukun tarih boyunca en önemli sorunu bağımsızlık ve tarafsızlık konusunda olmuştur. Bu sorun İstiklal Mahkemeleri, 27 Mayıs yargılamaları, 12 Eylül hukuku, 28 Şubat süreci, Ergenekon, Balyoz ve en son olarak 15 Temmuz yargılamalarında yapılan hatalar ile iyice ortaya çıkmıştır. Cumhuriyet tarihi boyunca hukuk insanların en çok tedirgin oldukları alandır. “Allah mahkeme kapısına düşürmesin” özdeyişi Türkiye’de hukukun sorun çözen değil, tam tersine sorun alanı olduğunu gösteriyor. Vatandaşların kapısına düşülmesin diye dua ettikleri hukukun ne anlama geldiği üzerinde düşünülmelidir.

            Türk hukuk sisteminin en büyük sorunlarından biri uzun tutukluluk ve bunun sonucunda oluşan hukuk ihlalleridir. Tutuklu yargılama, kaçma ve delillerin karartılma ihtimaline karşı, son derece istisnai bir durum olmalıdır. Türkiye’de uzun tutukluluk bir cezalandırma yöntemine dönüşmüştür. Üstelik tutuklu olanların hükmü verilmeden suçlu ilan edildiği bir ortam söz konusudur. Hüküm kesinleşmeden suçlu ilan edilen yerde yargılamanın ne anlam taşıdığı üzerinde düşünülmelidir.

Büyük ölçüde muhafazakârlığın sarmaladığı geleneksel dindar zihinde güvenlik ve güvenliği sağlayan bir kurum olarak devlet adaletin önündedir. Bu durum önemli ve köklü bir zihinsel dönüşüme ihtiyaç olduğunu gösteriyor.

Yusuf Yavuzyılmaz’ın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir