Yusuf Yavuzyılmaz Yazdı: Tarihsel Tecrübe ve Adalet Arayışı

03.10.2021

“Bize tevhidci bir zihniyet yakışır. Ayıran, parçalayan, kutuplaştıran değil, birleştiren, kaynaştıran bir zihniyet. İlimde ihtilafı rahmet, fikirde farklılaşmayı bereket gören bir zihniyet ve bu zihniyetin dayandığı saf, berrak ama her bir insan teki kadar zenginlik barındıran kuşatıcı ve içselleştirici bir bilgi anlayışı.”

Ahmet Davutoğlu, Duruş/ Gençlerle Yüz Yüze, s:168

Siyaset felsefesinin en önemli sorunlarından biri iktidarın sınırlandırılması ve denetlenmesidir. Bu denetlemeyi seçimle halk, hukukla yargıçlar yapacaktır. Halkın denetimi siyasal, hukukun denetimi ise yasal denetimdir. Sınırsız iktidar düşünülemeyeceğinden iktidarın hukuk ve siyasal denetime açık olması gerekir. Hukuk ve siyasal denetime açık olmayan rejimler kuşku yok ki, otoriter diktatörlüklerdir.

İktidarın keyfiliğini önlemenin yolu onu hukukun denetimine açık tutmaktır. Ancak hukukun iktidarın denetimine girdiği ülkelerde hukuk denetimi fazla bir şey ifade etmez. Öncelikle hukukun bağımsız ve tarafsızlığını sağlamak gerekir.

İktidar olmak ve hükmetmek tutkusu insanın en büyük zaafını besler. Bu zaaf iktidar hırsı ve güç zehirlenmesine sebep olur. İktidarda kalmak en büyük amaç haline gelir. Bu da son tahlilde iktidarın süresini uzatacak arayışlara dönüşür.

İslam inancında temel referans Hz. Peygamberin adil yönetimi ve şura ilkesi olmasına karşın tarihsel tecrübe büyük ölçüde merkezi tahkim eden ve bütün yetkileri kendinde toplayan iktidar etrafında oluşmuştur. Emeviler ile başlayan bu tarihsel tecrübe Selçuklu ve Osmanlı deneyimlerinden sonra Türkiye Cumhuriyetine de sirayet etmiş ve 1950 yılına kadar devam etmiştir. 1950 yılında çok partili demokratik sisteme geçilmesine karşın, değişim büyük ölçüde formel kalmış, içerik çok fazla değişmemiştir. Tarihsel birikimle ortaya çıkan tek adam zihniyeti çok parti döneminde bile hala canlıdır.

Lider eksenli siyasal arayış diğer açıdan kurumlaşmanın yetersizliği ile de ilgilidir. Demokratik değer ve ilkeler ne kadar yetersiz ise lider eksenli arayışlar öne çıkar. Tarihsel tecrübe de lider eksenli arayışları meşrulaştırıcı bir rol oynar. Tarihsel tecrübe dünyanın iki sultana fazla geldiği ilkesine göre temellendirilir.

Siyasal nefret ve taraftarlık duygusu kişiyi öteki saydığı kültürün entelektüel birikiminden yararlanmasının önünü iyice tıkamaktadır. Bu durumda herkes kendi gettosuna çekilmekte ve diyalog yerini düşmanlığa bırakmaktadır. Siyasal tecrübede muhalif olmak ile hain olmak arasındaki çizginin kaybolması, iktidar ve muhalefetin birbirlerini ihanetle suçlamalarına yol açmaktadır. İçinden çıkması muhtemel alternatif iktidar seçeneklerini fitne kültürü ile karşılayıp etkisizleştiren siyasal akıl, bu davranışla birlikte, sürdürdüğü iktidara karşı halkının düşmanla işbirliğinin önünü açmaktadır. Bu durumda muhalif iktidar imkanı sahipleri ya öldürülmekte ya hapse atılmakta ya da ülke dışına kaçmaya zorlanmaktadır. Halk ise yabancı işgalini mevcut otoriter ve zalim iktidardan kurtulmak için tek bir çare olarak görmektedir. Dolayısıyla her otoriter iktidar halkının yabancı işgal güçleriyle işbirliği yapmasının önünü açmaktadır. Buradaki trajedi, süreç sonunda işbirliği yapılan yabancı gücün barış yerine eskiden daha büyük bir karışıklığa ve kaosa yol açmasıdır. Irak, Afganistan ve Libya’da yaşananlar, halen devam etmekte olan Suriye süreci bunun en önemli örnekleridir. Zalim iktidardan kurtuluş ümidiyle yabancı güçlerle işbirliğine zorlanan aydınlar ve halk, genellikle daha büyük bir felaketlere sürüklenmektedir. Nitekim Arap Baharı bu noktaya evrilmiştir.

            Kuşku yok ki, kusursuz ideal sistemden söz edilemez. İnsanın kurduğu her sistem doğası gereği hataya açıktır. Bu yüzden gücün dağılımı ve denetimi önem kazanmaktadır. Öte yandan gücün tek elde toplandığı yönetimler hataya çok daha fazla açıktır.

Bir siyasal anlayışı değiştirmek sanıldığı kadar kolay değildir. Çünkü siyasal anlayış tarihsel birikimden ve toplumsal zeminden etkilenerek oluşur. Bundan dolayı siyasal anlayışı değiştirmek için dayandığı tarihsel ve sosyolojik zemini değiştirmek gerekir. Bu değişim uzun ve sabırlı bir çalışmayı gerektirir.

 İslam siyasal aklı, ideal olan Kur’an ve Hz. Peygamberin uygulamasıyla tarihsel tecrübe arasındaki uyumsuzluğu, tarihsel tecrübenin meşrulaştırılması ile çözüme kavuşturmuştur. Bu çözüm yukarıdan gelecek iktidar baskısını aşağıdan gelecek fitneye tercih etmiştir. Fitne, siyasal iktidarı eleştiren her tür muhalefeti içine alacak şekilde genişletilmiştir.

Otoriter rejimlere karşı amacımız denetime açık, toplumsal çeşitliliğe saygı duyan, farklı etnik ve dini anlayışların bir arada barış içinde yaşamasını önceleyen bir anayasa olmalıdır. Sağlıklı bir toplumsal düzen ancak herkesin kabul edeceği bir anayasal çerçeve ile mümkündür. Bu yüzden toplumsal sözleşmeye dayalı yeni bir anayasa öncelikli hedef olmalıdır.        

Bugün tercihimiz Hz. Peygamberin “Medine Vesikası” ında uygulamaya koyduğu müzakereye ve çoğulculuğa dayalı hukuki çerçevedir. Bu çerçevenin alt yapısını şura, farklılıklara saygı ve müzakere oluşturur. Buna göre İslam’a en uzak yönetim biçimleri saltanat rejimleri, tek parti yönetimleri ve rızaya dayanmayan askeri ve sivil diktatörlüklerdir. Bu anlamda Osmanlı hilafet/saltanatı bizim için bir siyasal referans olamaz.

Öyle görülüyor ki, İslam ülkelerinde ve ülkemizde hukuk devletinin inşası ve sistemin demokratikleştirilmesi tarihsel fitne kültürü mirasının baskısı altındadır. Tarihsel mirasın baskısı, siyasal davranış biçimini yönlendiren bir faktördür ve büyük ölçüde canlı ve diridir. Tarihsel mirasın siyaset alanındaki iki tecrübesi Sünni hilafet saltanat modeli ile Şii İmamet modelidir. Bu iki modelde büyük ölçüde lider eksenlidir. Bu iki modelin baskısından hukuk devletine geçişin en önemli referans ise “Medine Vesikası”nın temsil ettiği siyasal anlayıştır.

Yusuf Yavuzyılmaz’ın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.