Zeynep Kılıç Yazdı: O’na Korku ve Ümit ile Dua Edin

27.03.2021

Korku (havf) ve ümit (reca) eşiği müminlerin iman edenlerin felaha kurtuluşa erenlerin (müflihlerin) eşiğidir. Müslüman toplum için zafer anı muştu anıdır, musibet anı metanet anıdır. Bize dokunan her musibette bir nasihat vardır desturu güzeldir fakat biz musibetlerden ne kadar nasihat çıkartabiliyoruz? Geçmiş ümmetlere bela ve musibet dokunduğu zaman onlardan salih kullar halis niyetleriyle, salih amelleriyle kurtuluş yolları ararlardı. Toplumsal olsun bireysel olsun bu tarihi vakalarla sabittir. Pek çoğumuzun bildiği bu hadisi şerif  halis niyete göre rotamızı belirlemesi açısından kayda değerdir. Ömer bin Abdullah’dan Allah ondan razı olsun Allah resulünden işittim: sizden öncekilerden üç kişi yolda giderlerken bir mağaraya sığındılar, dağın başından bir kaya gelip mağarayı üzerlerine kapattı. Birbirlerine şöyle dediler: bu kayadan necat bulamazsınız kurtulamazsınız ancak Allah’a Salih amellerinizle dua ederek. Onlardan bir adam dedi ki ey Allah’ım benim ihtiyar bir ana babam vardı ehlimden (ailemden/çocuklarımdan) ve malımdan önce onlara en çok ehemmiyet verirdim. Bir gün hayvanlarım için ağaç yapraklarından yem almak için yanlarından uzaklaştım, gittim ve onlara dönemedim ta ki ikisi uyuyana kadar. Döndüğümde onların ikisini uyur buldum. Onlardan çok malıma ve ehlime ehemmiyet vermiş olduğumdan kahroldum. Onlara süt sağmıştım ve kadeh de elimde olduğu halde şafak sökene kadar onların uyanmasını bekledim, çocuklarım da ayaklarıma yakın bir yerde bundan istiyorlardı. Annem babam uyandılar ve ondan içtiler. Ey Allah’ım eğer ben bunu senin rızan dolayısıyla yapmışsam bizi şu üzerinde bulunduğumuz halden çıkar diye, der demez kaya çıkamayacakları bir şekilde bir parça açılıverdi.

Ve onlardan bir diğeri şöyle dedi: Bana bütün insanlardan daha çok sevimli olan bir amcamın kızı vardı. Onu nefsim için istedim fakat o beni reddetti. Ta ki aradan seneler geçti. Yıllardan kıtlık yılıydı bana geldi kendi nefsini benim nefsime serbest bırakacağına karşılık ona dinarlardan 120 dinar verdim. Ta ki yanına gireceğim zaman bana hakkın olmayan biriyle bağ kurman sana helal değil deyince onu bıraktım. Ki o bana bütün insanlardan daha sevimliyken altınları da ona bıraktım. Ey Allah’ım eğer ben bunu senin rızan dolayısıyla yapmışsam düştüğümüz bu sıkıntıdan bizi çıkar dedi. Ve kayanın üçte ikisi çıkmayacakları şekilde bir parça daha açılıverdi.

Ve üçüncüsü dedi. Ey Allah’ım benim de ücretli işçilerim vardı. Hepsinin ücretini verdim birisi hariç, ücretini bende bıraktı gitti. Bende onun parasını işlettim ta ki bununla birçok malı serveti oluştu. Bir süre sonra bana geldi ve dedi ki ey Allahın kulu ücretimi ver. Ben de bu gördüğün develerin, ineklerin ve koyunların hepsi senin dedim. Ve dedi ki ey Allahın kulu benle dalga geçme ben de yok senle dalga geçmiyorum, dedim. Onların hepsini aldı ve bana onlardan hiçbir şey geride bırakmadı. Ey Allah’ım eğer ben bunu senin  rızan için yapmışsam bizi bulunduğumuz halden çıkar der demez kayanın bütünü açıldı, üç arkadaş çıktılar ve yollarına yürüyemeye devam ettiler…

Bu üç yolcu de ümit ve korku eşiğinde rablerinden onun rızası için tezaruda bulundular. Yüce Allah da onları halis niyetlerine vasıl eyledi. Tezaru Allah’tan bihakkın hakkıyla korkup sakınanlarındır, sakınmaktan korkanların, korkakların değil. Çünkü korkak kişi çıkarcıdır, menfaatçidir. Dünyaya meyillidir, mabudu eşyadır. Onu kaybetmekten korkar. Ve bunun için bütün bir dünyayı keşmekeşe peşkeş çeker, istismar eder, ifsad edip, yakabilir, yıkabilir. Allah’ın şiarını ihlal ederek. Sakınan ise çıkarsızdır, umut vardır, uhrevidir. Mabudu Allah’tır. Allahın şiarını ihlal etmekten korkandır. Islah edendir, inşa edendir, imar edendir, muttakidir, mütevazıdır… Felah, kurtuluş bulandır. Kazançta olanlardandır. Sakınırlar, korkarlar ama asla korkak değiller. Korkuları yüreksizlikten değil erliklerinden mertliklerindendir. Sakınmaları cisim ve bedende zayıf olmaktan değildir. Mal ve mülkün azlığından da değildir. Korkuları imandandır korkuları, ihlâstan, korkuları teslimiyettendir. Korkuları fakir fukaranın hakkını riayet etmemekten, zayıfı kollamamaktan, ırza geçmekten, riba (faiz) yemekten, üzerinde Allahın ismi anılmayanı yemekten, sarhoşluğa, başıboşluğa, debdebeye düşmekten ve en önemlisi Allahın hakkını ihmal etmekten, Allahın hakkını ihlal etmekten ve Allah’ın halkını… Hiç kimseye hesap vermeleri gerekmezken kuvvetin bütünü kendilerinde toplanmışken, muktedirken malikken… Onlar ki yeryüzünde Allah’ı ararlardı fezada yıldız arar gibi. Onlar muasır insanlar gibi gezegenlere çıkmadılar fakat yıldızları yere indirdiler tali (sonradan gelenler) nesiller ve ümmetler için. Hakikati bulmada mihenk taşları halis niyet, umut ve korkuydu. Mağara ehlinin korkusu böyle bir korkuydu. Bu korkuyla bütün bir masivayı ellerinin tersiyle itip apoletlerini, rütbelerini Allahın halkı için söktüler umuda yöneldiler, Allaha yöneldiler mağaraya sığındıklarında ağızlarından döküldükleri tek ümitvari kutsi kelam şuydu.

‘’Ey rabbimiz bize katından bir rahmet ver ve bize işimizde bir kurtuluş yolu hazırla.’’

 Etleri demir taraklarla tarandığında ateşe atılmak için hendek başlarında çıplak beklettiklerinde onlar değildi korkanlar, korkan korkak firavunlardı korkan müstekbirlerdi. Onlardı Musa’yı Nil’e salan onlardı şahadeti nesillere çağrı bırakan. O şahadetler ki dinin imanın temeli birliğin beraberliğin direği. Reng-i Hüda’nın, Allah’ın renginin nişanesi (sıbğatullah). Yek vücut halinde Allahın ipine sarılarak sağlam kaleler gibi kenetlenmenin desturu…

Fakat korku ve ümit eşiğinde durmak, teşbihte hata olsa da bir cambazın ipte durması gibidir. Başarı ister bedel ister. Kahramanlık civanmertlik ister, sadakat ister bedrin aslanları gibi Uhut’un şehit şuhedası gibi… Maalesef artık kefeni başına çektiklerinde ayakları, ayaklarına çekip örtüklerinde mübarek başı açıkta kalan İslam’ın civanmert sancaktarı Umeyr’in cennet kokulu oğlu Musab yoktur. Her kabileden mızraklar kendine doğrulduğunda bin canım olsun feda Resulün ayağına tek bir diken batmasın diyen  Hubeyb bin Adiy’nin peygambere direkt iletilen samimiyeti, selamı  1400 sene evvelde kalmıştır. Haydar-ı Kerrar kükremiyordu artık medet umulursa sadece Ebu Turabın (Hz Ali) toprağından umuluyordu bir Afgan şarkısının meçhul aşk kahramanı Molla Memed can şahsında:

Allahın aslanı Ali derdim deva et/Münacatımızı Hüda’ya illet/ Gel gidelim mezara molla Memed can/ Mezar-ı Mevla Ali ki o şah-ı merdan, an şah-ı merdan…

Zeynep Kılıç’ın Tüm Yazıları

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

 

 

 

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir